Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Surları olmayan şehirler ve Gazze

17 Şubat 2009 / 19:21
Lübnan ve Filistin direnişi bizlere neleri öğretti? Adalet ve özgürlüğü talep eden toplumlar nasıl bir ruha sahip olmalıdır?
Raşid Gannuşi*

İnsanoğlu bireysel ya da toplumsal anlamda çeşitli tehlikelere maruz kalabilmektedir. Bu tehlikeler sürpriz bir şekilde her an insanoğlunun karşısına çıkabilir ve onun tüm yaşama sevincini kaçırabilir. Hatta bazen insanı ölümün eşiğine bile getirebilir. Bundan dolayı gerek inancından kaynaklanan manevi saikler gerek geçimini temin etme gibi sosyolojik nedenlerle gerekse çeşitli silahlar ve korunma amaçlı sarp kaleler inşa etme gibi askeri ve güvenlik saiklerden kaynaklansın insanoğlunun yaşama arzusuna sımsıkı sarıldığını görüyoruz. Bu, tabiatı gereği insanoğlunun birbirine üstün gelme ya da yekdiğerine karşı kendini savunma reflekslerinin değişmeyen bir sünnet olduğunu göstermektedir. İnsanoğlunun sahip olma ve ihtiraslarının önüne geçmek ürkütücü, caydırıcı kuvvetli bir etken olmadığı sürece neredeyse mümkün değildir.

Peki, modern teknolojiyi tekelinde bulunduran ve İslam coğrafyasına saldırmak üzere pusuda bekleşip duranları engelleyebilmek adına Arap ve Müslüman toplumlar olarak bizler teknolojik gelişmenin neresindeyiz?

1. Tarihi Kalelerin Kalıntıları İşlevini Yitirdi: Tarihi kentlerin birçoğu medeniyetlerinin azameti, ihtişam ve görkemine tanıklık etsin diye kalelerinin surlarını, kalıntılarını ve tarihi yapıtlarını koruma noktasında aşırı hassasiyet göstermektedir. Söz konusu kalelerin yıkık duvarları, arkasında yaşamlarını sürdüren sakinlerini saldırganlardan koruyucu, stratejik işlevini yitirmiş olmasına rağmen durum böyledir. Gazze sakinlerinin geçişlerini engellemek için oluşturulan en son kale (ambargo)’nin surları bir şehrin bütün insanlarını ya ambargonun daralttığı, çekilmez hale getirdiği koşulları kaldırma girişiminde bulunmaları ya da Gazze’lileri ümitsizlikle geri adım atma noktasına gelmelerini amaçlamaktadır. Nice ordularının Medine-i Münevvere’yi kuşatan kaleleri geçmeyi başaramadıkları gibi. Tıpkı bir zamanlar Siyonist orduların “Uteyde kaleleri”nden mağlup ve ezik bir şekilde gerisin geriye döndükleri gibi.

Askeri alanda insan aklının sınırlarını zorlayacak teknolojik gelişmeler ve şehirleri yerle bir eden yıkıcı füzeler karşısında kalelerin ve surların fonksiyonunu yitirmiş olduğu söylenebilir. Ancak her türlü saldırgan düşmana karşı şehirlerini ve ulusal sınırlarını koruma gereksinimi halklarının ve gelecek nesillerinin güvenliğini sağlama ve onlara yönelik muhtemel saldırılara karşılık verebilmek adına güvenlik uzmanlarının ve görevlilerin hala ilgilendikleri bir konudur.

Çağımızda ulusal güvenlik, değişik savunma taktikleri ve saldırı stratejilerini içeren maddi ve manevi olmak üzere bir dizi yöntemi içermektedir. Dolayısıyla bugün şehirleri koruma yöntemlerinin içinde asla ve asla tarihi surlar yoktur.


2. Sahipsiz Şehirler ve Ülkeler: Teknolojik gelişmişlik açısından özellikle savaş sanayi alanında batılı devletlerle – ki düşman Siyonist devlet de o blokta yer almaktadır- İslam ülkeleri arasında derin farklılıkların hatta uçurumların olduğu bir gerçektir. Batılı devletlerin sahip olduğu bu teknolojik gelişmişlik bizim şehirlerimizi ve köylerimizi korunmasız ve savunmasız hale getirmiştir. Bu konjektürde tarihi surlar turistik bir mekân olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Bizler onurumuzu, insanımızı, maddi ve manevi değerlerimizi koruyabilecek savaş teknolojilerini üretme noktasında gerekli gayreti göstermediğimiz için bugün içinde yaşadığımız koşullar kahredici bir noktaya ulaşmıştır. Bu kahredici koşullarda kadın erkek, küçük büyük, silahlı silahsız, yönetici, sivil vatandaş olmanın hiçbir önemi yok. Herkes dev bombardıman uçakları ve füzelerin karşısında savunmasız ve çaresiz durumdadır.

Cezayirli bir dostum anlatmıştı. 1991 senesinde Amerika’nın Irak’a düzenlediği saldırının hemen ardından Taha Yasin Ramazanla görüştüğünü ve ona şunları söylediğini aktarmıştı: Yıkıcı Amerikan saldırılarına karşı yükselen Irak muhalefeti gece gündüz Irak halkının tepelerine cehennem gibi yağdırılan bombaların dehşetinden korkan vatandaşları teskin ve teselli etme noktasında rol oynamaktan başka hiçbir iş beceremiyorlardı. Devletin dimdik ayakta olduğu ve kendilerini savunmak için var olduğuna ilişkin açıklamalarının zerre kadar caydırıcılığı ve inandırıcılığı yoktu. Dünyanın gözlerinin önünde bu demeçleri verenler düşman bombardıman uçaklarından birini bile düşürmekten aciz olduklarını çok iyi biliyorlardı.

Bununda ötesinde muhalif demeçleriyle Irak halkını aldatan devletin bizzat kendisinin Amerikan makamlarına bilgi sızdırdıkları ortaya çıkmıştır. Her türlü kaygıdan emin olarak Harun Reşid'in başkentinin semalarında kısa seyirlik bir gezintiye çıkmış edasıyla Amerika’ya rahat hareket etme fırsatı veren ve onu kahraman yapan şeyde budur.

Askeri teknolojik üstünlüğün birinin lehine gelişmiş olmasından ötürü savaşlar anlamını yitirmektedir. Zira savaş uçaklarının savaş uçaklarına, tankların tanklara karşı durdukları bildiğimiz bir savaş değil bu. Aksine çaresiz ve korunmasız halkları hedef alan bu barbar saldırılar tıpkı doğal ortamlarında değil hayvanat bahçesinde tel örgüleri içinde kafeslenmiş hayvanları avlamayı anımsatıyor..

Benzer durumların tekrar yaşanması muhtemeldir. Bağdat’ta olanlar kısmen dahi bir başka Arap ülkesinin başkenti ya da her hangi bir şehrinin başına gelmiş olsaydı farklı bir sonuç olmayacaktı. Bağımlı bir zihniyetle geliştirilen savunma stratejileri başkentler başta olmak üzere bütün Arap şehirlerini saldırıların açık hedefi haline getirmektedir.

3. Bunun Anlamı Nedir?

a-) Batılı ülkelerle aramızdaki ezici nitelik farkı, savunma stratejilerimizi konvansiyonel/geleneksel ordular üzerine inşa etmeyi zorunlu kıldı. Birde bu geleneksel orduların askeri donanımlarının ümmetimiz için esas tehdit unsuru olan NATO ve onun bölgedeki öncü birliği olan İsrail gibi ülkelerden tedarik ediliyor olması tırajı komik olduğu kadar kendi kendini aldatma anlamına gelmekte ve zengin mali kaynakların ve iş gücünün boşa tüketilmesine neden olmaktadır. Nasıl olsa batılı silah endüstrisi bizler için üretmektedir. Böylece batılı devletler yüzler hatta milyarlarca dolarlık silah antlaşmalarıyla özellikle petrol gelirlerini, servetlerimizi kendi ülkelerin hazinelerine aktarmaktadırlar.

Alınan bu silahlar depolarda eskimeye terk edilirken çok geçmeden yerine yenileri alınmaktadır. Nasıl olsa bu silahlara sahip olmamız batılı orduların sahip olduklarından ve yine onların donattığı ileri cephanelikleri/karakolları konumundaki İsrail’den daha gelişmiş silahlara sahip olacağımız anlamına gelmemektedir.

Bağdat’ın ve daha öncesinde Beyrut’un düşmesinde yaşadığımız tecrübe hâlihazırdaki savunma stratejisinin uydu devlet olmanın bir gereği olarak sadece batılı silah fabrikalarının üretimlerine ve çalışmalarına katkı sağlamaktan ve halklarının taleplerine karşı hâkim rejimleri korumaktan ibaret olduğunu kanıtlamıştır. Böylece resmi ya da sivil iç güvenlik birimlerinin yetersiz kaldığı durumlarda zulüm düzenlerini koruyucu en son kalelerini sağlamlaştırmış olmaktadırlar. Bu yönüyle Arap ülkelerindeki ordular dış destekten sonra ikinci derecede rejimlerin meşruiyet kaynağı ve iktidarları koruyucu bir kalkan işlevi görmektedir.

Bundan dolayı Dışişleri Bakanlıklarının bütçeleri düzenli olarak Savunma Bakanlıklarının bütçelerine göre artış gösterirken aynı oranda da rejimlerin meşruiyet zemini kaybettiklerini görmek mümkündür. Bu durumda bizler asıl işlevini kaybetmiş olan tarihi surlar gibi polisiye tedbirler ve iç güvenlik için iktidarların elinde bulundurdukları bir ordu portresiyle karşı karşıyayız. Bu ordular modern bir savaşa girecek olsa bizi rezil ederler. Dolayısıyla Gazze için onlardan yardım etmelerini beklemek büyük bir yanılgı olur. Peki, o halde bu ordular niçin var?

b-) Asla teslimiyet yok! Ümmetimizin düşmanları ile arasında var olan ve gittikçe derinleşen gelişmişlik farkı yeni ortay çıkmış bir durum değildir. Tarihi yolculuğunun başından beri ümmetimiz büyük savaşlar yaşamış, Bedirden Hendeğe, Kadisiye’den Nehrivan’a kadar birçok savaşta, kurtuluş savaşlarında İslam’ın zaferini tarihe altın harflerle yazmışlardır… 2006 Temmuzunda Hizbullah’ın ve şimdi de Hamas’ın direnişi… Hepsinde şartlar düşmanlarımızın lehineydi. Düşmanın algılayışından çok farklı bir savunma stratejisi uygulanarak kuvvet dengesinin değişmesi ve Allah’ın yardımıyla birlikte Müslümanlar büyük zaferler elde ettiler. Bu stratejiyi İslam ümmetinin giriştiği söz konusu savaşlar ve en son Gazze savaşı bağlamında şu şekilde özetleyebiliriz:

I.) Düzenli orduların yürüttüğü savaşlarda silahlar ve kullanımı devletin tekelindeyken halkların yürüttüğü savaşlarda –İsviçre’de yaşandığı gibi- silahlar vatandaşlara dağıtılır.

Ne gariptir ki dünyanın en güçlü devleti, dış tehdit açısından en güvenlikli devlet olmasına rağmen yasalarla kendi vatandaşlarına silah edinme imkânını verirken çok güçlü silahlara sahip ve dünyanın en vahşi ordusunun hedef tahtasına yerleştirdiği bölgede yaşayan insanların silahlanmasını sakıncalı görüyor.

Srebzenitsa’da ve 1948’den beri Filistin’de yaptıkları gibi tavuklar gibi doğranmamız için düşmanlarımızı en modern silahlarla donatırken Filistin, Bosna ya da saldırıya uğramış herhangi bir İslam coğrafyası söz konusu olunca uluslar arası karar mekanizmaları hemen halklarımızın silahsızlandırılmasına karar veriyorlar.

Uluslararası sistemin şekli olarak Ramallah yönetimine bağlı milislerden 150.000 kişiyi silahlandırmakta beis görmezken NATO ve Arap yönetimlerinin Gazze’ye ambargo uygulamaları ve direnişçilerin en basit silahlara bile sahip olmalarını engellemeleri ve Gazze’lilerin beslenmelerini dahi teslim olmaları karşılığında koz olarak kullanmaları şaşılacak bir durum değil mi? Öte yandan batılıların ürettikleri ve en son savaş teknolojileri ile donattıkları ileri karakolları konumunda olan İsrail’in sahip olduğu silahlardan hiç kimse söz etmemektedir.

II.) Beyaz bayrak kaldırmadan ölene dek direnme iradesine sahip olmak kuvvet dengesini değiştirmektedir. Bütün toplumlarının direniş kültürü vardır. Ancak İslam ümmeti en güçlü direniş kültürüne sahiptir. Savaşımız herhangi bir kimseye düşmanlık ve öfkemizden değil hakikati savunma adına, Allah yolunda cihad olduğu sürece en güçlü direniş iradesine sahip olacağız. Cihad islam’ın zirvesi ve tacıdır. Her hangi bir İslam coğrafyası saldırıya uğradığında cihada mal, can ve sözle destek vermek bütün Müslümanlara farzdır.

Cihad meydanında ölmek, şehid olmak Müslüman’ın göğsüne takılabilecek en değerli madalyadır. Bundan dolayı insanın kendisi ve çocukları için, bir annenin evlatları için isteyebileceği en yüce makam şehitliktir. Şehadet, dünyada kişinin ailesi için en büyük gurur kaynağı ahirette ise kendileri için şefaatçi olacaktır. Zira şehid ahiret hayatında Rahman’ın arşının gölgesinde ağırlanacak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in komşusu olacaktır.

Bundan ötürü Gazze’de yakınlarını kaybeden annelerin Allah’ın kendilerine armağan ettiği bu büyük nimetten dolayı çok sevinçli ve müteşekkir bir eda üzre olduklarını görebilirsin. Dolayısıyla Gazze halkının başlarına gelen bunca yıkımdan sonra dimdik ayakta durmaları şaşılacak bir şey değildir. Halklarını silahsızlandırdıktan sonra batının ve işbirlikçilerinin, eğitim programları ve medya aracılığıyla birde direniş kültürünü yok etme, toplumlarını cihad ve şehadetle ilgili olan her türlü soylu düşünceden arındırma ve bunların yerine popüler kültürü ve akademik maske altında soğuk siyasi yorumları ikame etmeye yönelik strateji üzerine yoğunlaşmaları sürpriz değildir.

Nitekim Gazze yoğun bombardıman altına alındığı günlerde dahi Tunus vb ülkelerin alçak medyaları yayın akışlarını sürdürdüler. Polis teşkilatı toplumun yükselen öfkesini bastırmak için ellerinden geleni yaptı.

III.) Direniş toplumu Adalet ve Özgürlük tolumudur. Araplarda anlatıla gelen son derece manidar bir hikâye vardır. Yiğit savaşçı Antera bin Şeddad’ın kabilesi saldırıya uğradığında o soğukkanlılığını koruyor ve hiçbir şey yapmıyordu.

Babası onu savaşması için görevlendirdiğinde ellerini kollarını bağlayan vesayetten şikâyet ederek şu şekilde cevap verdi. “Köleler ne kaçmayı nede saldırmayı becerebilirler.” Babası onun haklılığını anladı ve şöyle söyledi. “Saldır. Sen özgürsün.” - prangalarından kurtulmuş olan Gazze’lilerin yaptığı gibi- Şeddad bir aslan gibi saldırdı. Onlara öyle bir karşılık verdi ki geldikleri gibi gittiler. Ve bu söz atasözü olarak kaldı. Evet, bu atasözü değişmez bir yasaya işaret etmektedir: Kuşkusuz köleleştirilmiş toplumlar hiçbir sahada başarılı olamaz, destanlar ve kahramanlıklar gösteremezler. Tam tersine hezimet, iki yüzlülük ve her kes tarafından aşağılanmayla karşılaşacaktır.

Vatandaşlarına özgür olma hakkını vermeyen ve onlara saygı göstermeyen devletler bu nimetleri (bağımsızlık-kahramanlık destanları) tatma şansına sahip değillerdir ve bu hukuksuzluk halklarda saygınlıklarını kazanma adına kendilerini aşağılayan bu rejimlerden bir şekilde kurtulma arayışı içine girmelerini sonuçlandırabilir.

Birde İslam fetihlerine katılmış askerlerin sahip olduğu özgüven ve öz saygıya bakalım. Kendilerine olan öz güvenleri onlardan birinin koskoca İran şahı, imparatorun karşısına dikilip ona şu sözleri söyletebiliyordu: “Sizleri kullara kulluktan kulların rabbine kulluğa çağırmak, batıl dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine kavuşturmak ve dünyanın sıkıntılarından ahiretin genişliğine çıkarmak için geldik.” İslam, askerlerine bu cesareti ve kendilerine saygıyı öğretirken İran ordusu askerlerin kaçışını engellemek için onları zincire vuruyordu.

Bugün düşman ordularının askerlerinin bizim askerlerimizden daha saygı gördüğü ve dolayısıyla öz güvenlerinin olduğundan şüphe edeniniz var mı? Peki, çaresiz bırakılmış toplumlar ve elleri kolları bağlanmış orduların zaferler kazanması Allah’ın adaletine sığar mı?

İslam ümmetinin kendi orduları kayıtsızlığıyla kaybettiği saygınlığını bir avuç direniş gurubu sayesinde yeniden hissetmesi ne kadar şaşırtıcı değil mi? Afganistan, Somali, Lübnan ve Filistin’de yaşananlar bütün İslam ve Arap toplumlarında ortak bir problemden kaynaklanmaktadır. Bu problem, merkezi güçlü bir hükümetin olmayışıdır.

İslam düşmanları Filistin’de direnişe zemin hazırlayan otorite boşluğunun tehlikeli olduğunu fark ettiler. Hemen Oslo’da yapay bir hükümet icad ettiler. Güvenlik birimleri açısından yetersiz, elleriyle besledikleri bu hükümete sivil hükümet kamuflajını da giydirdiler. Burada amacın direnişi sulandırmak ve işgali kamufle etmek olduğu gayet açıktır. Şayet bununla başarabilselerdi direniş olmayacak ve Gazze’de zafer kazanamayacaktı.

Sen bir bina inşa ederken birileri yıkıyorsa binayı nasıl yükseltebilirsin? Kendisine düşman ve caydırıcı bir otoritenin gölgesinde direniş nasıl gelişerek büyüsün ve maddi manevi donanım kazansın? Her şeye rağmen Gazze zaferi sorunun çözümü noktasında bizlere bir ipucu olabilir.

Gazze zaferi direnişe hizmet eden bir hükümetin asil duruşunun bir meyvesidir. Bu hükümet direnen topluma öncülük yapmaktadır. Burada silahlı silahsız, sivil bütün halk katmanlarıyla yekvücut olmuş, halkı ile kamplarda iç içe birlikte yaşayan, mescitlerinde birlikte namaz kılan ve onlara imamlık yapan böylece Hz. Peygamber’in liderlik modelini yaşatmaya çalışarak hayal ve umutlarımız harekete geçiren bir liderliktir bu.

Bu özgür toplum direniş ve adalet toplumudur. Bununla beraber kendilerine zafer sarhoşluğuyla adalet ve özgürlüklerden ödün vermemeleri noktasında birde uyarımız olacaktır. Şayet bu olursa o zaman yörünge Kudüs olmaktan çıkar Oslo yörüngesine girilmiş olur.

IV.) Direniş için savaş sanayini geliştirmek. Lübnan ve Filistin direnişi şunu göstermiştir ki; İslam ülkelerinde halkların iradesini bastırmak için var olan güvenlik birimleri ve orduların ayağa düşürdükleri ümmetin şeref ve haysiyetini yeniden kendisine iade eden direniş, güç dengelerini oluşturmada da ne kadar belirleyici olduğunu kanıtlamıştır.

Şayet direniş inancı, sarsılmaz bir irade ve sistematik güç kullanımı olmasaydı direnişin başarıya ulaşması mümkün olmazdı. Direnişin elindeki silahlar bilimsel ve yüksek mühendislik birikimlerini otaya koyarak caydırıcı ve geliştirilebilir, basit ama etkin silahlardır. Bütün basitliğine rağmen dengeleri direnişin lehine çeviren bu güç Arap ülkelerindeki orduların gerçekleştirmekte başarısız oldukları korkuyu düşmanın yüreğine salmıştır.

Yeri geldiğinde işlevlerini yerine getiremeyen bu hastalıklı ordular niçin var. Bu ordular Gazze’de direnişin yaptığı gibi başkentlerimizi, şehirlerimizi korumaktan acizdirler. Hâlbuki direniş ruhu Ortadoğu'nun en küstah ordusunun karşısında surlarını yükseltti ve baş edilemez olduğunu ortaya koydu. O halde İslam ülkelerindeki ordular neden direniş stratejisi doğrultusunda yeni bir yapılanmaya gitmezler? Bütün bu yaşananlar batının, sürekli yakan ve yıkan İsrail’i desteklemek adına İslam, Müslümanlar ve demokrasiye karşı savaşında karanlık hesaplarının sürüklediği toplumlarımızın yaşam biçimlerine ilişkin artık köklü bir sorgulama yapması ve değişime gitmesinin zorunlu olduğunu kanıtlamaktadır. “Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal:8/30)

*Tunuslu ünlü Müslüman düşünür.

Bu makale Abdurrahim Şen tarafından Timeturk.com için tercüme edilmiştir.



Bu haber toplam 1054 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri