Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Berit Dağları’nı duman bürümüş

27.03.2009 08:53
Hayat hepimiz için bir hediye kuşkusuz. Ama bazılarımız için nice ölüme ramak kala tecrübelerden sonra, hayat daha da bir bağış’mış gibi durur.
Sibel ERASLAN Vakit


Hayat hepimiz için bir hediye kuşkusuz. Ama bazılarımız için nice ölüme ramak kala tecrübelerden sonra, hayat daha da bir bağış’mış gibi durur.

Muhsin Yazıcıoğlu, ilk gençlik günlerinden beri önce sırtını sıyırıp geçen nice kurşunlardan, ardından uzun ve gündüzsüz nice işkence günlerinden sonra ve atlattığı onca suikastın ardından, yakınları tarafından hep hayata yeniden “bağışlanmış” bir kişi olarak tanınıyor. Bu yazıyı kaleme aldığımda, kendisinden henüz bir haber yok. Seçim çalışması için çıktığı yolda, karlı dağların başında düştü, bindiği helikopter diyorlar.

Teknolojinin ve ulaşım imkanlarının bu kadar ilerlemiş olduğu bir düzeyde kendisinden hâlâ haber alınmış değil. Uçan kuştan, kımıldayan karıncadan haberdar olmakla övünen tüm haber alma servisleri dilini yutmuş gibi. Attığımız adımdan değil aldığımız nefesten haberi olanlar, sadece telefon konuşmalarını değil, günlük koordinatlarımızı santim santim takip edenler, sadece çıktığımız yolu değil evlerimizin içinde geçtiğimiz odaları çalışma masalarımızdaki evraka kadar gözetleyenler, dinleyenler... Nerede? Ses yok! Bilgi yok! Değil helikoptere ulaşmak, düştüğü koordinatların tahmininde bile birbirinden farklı yorumlar... Teknoloji ve haber alma kaynakları noktasında tam anlamıyla felç olmuş bir düzeneksizlik. İçişleri Bakanımız Beşir Atalay’ın kriz merkezi kurulan köydeki beyanatlarına bakıyoruz. Yüzünün her santiminden okunan üzüntü ve çaresizlik hissiyatı, hepimizi daha bir kahırlandırıyor. Askeri ve sivil tüm kurtarma ekiplerine yurdun her yanından akın etmiş gönüllüler de ekleniyor. Sis kalkmaz yol geçit vermez Berit Dağları’nın eteklerinde donmak üzereyken kurtarılıyor kurtarmaya gidenler de...
Sekiz yıla yakın uzun mahpusluk günlerinden yeni kurtulmuştu Muhsin Bey, ben o zaman üniversitede ikinci sınıf öğrencisiydim. Bizden öncekilerin büyük bir kısmı zaten vurulmuştu, diğerleri yani vurulmayanlarsa hapisteydiler. Sağcısı solcusu ile sönen bir gençliğin, kana batık defteri dürülmüş, ölenleri gömülmüş, kalanları ya asılmış ya işkenceyle çökertilmişti... Bizden önce genç olanların hiçbiri kalmamıştı anlayacağınız. Hapishanelerden nice yıl sonra çıkanlarınaysa “genç” demeye bin şahit isterdi. 12 Eylül dönemi, öncesi ve darbe geçidiyle tam anlamıyla bir filizkıran fırtınası yaşatmıştı bu ülkeye... Bir mermer gibi gül bahçesinin üzerine düşmüş, sağcısı solcusu ile ezip geçmişti gençleri o günler... Muhsin Yazıcıoğlu’nun parti amblemindeki gül’ü hep naif, kırılgan bu yönüyle siyasete uygunsuz bir figür olarak görürdüm... Ama şu saatlerde, üzerinden buldozer geçirilmiş bir gençliğin simgesiymiş gibi geliyor bana aynı gül... Muhsin Bey, buldozer paletleri altından sağ salim çıkmayı başaran gençlerin simgesiydi, tıpkı amblemindeki gül gibi...

Aralarından sağ kalabilenleri, hatta vaktiyle birbirleriyle hasım olanları bile, bir konuda anlaşmış gibiydiler. “Konuşmamak”... Hem sağdan hem soldan o şiddet günlerini birebir yaşamış pek çok kişiyle görüştüm bir gazeteci olarak. Bu işin sırrını çözemedim. Niçin konuşmuyorlardı? Niçin? Sanki ortak bir arkadaşlık yemini etmiş gibiydiler. “Beni kaç kere dövdüler, adını söylemedim” nakaratında olduğu gibi, inandıkları davanın delisiydiler belki de, hiç konuşmadılar...

Bizden öncekiler böyleydi...

Benim neslimse, uzatmaya gerek yok, okuyorsunuz, seyrediyorsunuz, tam tersi bir görünürlük sevdasındadır. Başımız ağrısa içtiğimiz hapın ismini yazıyoruz ertesi gün. Sır sepet hak getire hepimizde. Sırrı kalmamış bir gençlik türetildi 12 Eylül sonrasında. Darbe aracılığıyla yaygınlaştırılan toplumsal terapi, hepimizi tek tek “itirafçı” sandalyesine oturtuyordu. Biz sürekli itiraf ederek, sürekli özür dileyerek, sürekli özeleştiri yaparak çok okunan, çok dinlenen, kayda değer vatandaşlar olacağımızı öğrenerek büyüdük. Hiçbir şey, uğrunda ölümü göze alacak kadar değerli olamazdı. Hiçbir şeye yemin edemez, hiçbir şeye sadık kalamaz, hiçbir şeye ila nihaye inanamazdık. 12 Eylül’ün uzun mezar tarlaları, yağlı urganları ve futbol arenalarına kurulu mahkemeleri, Mamak’tan Diyarbakır’a kadar başı kabak tutukluları bize öğretmişti ki: Dünyada inanılacak hiçbir değer yoktu...

İşte Muhsin Yazıcıoğlu’nun; en sağından en soluna kadar, tüm değerler dünyasını berhava eden bu darbe koridorundan çıktıktan sonra sergilediği siyasal mücadele, bu yüzden çok anlamlıdır benim için. Yani destekler veya desteklemezsiniz bu siyasal misyonu o ayrı konu. Ama ölümlerden ölüm beğendirilerek apolitik eyyamcılığa mahkum edilen, idealsizleştirilen gençliğe “iradenin davası”nı yeniden ve azimle hatırlatması, onun hayatının en büyük başarılarındandır kanımca... Ardında sermaye ve medya ittifakları olmadan, dini ya da etnik cemaat yapısına yaslanmadan ve çoğu kez de koca mecliste tek başına ve “bağımsız” kalmayı göze alabilecek bir iradedir onunkisi...
En son geçen yıl Saray Bosna’da karşılaşmıştık kendisiyle. Ayvaz Dede Dağı’nda ata binerken karşılaşmış, fotoğrafını çekmiştim. Masal gibi bir hayat. Ölümü sürekli sırtında taşıdığı bir ceket gibi bunca yıl giyinmiş bu adam, bir sırra erer gibi hep çok sevdiği dumanlı dağların başında gözden kayboluyor... Elinde bir karanfille çıkıp inecekmiş gibi geliyor bana karlı dağların başından. Her seferinde dönecek, her seferinde gelecek gibi... Yasin Sûresi’nde anlatılan adam gibi... Şehrin bir ucundan koşarak gelecek, en sonunda yetişerek gelecek ve “bu adamlar doğruyu söylüyorlar” diye şahitlik edecekmiş gibi geliyor...


sibeleraslan@hotmail.com
Kaynak:
Bu haber toplam 1260 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri