Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ülkücüleri haklı çıkaran söyleşi

10.09.2010 12:44
MHP jakobenlerin peşine takılarak 'hayır' kampanyası sürdürse de darbe mağduru Ülkücüler 'evet' demekte kararlı. Neden mi? Okuyunca anlayacaksınız...

12 EYLÜL: ESARET KELİMELERİNİ İFLAS ETTİREN MÜTHİŞ ÇİLE

Anayasa referandumuna sayılı günler kala, “evet” diyen ülkücülerden MHP’ye tepki yağmaya devam ediyor. Özellikle de 12 Eylül döneminde cezaevine giren ve akıl almaz işkencelerden geçen ülkücüler “hayır” diyen MHP yönetimine adeta isyan ediyor.

MHP yönetimini eleştiren önemli isimlerden biri de Ülkü Ocakları eski başkanlarından, geçmişte MÇP ve BBP’de üst yönetimde siyaset yapan, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’na yakınlığıyla bilinen ve 7 yıl cezaevinde inanılmaz işkencelere maruz kalmış Yazar-Akademisyen Dr. Ahmet Selçuk Özdağ…

İlk defa Başak Medya Ajans’a konuşan tecrübeli siyasetçi Özdağ, 12 Eylül dönemi hatırlatıldığında, duygulanıyor ve “hayır” diyen MHP’ye sitem ediyor.

Oldukça duygulu, gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız o söyleşiden çarpıcı başlıklar:

Dr. Ahmet Selçuk Özdağ:

12 Eylül “esaret” bir diğer yüzüyle eşyalaşmak, varken yok olmak yahut ölümün yavaşlatılması hadisesidir.

Ey anne yüreğine hasret kalan, 12 Eylül zindanlarının mağdurları,  bin yüreğim olsaydı biliniz ki biniyle de size anne olurdum…”

“7 yıl Azrail’in kanatları altında yaşatıldım. Yıllarım, gençliğim, sevdalarım, arkadaşlıklarım bir bir çalındı. Nice mezarlıklar geçti içimden, karanlıklara yüzlerce tabut verdim, içim bir mezarlık gibi. 12 Eylül’de evet diyerek yeniden dirileceğiz.”

“İdama giden bir solcuya ağıt: Giden bir insan değil, giden herkesin yüreği. Ağlıyorum. İlyas’a değil insanlığa… Nice İlyas’ı bizden çalan sisteme isyan ediyorum. Hala ağlanacak binlerce İlyas’ımız var.”

“Sandık sonucunu belirleyecek gücün bağımsız ve bağlantısız Ülkücüler ve Kürtlerin elinde olduğuna inanıyorum.”

TBMM’de DTP’liler ile kaynaşacaksınız, muhabbet edeceksiniz, ülkücülere gelince hakaret yağdıracaksınız.  Bu durumu da gerçek milliyetçilere havale ediyorum.” 

“Meydanlardan salonlara düştüler, şimdi meclis dışına düşecekler…”

 

“Merhum Türkeş 9 Işık kitabında Anayasa Mahkemesi'ni, Danıştay'ı, Yargıtay'ı, Yüksek Hâkimler Kurulu'nu değiştirip yeniden kurmaktan söz ediyor. Ancak bugün MHP bu kurumların sözcülüğüne soyunuyor. Merhum Türkeş’in milli idare sistemini hiçe sayıyor.”

“Yakup Kadri doğruyu söylemiş, dün Sodom ve Gomore’den aşağı olanlar baş tacı, acılı yüreklerini bir vatana siper yapanlar ise hor ve hakirler, zavallılar, müsveddeler öyle mi? Ne diyeyim ülkücülerin vicdanlarına havale ediyorum.

Sayın Bülent Arınç hep yanımızda yer aldı. Bizim mazlum ve masum olduğumuzu iyi biliyordu. Askeri mahkemelerde bizleri yiğitçe savundu. Bunları yapan Arınç mı milliyetçi, yoksa bugün bu bedelleri ödeyenlere küfür edenler mi?”

Referandum sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Referandumun 4 saç ayağı var: 1- AK Parti ve Başbakan Erdoğan 2- Fettullah Gülen  Hoca ve ekibi 3- PKK ve şiddete rağmen ‘evet’ diyebilen Kürtler. 4- MHP yönetimine rağmen onurlu bir duruş sergileyen Ülkücüler. 5- Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi. Ben özellikle sandık sonucunu belirleyecek gücün bağımsız ve bağlantısız Ülkücüler ve Kürtlerin elinde olduğuna inanıyorum.  Onların verecekleri mücadele sonucunda sandıktan ‘evet’ çıkacak.  Ben de bu mücadelenin içindeyim. Cuntacıların yargılanması için “evet”, vesayet sistemin son bulması için “evet”, derin çetelerin son bulması ve demokrasinin gelişmesi – genişlemesi için “evet” diyorum.

 ‘Evet’ oyu kullanacaklarını açıklayan Ülkücülere MHP’li yöneticilerin ağır sözler sarf etmeleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Bizler bedel ödedik. Acılı yüreklerimizi vatana siper yaptık. Ailelerimizi, sevdiklerimizi ve gönüldaşlarımızı kaybettik. Ama onurumuzu hiç ezdirmedik. “İstikbal mi İstiklal mi?” diye sorduklarında hiç düşünmeden “İstiklal” dedik. İstikbalimle imanım arasında bir tercih yapma mecburiyetinde imanım dedim. Şimdi çıkmış MHP genel merkez yöneticileri, demokratikleşmeden yana taraf olduğumuz ve bize her türlü işkenceyi reva görenlerden hesap sormak istiyoruz diye hakaret ediyorlar. Önce istiklal önce imanım diyenleri hedef seçen istikbalcileri vicdanlara havale ediyorum. Konfiçyus “öldürmeyen her darbe insanı yüceltir” diyor. İnsan acılarla büyür, onlara tahammül göstermekle yücelir. Biz kendimiz için değil, milletimiz ve insanlık için “evet” diyeceğiz. Yanlışları ve mağrurları güçsüz kılmak için, hataları putlaştıranları uyandırmak için, faziletleri geçerli kılmak için “evet” diyeceğiz. İslam ve dolayısıyla demokrasi fikirde birlik istemez çokluk içinde birlik ister. Farklılığımızı hasımlık kabul edenler titremeli ve kendilerine gelmelidirler. Devlet bahçeli ve avanesi gerçek ülkücülere saldırarak parti içinde oluşan iktidar alanlarını korumak istiyorlar. Başaramayacaklar 13 eylül sabahı yeni bir Türkiye kurulacak ve ülkücüler o yeni Türkiye’de yeniden misyon ve vizyon sahibi kadrolarla temayüz edeceklerdir.  Geçmişini unutup, geleceğini yok sayanları da milletimizin engin sağduyusuna havale ediyorum.

Kendi tercihlerini açıklayan ve gönüldaşlarını uyaranların hedef haline getirilmesi demokrasi ile örtüşüyor mu?

Asla örtüşmüyor. Demokrasi farklı kültürlerin farklı fikirlerin farklı inanışların aynı zeminde barış içerisinde olmasıdır. 1964’ten bugüne varlığını sürdüren bir hareket içerisinde farklı düşünmekten doğal bir şey olamaz. TBMM’de DTP’liler ile kaynaşacaksınız, muhabbet edeceksiniz, ülkücülere gelince hakaret yağdıracaksın.  Bu durumu da gerçek milliyetçilere havale ediyorum.  MHP lideri Bahçeli, Gün Sazak’ı mezarı başında anarken, ölmeyip ayakta kalanları zavallı ilan ediyor. Bu çok büyük bir çelişkidir. Ecevit ailesi karşısında sus pus olanların bugün ülkücülere söz söylemeye hakkı yoktur.  Biz gerçek ülkücüler olarak darağaçlarında sallandırıldık, taş medreselerde, cinnet mustatillerinde, dünya nimetlerinin tüm  imtihanlarından geçtik, kör kuyularda inançlarımızı satmadık, vatan ve milletimize ihanet etmedik.  Bu topraklardan beslendik, Allah’a bağlılığımız dışında kimseye ram olmadık. Referandum filminin başrol oyuncuları gerçek ülkücülerdir, figüranlar özgül ağırlığımızı kıskanmasınlar ve haset etmesinler. Sadece gıpta etsinler ki belki ileri de kendileri de başrole soyunabilsinler. Balı olanını sineği çok olur.

MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin gerçek milliyetçilerin ‘Hayır’ oyu kullanacağını açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Milliyetçilik ve ülkücülük MHP’nin tekelinde değildir. Milliyetçilik ve ülkücülük bir milletin idealidir. O ideallere uygun yaşayan herkes ülkücüdür. Bugünkü MHP yönetimi için şunu ifade etmeye mecburum: Meydanlardan salonlara düştüler, şimdi meclis dışına düşecekler… Ülkücülük parti bayrağı altında olmaz. Partiler onun çatısı altında yer alır. Gerçek bir milliyetçi de zalimlerden ve içimize sızan devşirmelerden hesap sormak için “evet” der.  Bizler Yargı ve askeri vesayete “hayır” diyoruz. Lider sultasına da “hayır” diyoruz. İrademize dün olduğu gibi bugün de ipotek koydurmuyoruz. Allah’a ram olanlar, baki bir davaya inananlar, fani şahıslara bel bağlamazlar. Bizler 12 Eylüllerde yargılanırken adları MHP’li olan avukatlar davalarımızı almaktan çekinmişlerdi. Ancak O dönem MSP’nin İl Başkanı olan bugün Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın  Bülent Arınç cezaevine gelerek gönüllü avukat olmaya hazır olduğunu vurgulamıştı.  Ben kendisine “Sayın Erbakan ve arkadaşlarının avukatlığını yaparsınız.  Bizi ihmal edersiniz. Soluğu darağaçlarında alırız” demiştim.  Sayın Arınç ise, “Hayır, günde 10 saat çalışırsam; 5 saat sizin 5 saati Sayın Erbakan ve arkadaşlarımındır” cevabını vermişti ve öyle de oldu. Sayın Arınç hep yanımızda yer aldı. Bizim mazlum ve masum olduğumuzu iyi biliyordu. Uzun yıllar davalarımızı yürüttü. Askeri mahkemelerde bizleri yiğitçe savundu. Hiç eğilmedi. Ailelerimizi evinde ağırladı. Bunları yapan Arınç mı milliyetçi, yoksa bugün bu bedelleri ödeyenlere küfür edenler mi? Halen cezaevinde yatan ülkücüler var. Hikmet Sami Türk’ün bile adaletsizliğe isyan ettiği dönemde Bahçeli olaya sessiz kalmıştı.  İktidarda iken onların dertleri ile dertlenmeyenler, dava arkadaşlarını hiçe sayanlar bugün ülkücülere söz söylemeye hak bulamazlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, milli savaş hikayelerinde nişanlısına mektup yazan bir kadın kahramanını şöyle konuşturur: “Sizin kan ve gözyaşı dökerek geçtiğiniz yerlerden evvela menfaatperestlerin saltanat arabaları geçti.” Bu sözler sadece geçmiş zamanları ifade eden bir tespit değil, bizi, bizdeki kanlı gözyaşlarını da anlatan seven bir gönlün çırpınışları. Dönüp geriye baktığımda benim kan ve gözyaşı dökerek, istikbalimi feda ederek, canlarımızı vererek geçtiğimiz yerden evvela yine menfaatperestlerin saltanat arabalarının geçtiğini görüyorum. Geçsinler, fakat geçerken benim mücadeleme tüküre tüküre, söve söve değil, hiç olmazsa sessizce geçsinler. Mazime ve o günden bugüne mücadelemize laf söyletmeyiz. Yakup Kadri, cephedekiler savaşırken geride kalanları Sodom ve Gomore’ye benzetir. Yakup Kadri doğruyu söylemiş, dün Sodom ve Gomore’den aşağı olanlar baş tacı, acılı yüreklerini bir vatana siper yapanlar ise hor ve hakirler, zavallılar, müsveddeler öyle mi? Ne diyeyim ülkücülerin vicdanlarına havale ediyorum. Vicdan insandaki gönül mahkemesidir.

Cunta yönetimindeki cezaevlerinde neler oluyordu?

Cezaevi inanılmazdı. Anlatmak istemiyorum. Tarihte bizim jenerasyondan daha muzdarip bir nesil var mıdır? Tahayyül edemiyorum. Esaret kelimelerini iflas ettiren müthiş çile. Can çekişmenin öteki adı. Ölüm bir defa gelen haberci ya esaret? Ellere, ayaklara değil ruhlara vurulan kelepçe. Bir insan düşününüz binlerce eğilimi var. Esaret bir anda tüm o eğilimlerin tutsak alınmasıdır. Duvarlar dışınızda değil, içinizde, kelepçeler ellerinizde değil, insiyaklarınızda. Düşünceler tutsak, sevgiler esir, heyecanlar kelepçeli, acılar bile köle. Bakamazsınız, duyamazsınız, sevemezsiniz, hissedemezsiniz, ağlayamazsınız, ağlasanız bile duyuramazsınız. Esaret bir diğer yüzüyle eşyalaşmak, varken yok olmak. Tüm insiyakların dondurulması, yahut ölümün yavaşlatılması hadisesi. Onu ne kadar yaşarsanız yaşayın tam olarak anlatamazsınız,  çünkü hiçbir olağanüstülük hakkıyla tasvir edilemez. Esaret acıların olağanüstülüğüdür. Azrail’in kanatları altında yaşamaktır esaret. Ben tam 7 yıl Azrail’in kanatları altında yaşatıldım. O 7 yıl içinde yıllarım, gençliğim, sevdalarım, arkadaşlıklarım bir bir çalındı. Nice mezarlıklar geçti içimden, karanlıklara yüzlerce tabut verdim, içim bir mezarlık gibi. 12 Eylül’de evet diyerek yeniden dirileceğiz. Esaret güçsüzlüklerin en berbatıdır, ama samimi bir çevrede bölüşen oldukça ölüm bile tahammüle müsait iştir. Beni üzen dünkü mücadele ettiğim solun bizi anlamaması değil, dost dediklerimizin bizi anlamaktan imtina etmesidir. İşte asıl esaret budur.

12 Eylül deyince çok duygulanıyorsunuz. Acınızın tarif edilemez bir boyutta olduğunu görüyoruz.

Ne diyeyim hep işkence hep zulüm. Mesela sol görüşlü bir arkadaşın idam anını unutamıyorum. Bizde sağcılık ve solculuk genelde gelenekseldir. Türkiye’de insanlar okuyarak, analız ederek sağcı veya solcu olmazlar. Ailelerinin tuttukları parti, gittikleri okullar, mezhepleri, oturdukları şehrin kültürel dokuları insanların ideolojik tercihlerini belirlemiştir. Dünyada tüm kavgalar, savaşlar kahkahalarla başlar, büyük acı ve iniltilerle biter. Bir yığın genç insan profesyonel kışkırtıcıların elinde güneşe koşarcasına başlattıkları yürüyüşten yanıklar, acılar ve eyvahlarla geri dönmek mecburiyetinde kaldılar. 12 Eylül öncesi gençler dövüştüler ve dövüştürüldüler. Bize tanışmak, tartışmak konuşmak ve birlikte yaşamak nedir, öğretmeyen tüm siyasiler, aydınlar, yazarlar ve bürokratlar suçludurlar. Dünyada hiçbir devrimi gençler yapmamıştır, gençlerin sırtına basanlar hedefe ulaşmışlardır. Türkiye’de darbeyi dövüşenler değil, dövüştürenler yapmıştır. Bitişik koğuştan sloganlar geliyordu.  Sol görüşlülerin yattığı koğuş. “İdamlar, işkenceler yıldıramaz bizi” sesleri yükseliyordu.  Bir sol görüşlü gencin daha idam günü gelmişti. Ağır ağır idama götürülüyordu. Ben o gün günlüğüme şöyle yazmıştım:

“Giden bir hasımdan çok bir insandı. Adı, çehresiyle bizim insanımız. Geçmişte karşılıklı dövüşmelerimize rağmen bizim insanımız. 3 yıl önce benzer bir acı daha yaşamıştık. Ben çaresizdim. Şimdi ise onların çaresizliğini düşünüyorum. Bizim aynı durumumuzu şimdi onlar yaşıyor. Giden bir insan değil, giden herkesin yüreği. Ağlıyorum. İlyas’a değil insanlığa… Nice İlyas’ı bizden çalan sisteme isyan ediyorum. Hala ağlanacak binlerce İlyas’ımız var.”

Biz cezaevinde annelerimizi, sevdiklerimizi kaybettik. Çok sevdiğim arkadaşım annesini kaybetmişti.  Cenazesine gidememişti. Çok acı bir durumdu. Bir türlü annesinin nasıl vefat ettiğini soramıyordum. Yarasını açmak istemiyordum.  Aradan oldukça  zaman geçti. Üzüntüsü hafiflemeye başlamıştı. Vardım yanına oturdum ve sordum. Nasıl olmuş? dedim. “Anacığım son nefesinde ‘ben hasta değilim. Ben oğlumu özledim. Beni ona götürün, beni ona götürürseniz bir şeyciğim kalmaz’ diyerek ruhunu teslim etmiş”  dediğinde içim yandı. Bugün hala birinin annesi ölmüş deseler onun oğlumu özledim, benim bir şeyim yok diyerek ruhunu teslim ettiğini düşünürüm. Ey anne yüreğine hasret kalan, 12 Eylül zindanlarının mağdurları,  bin yüreğim olsaydı biliniz ki biniyle de size anne olurdum.

MHP'nin kurucusu merhum Alparslan Türkeş, “9 Işık” adlı kitabında da Anayasa değişikliğinden söz ediyordu. Özellikle Türkeş, Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın değiştirilmesini istememiş miydi?

Evet, aynen öyle, ama gelin de siz bunu genel merkeze anlatın. MHP Genel Merkezi, merhum Alparslan Türkeş'in kaleme aldığı “9 Işık” isimli eserden de habersiz.  9 Işık doktrini, MHP'nin programının temelini oluşturur. Ancak Genel Merkez yöneticileri bunu da hiçe sayıyor. Merhum Türkeş 9 Işık kitabında Anayasa Mahkemesi'ni, Danıştay'ı, Yargıtay'ı, Yüksek Hâkimler Kurulu'nu değiştirip yeniden kurmaktan söz ediyor. Ancak bugün MHP bu kurumların sözcülüğüne soyunuyor. Merhum Türkeş’in milli idare sistemini hiçe sayıyor. Ancak 12 Eylül günü de ülkücüler “hayır” cephesinin yanında duran MHP’nin içi boş tezlerini boşa çıkartacak. Taban sandığa koşarak “evet” diyecektir. Zalimliğe de, mağdurluğa da izin vermeyecek bir içtimai politik düzen kurmak “evet”ten geçer. Vesayet rejiminin efendilerine köle olmamak, marabalığa son vermek için evet diyeceğim ve hatta darbecilerin, çetecilerin, Ergenekoncuların çocuk ve torunlarına da yaşanabilir bir Türkiye bırakmak için evet diyeceğim.

Başak Medya Ajans

Bu haber toplam 2410 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri