Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Selefiler Kime Denir?

03 Temmuz 2008 / 12:06
Dünya onların isimlerini 11 Eylül olaylarından sonra daha çok duymaya başladı. O günden bugün yayımlanan her ABD raporunda “selefilerden” bahsedildi.
Dünya gazeteleri son yıllarda hep “selefilerden” bahsetti. 11 Eylül olaylarına kadar, İslami gruplardan başka, insanların kahir ekseriyeti böyle bir ismin varlığından bile habersizdi. Ancak malum olaylardan sonra basın-yayın organlarının baş aktörleri oldular. Herkes onların selefilerden bahsetmeye başladı. 7 yılda ABD’de think-tank kurumlarının yayımladığı tüm raporlardan onlara dikkat çekildi. Fakat kimse, hakikaten onların gerçekte kim olduklarını sorgulamadı.

Geçen yüzyılda etkisini göstermeye başlayan selefi düşünce, dünyanın birçok yerinde İslami hareketlere yön verdi. Selefi akım, düşüncesini İslam dünyası sınırları dışına da taşıdı. Batı bilimsel araştırma merkezleri ve siyasi çevreleri dışında birçok İslam düşünürü ve araştırmacısı da gittikçe gelişen ve büyüyen bu selefi akımı ile ilgilenmeye, onun içeriğini, metodunu, hareket tarzını ve davet yöntemini araştırmaya koyuldu. Selefi hareketin arka planı ve fikri kaynaklarını tanımaya çalıştılar. Biz de selefi yönelimi daha yakından tanımak amacıyla Mısırlı İslam düşünürü ve yazar aynı zamanda Londra’da yayınlanan selefi “el-Beyan” dergisi yazı işleri kurulu üyesi ve Livau’ş Şeria sitesi genel yayın yönetmeni Dr. Abdulaziz Mustafa Kamil ile aşağıda okuyacağınız söyleşiyi yaptık.

SELEFİLİK SAHABE VE TABİİNİN METODUDUR

* Dr. Abdülaziz başlangıç olarak bize “selefilik” kavramı hakkında genel bir bilgi verebilir misiniz?

—Selefilik” ümmetin selefi salihine intisap etmektir. Bilindiği üzere ümmetin selefi salihi, sahabe, tabiin ve tabii tabiin neslidir. Bu üç neslin fazilet ve hayırlı oluşuna Kur’an-ı Kerim ve şu sözü ile Hz. Peygamber (sav) tanıklık etmiştir; “İnsanların en hayırlısı benim dönemimde yaşayanlar, sonra onlardan sonra gelenler ve sonra onlardan sonra gelenlerdir.” Bu üç dönemin ve üç neslin metodu, metotların en hayırlısıdır. Bizi bu en güzel metoda ulaştırdığı için Allah’a hamd ediyor ve tüm Müslümanları bu metodu benimsemeye bununla şereflenmeye çağırıyoruz.

Fakat ben şahsen –ki bu konuda başkaları farklı düşünüyor olabilir- bir Müslüman olarak Allah’ın bizi isimlendirdiği “İslam” ile isimlendirilmek isterim. Çünkü asıl budur. “O sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi.” ( Hacc, 78) Allah böyle buyurdu. İbn Huzeyme, el- Münziri’nin ve başkalarının sahih isnatla rivayet ettikleri hadiste Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Müslümanları Allah’ın onları isimlendirdiği şu isimlerle çağırın: Müslümanlar, müminler ve Allah’ın kulları.” İşte bizim tabi olduğumuz esas budur. Fakat sünnetin tabileri olan bir taife olarak, bidatçi diğer ehli kıble taifelerden ayrılmak için ille de bir isim kullanılacaksa selef kavramının kullanılmasında bir beis yoktur. Ehli Sünnet kavramı da böyledir. Bu kavram da nassların genelinden istihraç edilmiş şer’i bir kavramdır.

SELEFİ ZAMANININ YANSIMALARI

* Selefilik İslam ve Arap dünyasındaki İslami hareketlerin en önemli kesimini teşkil ediyor. Hatta son zamanlarda yayınlanan Batılı istihbarat teşkilatları raporlarına göre İslami hareketleri üzerindeki selef etkisi gün geçtikçe artmaktadır. Hatta İslami çalışmaları yakından takip eden bazı gözlemciler günümüzü “selef zamanı” olarak isimlendirmektedir. Şimdi değilse bile yakın gelecekte selefi yönelimin tüm alana hâkim olacağı söylenmektedir. Bu beklentiler konusunda sizin görüşünüz nedir?

—“Selefilik” ya da “selefi zamanı” söylemleri konusunda tekrar etmek isterim ki ben - şerefi ne kadar büyük, anlamı ne kadar güzel olursa olsun – bu isimlendirmelerin Müslümanlar arasında ayrılığa neden olmasına taraf değilim.

İslami hareketleri tasnife tabi tutarak selefilerden ayrı bir grup olarak şu alanlarda başarılı oldu diye bahsedersek, bu diğer grupların değerini ve hizmetlerini önemsememek şeklinde anlaşılabilir. Bu tür yaklaşımlar kırgınlık ve ayrılıklara neden olmaktadır. Ayrıca bu söylem zımnen diğer grupların selefi metot üzerine olmadıkları anlamına da gelir ki bu kişinin başkasına zulmederek kendisini tezkiye etmesi demektir. Doğru değildir.

Dolayısıyla biz selefilikten böylesine tasnife tabi ayrı bir grup manasının anlaşılmasını istemiyoruz. Bilakis selef metodunun, ayrıştırıcı değil birleştirici unsur olarak görüyoruz. Zira bu metot kimsenin ihtikârında olamaz. Herkes kendisine selefi denilmese de selef metoduyla amel ettiği ölçüde selefidir. Kimsenin bu unvanı sadece kendisine layık görüp başkalarından esirgeme hakkı yoktur. Selefilik dilediğimize giydirip, dilediğimizden çıkaracağımız bir elbise değildir.

Bununla beraber selef metodunun selef’in usul anlayışı ve onlardan yapılan nakiller üzerine mebni olduğunu bilmemiz gerekir. Selefiler ümmet içinde güçlü bir akımdır. Bu akımın ilmi, irşadi, siyasi ve hatta meşru müdafaa anlamında cihadi olarak her seviyede önemli gelişmeler ve başarılar gösterdiği de bir vakıadır.

Bu garipsenecek bir şey değil. Çünkü Resulullah (sav) Ebu Hureyre’den sahih bir senedler rivayet edilen merfu bir hadiste şöyle buyurdu: “Allah bu ümmet için her yüz yılın başında dinini yenileyecek kimseler gönderir.” Bu hadis, süneni ilahinin delildir. Allah’ın her çağda bu ümmeti dinin aslına davet edecek, dini yenileyecek kimseler göndereceğini bildirmektedir. Dinin yenilenmesi ancak selef’in metoduna yani doğru metoda dönmekle mümkündür. Bu nedenle içinde bulunduğumuz hicri yeni yüzyıl başlarından beri gelişen İslami uyanış hareketinin özünde yöntem olarak selefi ruh taşıdığını söyleyebiliriz. Hicri yeni yüzyılın başları bu kapsamlı tecdid hareketine şahit oldu ki selefi hareketin şu an ki yükseliş ve başarısı bunun bir devamıdır.

AFGANİ VE MUHAMMED ABDUH’UN HATALARI

* Ümmetin şu an ki genel durumuna bir göz attığımızda Muhammed Reşid Rıza’dan Hasan el- Benna’ya kadar tüm ıslah projelerinin yetersiz kaldığını ve hatta gerilediğini görüyoruz. Diğer ıslah hareketlerindeki bu gerilemenin selefi akımı güçlendirdiği söyleniyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

— Oluşan boşluk daima faal olan tarafından doldurulur. Tarihi dönemlerden her hangi bir zamanda selef yöntemi ile amel etmenin zayıfladığı anlarda, başka yöntemlerin oluşan bu boşluğu doldurması normaldir. Tarihin belli bir döneminde böyle olmuştur. Selef metodu ile amelin zayıfladığı bir dönemde yeni mutezile diyebileceğimiz akılcı akımlar güçlenmiştir. Bu akımın önderliğini Mısır’da Muhammed Abduh yapmıştır ki bize göre bu akımın bazı temel esasları Ehli Sünnet metoduna aykırıdır. Ehli Sünnet çizgisine aykırı olması, akla önem vermesinden dolayı değil, akıl ile uyuşmadığı gerekçesiyle Allah’ın vahyinden kaynaklanan bazı hakikatleri gizlediği içindir. Bu düşünce ekolü, aklı öncelikli temel kaynak olarak kabul etmektedir. Yani aklı layık olmadığı mertebeye yükseltmekte ve naklin önüne geçirmektedir. Bu selefin metoduna uygun değildir.


Dr. Abdulaziz Mustafa Kamil....

Selef metoduna ilginin zayıfladığı, genel olarak dinin gurbet hali yaşadığı bir dönemde oluşan boşluk selef metodundan çok mutezile yöntemine yakın duran akımlar tarafından doldurulmaya çalışıldı. Liderliğini Cemaleddin el-Afgani’nin yaptığı akılcı ekol boş bulduğu sahayı doldurmaya çalıştı. Bu zatın ortaya koyduğu fikirler açısından mutezilenin etkisinde olduğu hususunda kimsenin şüphesi yok. Muhammed Abduh onun, Reşit Rıza da Abduh’un talebesidir. Bunların çabalarıyla akılcı ekol yirminci yüzyılın ilk yarısında gelişme gösterdi. Bu ekole mensup olanlar veya sempati duyanlar kimi zaman bunu “aydınlanma ekolü” olarak yorumluyorlar. Sanki sahabenin metodu yeterince aydınlık değilmiş gibi! Bu, hakikate karşı girişilmiş bir iftiradır. Kişi nübüvvet nurundan aldığı ölçüde bir aydınlığa kavuşabilir. Selefin, nübüvvet nurundan en fazla alan kimseler olduğu hususunda bir şüphe yoktur.

Fakat Reşid Rıza’nın selef metoduna dönmesiyle, modern çağda nübüvvet aydınlığı, Mısır’ı yeniden aydınlatmaya başladı. Reşid Rıza, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in kitapları aracılığıyla güçlü bir şekilde Selef çizgisine döndü. Onun selef metoduna dönüşüyle Mısır’da çağdaş Selef akımı yeniden canlanmaya ve güçlenmeye başladı. Mısır selefileri Arap ve İslam dünyasındaki diğer selefi akımlara daima saygı gösterir.

Şeyh Reşid Rıza’nın Osmanlı Hilafetinin düştüğü zor şartlarda ilmin neşri ve onunla amel için harcadığı çabalar güzel semeresini Hasan el-Benna (rh) hareketinin doğmasıyla vermiştir. Hasan el-Benna’nın başlattığı hareket birçok yönden selef metoduna bağlıydı. Hareketin kendisini tanımlamasında bu husus açıkça ifade edilmiştir. Selefi metoda mensubiyet nispi bir meseledir. Her metot selefi metottan aldığı, ona uygun olduğu ölçüde ona yakın veya uzaktır.

Daha sonra Şeyh Hasan el-Benna’nın hareketinden başta bazı selefi cemaatler olmak üzere birçok cemaat çıkmıştır. İhvan, o dönemde büyük bir ihya hareketine öncülük etmiştir. Diğer İslami oluşumlara bir bakıma öncülük etmiştir. Selef metodu ile yenilenme hamleleri sonucu şu anki uyanış sürecine girmiş olduk. Geldiğimiz bu noktanın tüm dünyanın dikkatini çektiğini söyleyemesek bile, onu meşgul ettiğini ve içinde bulunduğumuz 15. hicri yüzyılın ilk çeyreğinde onunla ilişki kurmak zorunda kaldığını söyleyebiliriz. Ki bizler bunun etkilerini birçok alanda hissetmekteyiz.

Burada şunu söylemek isterim: Diğer cemaatlerin sahip olmadığı büyük bir etki ve genel kabule mazhar olan “İhvanu’l Müslimin” cemaati, gerçek nübüvvet metoduna yani sahih İslam metoduna dayanan selef metoduna daha fazla yaklaştığı takdirde, şu an olduğundan daha büyük bir etki ve kabule mazhar olacaktır.

Selef yöntemine tabi olmaya davet, başkalarına tabi olma çağrısı değildir. Selefin yolu ve metodu tüm Müslümanlar içindir. Hiçbir grubun inhisarında olamaz. İhvan veya ondan kopan diğer cemaatler onunla amel ettiği takdirde övünülecek bir şey yapmış olur ve eksik olan yönlerini tamamlamış olurlar. Böylece hareket, örgütlenme, halk desteği, tarihsel dayanağa sahip olma bakımından ideale ulaşmış olurlar. Aksi halde Mısır veya başka bölgelerde sahip oldukları yetenek ve imkânlar, selefi metot ile daha kapsamlı bağı olan oluşumlara geçebilir.

* İhvan ve Selef metoduna yakınlıkları hakkındaki sözleriniz bizi başka bir soruya sevk ediyor. Amel edenlerin selefi sayıldığı belli başlı selefi kaynaklar mevcut mudur? İslamcıların fikri, akidevi ve hareket olarak beslendikleri ortak kitaplar nelerdir?

— Kuşkusuz selefin, Peygamber (sav)’in yöntemini bizlere en güzel bir şekilde intikal ettirmeleri gibi, birçok âlim de selefin yöntemine inayet ve itina göstererek onu en güzel şekilde bizlere kadar intikal ettirmiştir. Birçok âlimlerimiz eserler yazarak selefin din anlayışını, Kur’an ve sünnetin naslarını nasıl anladıklarını bizlere nakletmişledir. Kuşkusuz ilmi mirasımız içinde bu anlamda birçok usul ve füru kitapları bulunmaktadır. Şu an insanların elinde bulunan eski ilmi klasiklerimizin çoğu selef kitaplarıdır. Örnek vermek gerekirse mesela tefsir de Tabari, İbni Kesir, İmam Şevkani, Bağavi ve daha sayamayacağımız birçok kitap selef âlimlerine aittir. İslami ilimler alanında yazılmış bugün de insanların elinde bulunan kitapların çoğu böyledir. İbn Teymiyye, İbn Kayyim ve İbn Receb gibi âlimlerin kitapları da selef metodunun taşıyıcılarıdır. Arap ülkelerinin başkentlerinde düzenlenen kitap fuarlarında en çok satılan kitaplar hep selefi mirasına ait klasiklerdir ki din karşıtı çevreler bundan büyük rahatsızlık duymaktadır.

Aynı şekilde günümüzde okuyucular nezdinde en çok kabul gören yazar ve kitaplar asli selef metodu çizgisinde olanlardır. Sizin “selef zaman” dediğiniz şey bu olmalı! Bizler Hakk Teâlâ’dan bu metodun yayılmasını, başarıya ulaşmasını ve diğer tüm metotların fevkine yükselmesini diliyoruz. Zira Allah’ın razı olduğu metot budur. İslami yönelimlerin çoğu da bu metottan yanadır.

SELEFİLERİN “MERCİİYET” KURUMU

* Selef ekolünün mercii olarak kabul ettikleri belli kimseler var mıdır?

— Müslümanlardaki merciiyet meselesi -şayet bu ifade doğru ise- atamayla veya öneriyle gelinen bir konum, makam veya kurum değildir. Fakat Müslümanlar ilk günlerden beri avam ve havas olarak daima dinine ve ilmine güvendikleri âlimlere müracaat etmişlerdir. Bu kendiliğinden gelişen bir şeydir. Fakat belli bir kişiyi mutlak mercii görmek veya göstermek uygun değildir. Bu konuda taassuptan kaçınmak gerekir.

Mercii konumu şartlara bağlı bir husustur. Günümüzde tek bir ferdin bu şartların tamamına sahip olması zor. Onun için bana göre merciiyet artık fertlerden kurumlara intikal ettirilmelidir. Yani ümmet için mercii işlevi görebilecek yüksek seviyede uluslararası ilmi bir heyet teşkil edilmelidir. Bu heyet her türlü hizbi, resmi ve bölgesel bağlardan azade olmalıdır. Ben bu görüşümü Irak işgalinden sonra el-Beyan’da yazdığım “Değişim projelerine karşı alternatif projeler” başlığını taşıyan makalemde ayrıntılı olarak işledim.

SİYASETTEN UZAK DURUŞ

* Selefi akımın tarihi ve fikri alanlarda dolaşırken, siyasi ve hareki alandan tamamen uzak durduğunu görüyoruz. Niçin?

—“Tamamen uzak durduğu” ifadesi biraz mübalağalı değil mi? Eksikliklerin olduğu doğrudur. Selef metoduna dayalı Siyasal İslam Düşüncesinin, ilmi hizmetten henüz yeterince nasibini alamadığını söyleyebiliriz. Şer’i siyaset olarak bilinen bu düşünce – daha doğru bir ifade ile bu ilim - henüz gerekli ihtimamı görmüş değildir. İslami ilimlerin geliştiği çağlarda da durum farklı değildi. Bugünde böyle. Ümmet izdihar döneminde şer’i siyaseti vakıa olarak yaşamakta ve dünyaya hükmetmekteydi. Dolayısıyla tabi olarak yaşadıkları bu ilmin ayrıntılı olarak geliştirilmesine çok fazla ihtiyaç duymuyordu.

Halifelik kaim ve yürürlükte idi. Emirlikler değişik şekillerde de olsa görevlerini icra ediyorlardı. Dinin şiarları uygulanmaktaydı. Fakat İslam hâkimiyetinin sarsılması ve yönetim ile Kur’an-ı Kerim’in arasının ayrılmasından sonra “şer’i siyaset” teorik planda yeniden tartışılmaya başlandı. Atık yönetim İslam dışı ellere geçtiği için, İslami bir yönetim kuruluncaya kadar bunu uygulayamazlardı. Onun için tartışmalar teorik düzeyde kaldı. Şu an İslam Siyasal Düzeni konusundaki çalışmalarda ayrıntılara giriliyor. Fakat tüm bunlar İslami bir yönetim olmadığı için teoride kalıyor. Yaşadığımız olguya herhangi bir etkisi olmuyor. Kâğıt üzerindeki İslam düzeni ile yaşanan olgu arasında büyük mesafeler var.

Bu alanda eksiklerin olduğu, bunu için çok çalışmak gerektiği doğru ama selefilerin siyasete çok uzak durdukları doğru değil. Burada önemli olduğuna inandığım bir noktaya işaret etmek isterim. Siyaset sadece teorik bir düşünce değildir ve uygulaması da sadece seçim sandıkları yoluyla yapılmaz. Şimdi siz siyaset sadece bilinen düzeyi ile yani seçimler, parlamento vs. olarak görüyorsanız, Mısır dışındaki bazı ülkelerde bu düzeyde siyasete iştirak edep başarı sağlayan selefi akımlar mevcuttur. Kuveyt, Bahreyn ve Yemen’i buna örnek gösterebiliriz. Mısır’da bile belli bir düzeyde bu tür bir çalışmanın içinde bulunan selefiler bulunmaktadır. Şayet seçimlerde İhvau’l Müslimin belli bir başarı elde etmişse, bunda laiklere karşı Müslümanları destekleyen selefilerin de dâhil olduğu İslami oluşumların da önemli payı var. Mısırdaki İslami duyarlılığın yükselmesi -ki bu Allah’ın hidayetinden sonra- İslam davetçilerinin çabalarının ürünüdür. İhvan’ın başarısında yükselen bu duyarlılığın payı olduğu hususu bilinen bir gerçektir. Şayet bugün Mısır’da hilesiz nezih bir seçim yapılmış olsa İslami yönelimin seçimlerin galibi olacağından hiç kimsenin bir kuşkusu yoktur.

İŞGALE DİRENİŞ EN BÜYÜK SİYASETTİR

Bu konuda değinmek istediğim bir diğer husus da şudur: Selefi veya selefe yakın bazı cemaatler sonuç alıcılık ve etki bakımından en üst dereceden bir siyaset yürütmektedir. Eğer siyasetten amaç yaşanan olguyu İslam’ın lehine çevirmek veya düşmanın Müslümanlara zulmünü engellemek ise, bunun en etkili yolu “ direniştir.” Bu nedenle Irak, Afganistan, Çeçenistan, Somali ve tüm bunlardan önce Filistin’de saldırgan işgalci şer güçlere karşı direniş en üst dereceden siyasettir. Örneğin Irak da ki direniş temelde siyasi bir faaliyettir. Şeklen askeri fakat netice itibariyle siyasidir. Fakat bu neticenin doğru değerlendirilmesi gerekir.

Irak’daki Cihad etkisini sadece bölgede değil uluslararası düzeyde hissettirmektedir. Amerika’nın tek başına dünya hâkimiyeti, bu cihad hareketi sayesinde sarsılmaya başladı. Artık Amerika müttefikleri olmadan veya diğer güç unsurların hesaba katmadan tek başına karar alıp uygulama yeteneğini kaybetmek üzeredir. Irak direnişi Amerika’yı askeri, siyasi ve ekonomik açmazlara sevk etmiştir. Direniş sonucu Amerika’nın güç ve itibar kaybına uğramasıyla dünya artık yeniden çok kutupluluğa doğru gitmektedir. Bazı strateji uzmanları bu kutuplardan birisinin de İslam Dünyasındaki direniş güçleri olduğunu söylemektedir.

Aynı şekilde Afganistan da ki direniş de bir diğer yönüyle en üst dereceden siyasi bir etkinliktir. Iraklı mücahit kardeşlerinin yeryüzünün en güçlü ordusunun burnunu sürttüğü gibi, Afgan mücahitler de NATO’nun burnunu sürtmektedir. İslam dünyasının başka bölgelerinde sürdürülen veya başlamak üzere olan diğer cihad hareketleri de Allah’ın izniyle en üst dereceden siyasi bir etkinlik olacaktır. Zira cihad şeklen askeri, sonuç itibariyle siyasi bir faaliyettir.

Hiç kuşkusuz Hamas’da yürüttüğü muhtelif cihadi faaliyetler ile bölgenin dengelerini İslam’dan yana değiştirmiştir. Siyaseti sadece seçim sandığı olarak görmemek gerekir. Ki kimi zaman seçim sandıkları ile gelen başarıların ümmetin hak kaybı ile neticelendiğini gördük.

SELEFİLİK VE CİHADİ HAREKETLER

* Selefi hareketlerin içinden çıkan bu cihadi hareketlerin selef ekolünün askeri kanadı olduğunu söyleyebilir miyiz?

— Öncelikle ben selefilerin resmi sözcüsü değilim. Dolayısıyla genel adına konuşamam. Ben Sünni bir Müslüman’ım ve tüm Müslümanlara bağlıyım. Sünni Müslüman kardeşlerimin meseleleri hakkında konuşuyorum. Sözünü ettiğiniz selefi gelişim, muayyen bir cemaatin başarısı olmaktan öte ümmetin genel bilinç düzeyinin yükselmesi ile alakalı bir meseledir. İçinde bulunduğumuz hicri yüzyılın başında Doğu’da Afganistan ve sonra Çeçenistan’a yönelik Komünist saldırılar, Batı’da Bosna ve Kosova’ya yönelik Haçlı saldırıları, Ortadoğu’da evimizin içinde Batı tarafından beslenip üzerimize saldırılan azgın Siyonist köpeğinin saldırıları İslam dünyasında yeni bir şok dalgası oluşturdu. İnsanlar bilinçlenmeye ve değerlerine dönmeye, dinin sahih şekline dönmeye başladı.

Bu ümmetin uyanış ile beraber cihad farizasını da hatırlaması tabii idi. Uyanışın önemli bir parçasının selefi yönelimde olması da gayet tabi idi. Çünkü selefin yöntemi sahabe ve tabiinin yöntemidir ki bu aynı zamanda dinin yükselmesi için çaba gösteren mücahitlerin de yoludur. Sahabe ve tabiin zulüm imparatorluklarını yıkarak yeryüzünü adalet ile doldurdu. Hakkın yükseltilmesi için onların yolundan yürüyen sadık müminleri de cihad ruhu ile donanması gayet tabidir. Nasıl olmasın ki Resulullah (sav)’in terbiyesinde yetişen sahabe Allah yolunda cihad etmeyi kendileri için bir hayat tarzı olarak benimsemişti. Onlar cihad etmeden veya en azından cihada niyet etmeden yaşamayı nifak olarak görüyordu.

Fakat her akımın olduğu gibi cihadi selefiliğin eleştirilebilecek bazı hataları olabilir. Hepimiz hata ve isabet edebiliriz. Şayet bu hatalar olmasaydı şu anki ayrılık ve parçalanmışlık hali üzere olmazdık. Şunu da unutmamak lazım başlangıcın kendine özel hükümleri vardır. Yolda yürüyüşün kazandıracağı farklı deneyimler vardır. Tüm kardeşlerimize karşı görevimiz onları mahcup etmek değil, onlara nasihat etmektir. Uzaklaştırmak değil, yaklaştırmak zorundayız. Çünkü bizler hep beraber her yönden koca dalgalara maruz kalan bir geminin içindeyiz. Ümmetin hâkimiyetini yitirmesinden beri uzun bir istisnai dönem yaşıyoruz. Ümmeti tek bir çizgide toparlayacak hilafet kurumundan mahrumuz. Müslümanları aynı istikamete sevk edebilecek bir otoritemiz yok. Dolayısıyla vela ve bera itikadımızı güncelleştirmeliyiz. Müminlere vela ile bakıp veli tutmalı, düşmanlarımıza bera ile davranarak onlardan tebrie etmeli, beri durmalıyız. Müslümanlar birbirinden vela haklarını talep etmelidir. İslam’a sahip olduğu ölçüde her Müslüman’ın diğer Müslümanlar üzerinde vela hakkı vardır. Bu bizin keyfimize bırakılmış bir husus değil şer’i bir farizadır. Yani Müslümanlar birbirlerini desteklemek, ihtiyacı olan Müslümana yardımcı olmak zorundadır. İmam İbn Teymiyye’nin eselerinde bu konuda ayrıntılı açıklamalar mevcuttur.

Şirk ve küfür oluşumlarının İslam’a karşı ahtapot gibi sayısız kollarının bulunduğu bir ortamda selefi akımların veya genel olarak İslami akımların askeri kollarının bulunması yadırganacak bir husus olmasa gerek! Düşmanlarımız bizimle sadece film, kalem ve mikrofon yoluyla mı mücadele ediyor? Teknoloji harikası dedikleri silahlarını bizim üzerimiz de denemiyorlar mı? Toplarıyla, tanklarıyla, füzeleriyle, savaş uçaklarıyla, güdümlü bombalarıyla bizi rükû ettirmeye, diz çöktürmeye, kendisine secde ettirmeye çalışmıyor mu?

Onlara biz saldırmadık yüzyıllardır onlar bize saldırıyor, maddi ve manevi değerlerimiz sömürüyor. En sonunda da birleşip hilafet müessesemizi ortadan kaldırıp, İslam âleminin kalbine Siyonist dikeni sokmadılar mı?

Mücahitler yaptığı şey canları ve kanları pahasına mümkün oldukça bu mücadeleyi sürdürmeye çalışmaktır. Teslimiyet bayrağı çekenler ise dinleriyle beraber şereflerini de kaybettiler. İlim ehlinin vazifesi onların görevlerini daha iyi yapmaları ve istikametlerini korumaları için yardımcı olmaktır. Hepimiz dinde nasihate muhtacız. Zafer hepimizin zaferi olacağı gibi yenilginiz bedelini de hep beraber öderiz.

SELEFİLER YÖNETİRSE

* Selefiler şu an uluslararası ilişkilerde hâkim olan dini çoğulculuk, öteki ile ilişki, diyalog ve ortak yaşam gibi söylemlere nasıl bakıyor?

— Bırak da bizi gerçekçi olalım. Selef veya diğer İslami akımların hükmetettikleri bir oluşum mevcut mu? Yeryüzünde bir İslami devlet oluşumu var mı ki insanlar onun bu saydığınız kavramlarla olan ilişkisini sorguluyor? Gelin önce bir İslam’ın hâkimiyetini sağlayalım. Müslümanları şeriatın sancağı altında toplayalım. İşte o zaman Şeriat ve onunla hükmedenler dünya ile olan ilişkilerini hakkaniyete en uygun bir biçimde düzenlerler. Tabii ki gayri Müslimlerin hepsini aynı kefeye koyacak değiliz. İslami oluşum ile barış halinde olanlar için farklı, onunla savaşanlar için farklı ve tarafsız kalanlar için farklı hüküm ve uygulamalar söz konusudur. İslam daha önce hiç denenmemiş yeni teorik bir durum değil ki!.. Bilakis İslam ameli bir sistemdir. Geçmiş dönemlerde yüzyıllar boyunca yeryüzünde adaletim gür sedası olmuştur. Yeryüzünü adalet, hakkaniyet ve merhamet ile yönetmiştir. Bugün de yeryüzü adaleti, merhameti ve şeraitindeki hikmeti ile insanlığı uçurumun kenarından çekip kurtarması için onu beklemektedir!

Ayrıca şunu unutmamamız gerekir, İslam dünyasında sahih İslam örnekliğini kurmak ve hayata tatbik etmek isteyen oluşumlar daha en baştan engellenmeye çalışılmaktadır. Bu hareketlerin kurulmasına ve gelişmesine izin verilmemekte, diğer laik fikir akımlarına gösterilen müsamaha İslami hareketlerden esirgenmektedir. Dolayısıyla bu hareketler başladıkları andan itibaren varlıklarını sürdürme mücadelesine girişmektedir. İstikrara kavuşup, eksiklerinin farkına varması, kendisini düzeltmesi ve geliştirmesi uzun zaman almaktadır.

* Selefiler ile ülkelerimizdeki rejimler arasındaki problemli ilişkiler konusuna gelmek istiyorum. Rejim ile ilişkilerde belli bir yöntem söz konusu mudur? Mekke ehli kendi yolundan gitmeye devam mı edecek? Yani her selefi akım bulunduğu ülkenin rejimiyle ilişkilerinde kendince bir yol mu takip etmektedir?

— Selefilerin diğer cemaatlerle ve bulunduğu ülkelerin yöneticileriyle ilişkileri yaşanılan ülkenin şartlarına göre gelişmektedir. Böyle de olması gerekir. Çünkü her ülkenin kendine mahsus şartları söz konusudur Yöneticilerin Müslümanlara ve taleplerine karşı tutumlar bir değil. Ülkeden ülkeye göre değişmektedir. Bana göre hükümetlerle ilişkide tek bir yol yoktur. Zira onların da bize karşı tutumları aynı değil!

Asıl olan Müslüman yöneticilere destek olmaktır. Şayet onlar yöneticilik yapmaya ehil değil iseler bunu onlara uygun bir dille anlatmak gerekir. Yanlışlar eleştirilirken yönetimin olumlu icraatları desteklenmeli ve Müslümanların meselesine hizmet için değerlendirilmelidir. Yöneticilerle sonu belli olmayan silahlı bir mücadeleye girmeyi uygun görmüyorum ve tavsiye etmiyorum. Zira silahlı mücadele daveti önünü tamamen kesebilir.

Bizim metodumuzda yönetim ve yöneticilerle ilgili usul bellidir. Selefi veya diğer İslami eğilimlerin bu usule riayet etmesi gerekir. Özellikle de meselenin akit boyutu ihmal edilmemelidir. Bunun anlaşılmaması ve iyi bilinmemesi zihin karışıklığı ve kaosa yol açmaktadır. Bazen selefilere mensup olduğu söylenen kimi şahıslardan şeriat ile hükmedilmesi meselesinde öylesi fikirler ve öneriler duyuyoruz ki, insan kulaklarına inanamıyor. Bunlar âlim değil öğrenci seviyesinin bile altında görüşler ileri sürüyorlar.

Bu haber toplam 1968 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri