Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Şiî Âlim Mezhebini Sorguluyor

07.01.2010 03:50
“Sahâbe’nin Fasık Olduğunu Söylemek Reddedilmesi Gereken Bir Fikrî Donukluktur” “Zübdetü’t-Tefkîr fî Rafdi’s-Sebbi ve’t-Tekfîr (Tekfir ve Sövgüyü Red Konusunda Düşüncenin Esası)”…
“Sahâbe’nin Fasık Olduğunu Söylemek Reddedilmesi Gereken Bir Fikrî Donukluktur”
Zübdetü’t-Tefkîr fî Rafdi’s-Sebbi ve’t-Tekfîr (Tekfir ve Sövgüyü Red Konusunda Düşüncenin Esası)”…
 
Lübnan Şiî âlimlerinden ve Sur bölgesi müftüsü Dr. Alî el-Emîn’in yeni kitabının adı. Kitap, Ehl-i Sünnet’i tekfir eden Şiî yaklaşımları şiddetle reddeden bir muhtevaya sahip. Yazar, Hz. Ali (r.a.)’ın imametini kabul etmeyen kimseyi tekfir eden Şiî görüşü reddediyor. Kitap, el-Müstekille uydu kanalının yazarla yaptığı ve yayınladığı görüşmelerden müteşekkil.
 
Yazar Cennet’e girmenin imamlara iman etmekle mümkün olduğu şeklindeki yaklaşımda olduğu gibi Şiî düşünce yapısında kök salmış anlayışları masaya yatırıyor. İlim çevrelerinde bu kitap sahasında, Şiî bir âlim tarafından atılmış büyük bir adım olarak değerlendiriliyor.
 
Sur müftüsü, kitabında Sahabe’ye sövmenin Şia mezhebine mal edilemeyeceğini, bazı Şiî âlimlerin Sahâbe’yle ilgili görüşlerinin Şiî mezhebini bağlamadığının altını çiziyor.
 
Dr. el-Emîn, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyük sahâbileri fâsıklıkla itham etmenin reddedilmesi gereken bir fikrî donukluk olduğunu belirtiyor. Bu hususta bazı Şiî kaynaklarda ileri sürülen görüşlerin Şiî mezhebini bağlamayacağını, çünkü bazılarının iddia ettiği gibi bu tür yaklaşımların, Şiî mezhebinin asıllarından olmadığını ileri sürüyor.
 
"Humeyni ve Sistânî’nin Tekfirci Görüşleri Reddedilmelidir"
 
el-Emin görüşlerini şöyle açıklıyor: “Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra Hz. Ali’nin imametine iman etmeyen kimsenin kâfir olacağını ileri süren Ali es-Sistânî ve Humeyni’nin bu görüşü reddedilmelidir. Çünkü Allah’a, Rasûlü’ne ve âhirete iman eden herkes Müslüman ve mümindir. İmamete iman meselesi ise her ne kadar mezhepte bir asıl olarak kabul edilse de başkalarını tekfir eden bir yaklaşımla ele alınmamalıdır. Caferî mezhebinin bazı fakihlerine göre iman kavramından maksat İmâmiyye (İsnâ Aşeriyye) mezhebine iman etmektir. Ancak bize göre bu, caiz görülmesi mümkün olmayan, üstelik imanın Kur’ânî anlamına da aykırı duran bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın âyetlerin nüzûlünden asırlar sonra oluştuğuna inanıyoruz. Bazılarının, Kur’ân-ı Kerim’deki iman lafzını mezhebî bir muhtevaya bağlaması sapkın bir yönelimdir. Yoksa, Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde yaşayan ve Hz. Ali’nin imametini imanın şartı olarak gören yaklaşımın zuhurundan önce vefat eden müminlerin durumunu nasıl açıklarız? Kur’ân’daki iman kelimesinin kavramsal açıklamasını bu şekilde yapmak aklın ve mantığın kabul etmeyeceği bir durumdur.
 
İmanın hakiki anlamı Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen esaslara yani, Allah’a, Rasûlü’ne, meleklerine, kitaplarına iman etmek ve bunların mucibince amel etmektir. Dolayısıyla cennete girmeyi imamlara (İsnâ Aşeriyye’ye) imana bağlayan ve bazı kişilerin dilinden düşürmediği Şiî görüşün aslı astarı yoktur. Dolayısıyla bu hususu vuzuha kavuşturup bunun bir ictihad hatası olduğunu kabul etmek gerekir.”
 
Yazar ayrıca Şia’nın önde gelen âlimlerinden el-Müfîd’in “İmam Ali’den önceki üç halife fasık, zalim ve ebedî cehennemliktir” şeklindeki görüşünü de reddediyor. İmamlara iman etmeyeni tekfir eden bazı görüşlerin yalnızca sahiplerini bağlayan ictihadlar olup Şiî mezhebinin esasına müteallik bir durum olmadığını belirtiyor.
 
Sistânî’yi de eleştiren yazar, bir Şiî’nin, Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra Hz. Ali’ye biat etmediği için Sahâbe’ye mürted diyen Sistânî gibi otoritelere tabi olmak zorunda olmadığını söylüyor.
 
"Şia’nın Ehl-i Beyt Tasavvuru Gözden Geçirilmelidir"
 
Şia’nın Ehl-i Beyt tasavvurunu da gözden geçirmesi gerektiğini söyleyen yazar, “Şia’nın Ehl-i Beyt’le ilişkisi özellikle dua konusunda yeniden düzenlenmelidir. Çünkü Allah’tan başkasına dua yapılmaz. Bu ilişki düzenlenmelidir ki âdet ve gelenekler din üzerinde belirleyici olmasın” diyor.
Şia’nın, “ülü’l-emr” makamını imamlara hasreden yaklaşımına da değinen Sur müftüsü “Ülü’l-Emr makamı Ehl-i Beyt imamlarıyla sınırlı olmayıp Müslümanların işlerini idare eden herkese şâmildir. Bu meseleyi Ehl-i Beyt’e hasretmek tefsir değil; bir tür tevildir.” diyor.
 
"Hz. Ali’nin imameti siyasî değil; şer'îdir"
 
Hz. Ali’nin imametinin şerî bir imamet olduğunu söyleyen yazar diyor ki: “İmamet, siyasal yönetimle ilgilenmez. İmam şeriatı koruyan ve kollayan, şeriatla ilgili şüpheleri defeden kişidir. İmametin dindeki yeri budur. Siyasal idareyi ise imamlar seçer. Hz. Ali’nin imameti siyasî değil; şerîdir. Dolayısıyla ümmet onu siyâsî olarak seçmemiş olsa bile şerî olarak seçmiştir. Nitekim o, kendinden önceki üç halife döneminde de şerî ve tevcîhî mevkiini muhafaza etmiştir. Bu yüzden halifeler birbirlerine yardımcı olmuştur. Başından beri aralarında hep bir kardeşlik ve kaynaşma belirleyici olmuştur.
Kaynak:
Bu haber toplam 1502 defa okunmuştur

Etiket(ler): ,

DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri