Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Özkök Olmasaydı darbeler olacaktı

04.02.2010 00:59
Türkiye'deki darbe planlarını değerlendiren Laçiner, çarpıcı ifadeler kullandı.

Ulusal Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Başkanı Sedat Laçiner, Balyoz, Kafes, Sarıkız gibi planlarının Türkiye'deki darbe düzeninin derecesinden memnun olmayanların daha ağır bir darbe özlemlerinin yansıması olduğunu söyledi. Türkiye'de askerin siyasete müdahalesinde uluslararası şartlardan çok Türkiye'ye özgü dinamiklerin etkili olduğuna dikkat çeken Laçiner, elbette 'soğuk savaş, Amerikan müdahalesi' gibi kolaylaştırıcı dış unsurlarında bulunduğunu belirtti. Laçiner, Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesi gibi suçları salt dış nedenlere yükleyerek bu işin sorumluluğundan kolay kolay kaçılamayacağını ifade etti.

Türkiye'deki darbe planlarını değerlendiren Laçiner, çarpıcı ifadeler kullandı. Darbeciliğin adet olduğunu dile getiren Laçiner, eski bir Türk geleneği olduğunu belirterek "Bu ülkede devlet başkanlarını kendi askerleri eliyle devirmek, onlara hakaret etmek ve hatta onları eziyetler içinde öldürmek adettendir." dedi.

Osmanlı'dan kalan bu mirasın Cumhuriyet'in kurulmasıyla ortadan kalkmadığını dile getiren Laçiner, Atatürk'ün sivil-asker ilişkisinde denge kurmaya çalıştığını ancak bunu yeterince başaramadığını söyledi. Kendi döneminde ve İnönü döneminde dahi askerin memnun edilmesi ve rakip olabilecek kişilerin askeriyeden uzak tutulmasının önemli bir görev olduğunu kaydeden Laçiner, "Nitekim bunu başaramayan Menderes Hükümeti bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir ve Başbakan ile iki bakanı hakaretler edilerek, tıpkı Osmanlı padişahları gibi katledilmişlerdir. Bundan sonra da gelenek hiç bozulmadan bugüne kadar devam etmiştir. 12 Mart 1971'de muhtıra ile hükümet değiştirilmiştir, 12 Eylül'de ordu, ülkenin üzerinden tank paletleriyle geçmiştir. 28 Şubat (1997) ise post-modern darbe olarak tarihe geçmiştir. Bu tabloya bakıldığında Türkiye'de askeri darbeler döneminin bittiğini düşünmemizi gerektirecek herhangi bir gelişme olmamıştır. Darbecilik kültürü, toplumda ve kurumlarda son derece diridir ve güçlüdür. Darbe yapmak isteyen askerler de vardır, onları destekleyen kitleler de. Şartların değiştiği doğrudur, ancak değişen şartlar darbeler dönemine son verecek bir güce değil, darbenin şeklini değiştirebilecek bir etkiye sahiptir. Başka bir deyişle darbenin araç ve yöntemleri değişebilir, ancak özü değişmez. Nitekim bu durumu az çok 28 Şubat döneminde Türkiye bir kez daha tecrübe etmiştir. Geçmişte muhtıra veya darbe ile hükümetler yıkılırken, bu kez çeşitli tehdit ve oyunlarla hükümet devrilmiş, yerine darbecilerin isteklerine uygun bir yönetim getirilmiştir." diye konuştu.

"ÖZKÖK OLMASAYDI YENİ DARBELER OLACAKTI"

28 Şubat'ın üzerinden sadece 13 yıl geçtiğini ve bu süre zarfında da çok sayıda darbe hazırlığının yapıldığının anlaşıldığını hatırlatan Laçiner, şöyle devam etti: "Hatta Hilmi Özkök yerine başka bir general Genelkurmay Başkanı olsaydı yukarıda saydığımız listeye 'Balyoz'unu, 'Kafes'ini vs. yeni darbeler olarak eklemek mümkün olabilirdi. Bu şartlar altında bazı askerlerin çıkıp 'Biz darbeye karşıyız, bu kelimeyi kullanmaktan dahi hicap duyarız' demesi memnuniyet vericidir, ancak yeterli değildir. Defalarca bu felaketi yaşamış bir ülkenin yalnızca kelimeler ile yetinebilmesi düşünülemez. 'Darbeler dönemi bitti' şeklindeki şehir efsanesinden daha yaygın olanı ise Türk ordusunun özünde demokrat olduğu yalanıdır. Hiçbir ordu özünde demokrat olamaz. Bundan dolayıdır ki Roma hukukunun önemli kurallarından biri de hiçbir askeri birliğin başkente silahları ile girememesi olmuştur.

Bu gerçeklere rağmen siyaset bilimcilerimizin bir kısmı Türk ordusunun aslında ülkeyi yönetmek istemediğini, darbe yaptıktan kısa bir süre sonra iktidarı sivillere bıraktığını öne sürerler. Darbelerden hemen sonra seçimlerin geliyor olması da delilleridir. Oysa bu iddia en hafif tabirle koca bir yanılsamadır, gerçekleri görmek istememektir. Hiçbir askeri darbeden sonra asker kışlasına çekilmemiş, başkentte yeni kışlalar açmış, siyaseti sindirmiştir. 27 Mayıs'tan sonra Meclis idamların gölgesinde yeniden açılmıştır ve Meclis'te darbeyi eleştiren tek konuşma yapılamamıştır. Elbette 27 Mayısçıları cezalandırmak için onlar kadar vahşi olmak gerekmezdi. Ancak Menderes, Polatkan ve Zorlu'yu kimsenin açıklayamadığı bir gerekçe ile idam edenleri yargılamak gerekirdi. Bu yargılamayı yapması gereken yer ise TBMM olmalıydı. Ne var ki Meclis idamlar ile sinmiş, siyasiler canlarının derdine düşerek darbecileri fikri olarak dahi yargılayıp Meclis önünde fikri idamlarını gerçekleştirememişlerdir. Bu sinmişliğin sembol ismi ise Süleyman Demirel'dir. Defalarca başbakanlık yapmış, cumhurbaşkanı olmuş bu siyasi için darbeler bir kader, darbeleri önlemenin en iyi yolu ise askere itaattir."

"ASKER HİÇBİR ZAMAN KIŞLAYA DÖNMEDİ"

Türkiye'de darbecilerin sadece Meclis'i sindirmekle kalmadığını polis, MİT, yargı, medya, üniversite, ekonomi, sivil bürokrasi ve hayatın diğer tüm alanlarını da sindirdiğini vurgulayan Laçiner, bunların kontrolünü kendi ellerine aldıklarını, hatta yaptırdıkları seçimlerde dahi çok sayıda asker ve darbe sempatizanının aday olduğunu, seçtirildiğini belirtti.

Halka ve siyasete sürekli olarak "40 satır mı, 40 katır mı" seçiminin dayatıldığını dile getiren Laçiner, "Her darbe sonrasında anayasa ve yasalar değiştirilmiş, yasaların çeşitli yerlerine darbeleri meşrulaştırıcı ve kalıcı hale getiren maddeler serpiştirilmiş, ayrıca yeni kurumlar ihdas edilmiştir. Artık darbecileri yargılamak mümkün olmadığı gibi, onları ve fikirlerini savunacak kural ve kurumlar da vardır. Bundan sonra darbe yapmak değil, darbelere karşı çıkmak vatana ihanet ve rejime karşı çıkmaktır. Böylece darbeler kurumsallaşmış, meşrulaştırılmıştır. Bunun için kanıt aramaya gerek yok, elimizdeki anayasa, yasalarımızın pek çoğu, Anayasa Mahkemesi gibi pek çok kurum 27 Mayıs ve 12 Eylül'ün ürünüdür. 'Emasya', 'Batı Çalışma Grubu' gibi pek çok düzenleme de 28 Şubat'tan yadigârdır. Türkiye'de siyaset öylesine sinmiş ve korkmuştur ki darbeler arası dönemlerde, darbe yapmaya ihtiyaç kalmadan hükümetler ve meclisler ordunun neredeyse her talebini çoğu kez tartışmadan yerine getirmişlerdir."

"Bu tablo içinde darbeler döneminin bittiğini söylemek mümkün değildir." diyen Laçiner, "Türkiye'deki yasal ve kurumsal yapı darbelerin ürünüdür ve bunlar yerli yerinde durduğu sürece fiili darbe devam edecektir. Fark etmesek de, bilinçsizce içselleştirmiş olsak da kesintisiz bir darbe düzenini yaşıyor. 2002'den bu yana yaşanan canlı tartışma ortamı yanıltmasın, şu ana kadar sadece darbenin şiddeti değişti, kendisi değil. Asker kışlasına dönmüş değil, aksine siyasetin ve hayatın tam üzerinde oturuyor. Fakat Türk siyaseti, üzerinde oturulmaya öylesine alışmış ki darbelerin ağırlığını çoğu kez hissetmiyor bile. Son söz olarak Balyoz, Kafes, Sarıkız gibi planlar Türkiye'de olmayan bir darbeyi yapma planları değildir. Bu çabalar Türkiye'deki darbe düzeninin derecesinden memnun olmayanların daha ağır bir darbe özlemlerinin yansımasıdır. Türkiye'de darbeler dönemi kapanmıştır diyebilmeyi çok isterdim, ancak bu dönem kapanmış değildir. Belki kapanan Balyoz, Kafes gibi gelenekselleşmiş darbeler dönemidir. Bunca değişen dünyada müsaade edin de Türkiye'de bu kadarcık olsun değişmiş olsun." açıklamasında bulundu.

 

Bu haber toplam 970 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri