Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Rifat Hisarcıklıoğlu ile röportaj

13 Mayıs 2008 / 11:02
Ankara'da merak edilen sorular ve cevapları.

O, sağda fenomen isimlerden birisi, esasen. Ankara'nın derin kulislerinde, 'acaba ne zaman politikaya girer?' sorusunun yöneltildiği bir güç merkezi.. Kimden mi bahsediyoruz?

Kuşkusuz şu anda Anadolu'da adı en fazla telaffuz edilen isimlerin başında TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu geliyor. Dünyanın en büyük organizasyonlarında 'onun adı geçiyor, devlet başkanlarını bir araya getirip uzlaştırmacılık rolü o'na düşüyor, kriz dönemlerinde ülkeye sağduyu çağrısı yapmak üzere en önde gelen sivil toplum kuruluşlarını o bir araya toplayabiliyor vs. vs.

En önemlisi de adının en çok telaffuz edildiği nokta siyasete girip, ülke yönetiminin o'na teslim edileceği konusu…

Herkes, hepimiz, o'nun hakkında bir şeyler düşünüyor, konuşuyor ve kendi aklımızca onun görüşünü bile almadan, üzerine giyecek mi giymeyecek mi bile demeden yokluğunda provalar yapıp gömleğini biçiyoruz…

Peki bu az ama öz konuşan insanın kendisi ne düşünüyordu? Kendisinin sipariş etmediği ama üzerine biçilen gömleği giyer mi, bir de bütün bu bilinmeyenleri kendisine sormak istedik. Siyaset konuşmayı çok sevmediğini iyi bildiğimizden konuya önce Türkiye'nin AB ile ilişkilerinden başlamak istedim. Ki, atmosferi biraz yumuşatıp ondan sonra sohbet geliştikçe ucundan kıyısından sözü siyasete getirelim.

Hisarcıklıoğlu, www.diplomathaber.com 'dan Yenet Atlı'nın sorularını şöyle cevapladı;

Yener Atlı: Türkiye olarak bir tarafta iç meselelerimizle haşır neşir olurken, sanırım sokaktaki vatandaşta, işçi de işverende ve daha da önemlisi hükümette AB'yi unuttu gibi bir izlenim ortaya çıktı. Sizce AB konusu raflara mı kaldırıldı?

Rifat Hisarcıklıoğlu: Biz AB'yi neden istiyoruz, bu konuda toplumda oluşmuş bir bilinç varsa problem olmaz. Biz hak ve özgürlüklerimizi, ekonomik ve siyasi standartlarımızı gelişmiş ülkelerle eşit konuma getirmek istiyoruz. Dolayısıyla AB üyeliği projesinin topluma iyi anlatılması gerekiyor ki kamuoyunda destek ve takip oluşsun. Bu vazifede siyasetçimize düşüyor. Siyasetçimiz bu konuyu toplumsal mutabakat halinde götürmeliydi. Müzakere süreci başladığında TOBB olarak hükümete dedik ki; “sürece sivil toplumu, meslek örgütlerini dâhil edin” ki, toplumsal destek sürsün. Fakat olmadı ve kopukluk oluştu. Kamuoyunda katılımım sürecine dönük heyecan azaldı. Ama buradaki yavaşlamanın faturası sadece ülkemize ait değil. AB'nin Türkiye'nin üyeliği konusunda hala somut ve açık bir siyasi irade beyan edememesinin de büyük bir etkisi var.

Y.A: Peki hükümet neden sivil toplum örgütlerini bu sürece dahil etmedi ?

R.H.: Ak Parti iktidara gelirken -katılımcı demokrasi gibi- dile getirdiği çağdaş söylemleri, buna paralel olarak kurduğu Ekonomik Sorunları Değerlendirme Kurulu-ESDK ve aktifleştirdiği Ekonomik ve Sosyal Konsey-ESK ile fiiliyata geçirmiş ve bu sayede de ekonomik ve sosyal alanda önemli adımların atılması sağlanmıştı. Ama sonrasında siyasi mülahazalar ön plana çıktı, siyasetçinin dikkat ve ilgisi başka konulara kaydı ve bu tür adımlar yavaşladı.

Y.A: "AB bizi istemiyor, neden uğraşıyoruz ki" türü bir sonuç çıkar mı buradan?

R.H.: Şurası açık ki, bundan elli yıl önceki Konrad Adenauer, Jean Monnet ve Robert Schuman gibi AB'nin kurucu liderlerindeki vizyon bugünkü Avrupa başkentlerindeki siyasilerde mevcut değildir. Fakat bizim bu ufuksuz siyasilere kızıp AB hedefimizden şaşma lüksümüz yoktur. Tersine bu siyasilere, Türkiye'nin, AB'nin yakın çevresinde son derece etkin güç olduğunu tekrar tekrar kanıtlamalıyız. Türkiye'nin başarıyla sürdürdüğü reform sürecini devam ettirmek ve AB vizyonumuzu korumak için, Avrupalı dostlarımızdan da, Türkiye'nin üyeliğine köstek değil, destek olarak katkı sağlamasını bekliyoruz. Bizlere düşen görev, Türkiye'nin bu yeteneklerini AB başkentlerindeki muhataplarımıza her fırsatta izah etmektir.  Sonuçta AB'nin bizi istemesi değil, benim nereye gitmek istediğim önemli.

Y.A: Hep sizinde bahsettiğiniz gibi AB'nin en büyük 7. ekonomisi Türkiye. Nüfusu, nüfusun niteliği ve benzeri konular dikkate alındığında AB'yi ürküten bir yanımız ortaya çıkıyor mu?

R.H.: Türkiye 80'lerin başında dünyanın en büyük 25. ekonomisiydi. Bugün 17. büyük ekonomisi. O zaman ihracatımız 3 milyar dolardı ve yüzde 90'ı tarım ürünüydü. Bugün ihracatı 110 milyar dolar ve yüzde 90'ı sanayi ürünü. Turizmden 350 milyon dolar kazanırken, bugün 18 milyar dolar kazanıyoruz. Biz farkında değiliz ama Türkiye müthiş bir dönüşüm içinde. Altyapımızla, girişimci insanlarımızla, Avrupa'nın üretim ve lojistik merkezi olacak potansiyele sahibiz. Standartları üst seviyeye çeker, rakiplerimizle aynı imkânlara kavuşursak, dünyanın en büyük ilk on ekonomisi içinde Türkiye'yi görebiliriz. AB, küresel rekabet de geride kalıyor. Eğer Çin ve ABD ile rekabet etmek istiyorsa bu ancak Türkiye gibi güçlü bir ülkenin varlığı ile mümkündür. AB kendi içinde büyük paralar harcayıp bir dinamizm ortaya çıkartmak istiyor, ama olmuyor. Bu dinamizm bizde var. Avrupa'daki Türklerin girişimci ruhları ve ortaya çıkardıkları firmalar, istihdam alanları bizim AB'ye ne katacağımızın örneğidir.

Y.A: TOBB ekonomik bir kuruluş olduğu halde, kamuoyu zaman zaman size siyasi anlam yüklüyor…

R.H.: TOBB başkanı seçildiğim tarihten itibaren şunu hep vurguladım. Bu makamdayken siyasete girmem, TOBB'u da siyasete alet etmem, zira bundan en büyük zararı bu makamı bize emanet eden Türk sanayicisi, müteşebbisi görür. Bugün her siyasi parti ile eşit mesafedeyiz.  Benim de bir siyasi misyonum yok, görevim bellidir. TOBB olarak bizim işimiz, Türk iş âleminin sorunlarını dile getirmek ve çözüm noktasında çaba sarf etmektir, iş ve yatırım ortamının iyileştirilmesini sağlamaktır.

Y.A: Ak Parti hakkında açılan kapatma davası ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

R.H.: Siyasi partiler demokrasinin gereğidir. Siyasi partilerin kolaylıkla kapatılması Türk demokrasisine zarar vermektedir. 'Karşıdakinin kaygılarını dikkate alıyor olmamız lazım. 'Öteki' diye birbirimizi ayırt etmemeliyiz. Birbirimize 'öteki' diye bakmaya başladığımız zaman, en büyük zararı toplum olarak hepimiz göreceğiz. Birbirimizin kaygılarını dikkate aldığımız bir nokta da olmamız lazım. Herkesin serinkanlılıkla hareket edilmesi gereken bir süreçte olduğumuzun farkında olmasında fayda vardır.

DÜNDEN BUGÜNE SİYASİ KİMLİĞİ NE?

Y.A: Rifat bey bir dönem DYP lideri olmanız için kamuoyundan ağır bir baskı altına alınmıştınız. Sizin siyasi görüşünüz nedir, dünyaya sağdan mı soldan mı bakıyorsunuz?

R.H.: Anne tarafından Demokrat Partili, baba tarafından CHP'li bir aileye mensubum. Babam askerî doktor. Ben doğmuşum, ailemin görevi gereği Amerika'ya gitmişiz. Oradaki Türk kolonisi içinde Alparslan Türkeş de var; askerî ataşe. Sonuçta her fikri düşünceyi tanıma ve bir sentez geliştirme imkânım oldu. Sonrasında da Turgut Özal'la birlikte piyasa ekonomisi ve küresel rekabet vizyonuyla tanıştım. Ülkemizin, Anayasa'mızda belirtildiği şekilde, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti yapısıyla, ekonomide rekabetçi piyasa modeliyle, milli değerlerini muhafaza eden milliyetçi ve çağdaş bir toplum yapısıyla geleceği yakalayacağına inanıyorum.   

Y.A: Ulusalcılık daha çok sol bir kavram gibi algılanıyor. Sağcılar 'milliyetçi' derler, sola da mesaj sayılabilir mi bu tanımlama?

R.H.: Bir yere mesaj verme kaygım yok. Türk milliyetçiliği köklü bir fikri düşünce ve felsefe hareketidir. Yahya Kemal'den, Peyami Safa'dan günümüze gelmiştir. Ulusalcılık diye tanımlanan hareket ise belli bir temelden ve geniş toplumsal destek yoksun, yapay bir oluşum.

SİYASETE GİRECEK Mİ?

Y.A: Geçmişte DYP liderliğini size sunmalarına rağmen reddetmiştiniz ama genel sanki TOBB'un geleneğinde de bu varmış gibi bu kurumda tepe yöneticiliğinde bulunanlar bir şekilde siyasete giriyor. Bu nedenle sizin de bir şekilde siyaset mecrasında yolunuzu bulacağınız ve hatta yeni bir oluşumun liderliği rolüne soyunduğunuz iddiaları var…

R.H.: İddialar sahiplerini bağlar. Şu anda TOBB Başkanıyım ve 2009'da yapılacak genel kurulumuzda son defa olarak, bir kere daha aday olabilme hakkım var. Burada partilerüstü bir konuma sahibim. Bu makamdan ayrılana kadar da siyaset yapmayı asla düşünmüyorum.

Y.A: Peki kamuoyu size bu konuda baskı yaparsa…

R.H.: 2005 yılından 2009 yılına kadar hizmet etmek için yetki aldım 2009'da son bir dönem daha seçilme hakkım var. Başkanken siyaset yapmak bu koltuğa zarar verir. TOBB başkanıyken olmaz. 2009 gelince işime mi dönerim, bir daha mı aday olurum, yoksa siyasete mi girerim bilemiyorum.

Y.A: Bir anlamda bu yanıtınızı “Ben zaten siyasetin içinde olmasam da bulunduğum konum itibariyle zaten ülkenin çıkarları doğrultusunda çalışıyorum” olarak değerlendirebilir miyiz?

R.H.: Tamam aynen aşağı yukarı böyle, bravo…

Y.A: 1991'de TOBB delegesi olduğunuz anda, beyninizin geri planındaki resim, TOBB Başkanlığıydı değil mi?

R.H.: Tabii başkanlıktı. Bu gayet açık. Ama benim bin tane delegem var, hepsi Odalar Birliği başkanı olmaya layık insanlar. Sonuçta bin kişi de bir kişiye kısmet oluyor bu iş…

Y.A: Son günlerdeki en çok konuşulan konulardan birisi de Anayasa değişikliği konusu… Sadece kapatma davası için değil genel olarak soruyorum ne düşünüyorsunuz?

R.H.: Bugünkü dünya, 82 Anayasa'nın yapıldığı dünyadan çok daha farklı. 30 yıl öncesinin şartlarına göre hazırlanmış Anayasa artık bugünkü Türkiye'ye yetmiyor. Başlangıç ilkeleri hariç olmak üzere Anayasa'nın yeniden yazılmasına ihtiyaç var. Türkiye koşmak istiyor, Anayasa buna müsaade etmiyor. Sürdürülebilir büyümeyi sağlamak için yeni Anayasa şart.

Fotoğraflar: Mustafa Karaca
 
Serdar Sadık Şimşek

cafesiyaset.com

 

Kaynak:
Bu haber toplam 3850 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri