Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

TSK dine asla karşı olmamıştır

14.04.2009 13:00
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, İstanbul'da Harp Akademisi Komutanlığı'nda, "2008 Yılı Değerlendirme" toplantısında bir konuşma yapıyor
TSK DİN KARŞITI DEĞİLDİR"

Toplumumuzu etkilemek amacıyla TSK'yı din karşıyı olarak gösteren kötü niyetli propaganda kampanyalarıdır.

Ancak toplumumuz ve mutedeyyin vatandaşlarımız bu propagandaya itibar etmemektedir. Ordusunu sevmekte ve güvenmektedir. Çünkü bu asker Türk milletinin, bizzat kendisidir.

Kim ne derse desin Türk milletinin ordusu halktır, halktandır, halk içindir.

"GÜÇ SİVİLLERDE AMA ASKERE SAĞDUYULU YAKLAŞIM"

Sivil asker ilişkileri ülkelerin kendine özgü şartları dikkate alınarak incelenmelidir.

Elliot Cohen sivil ve asker ilişkilerini eşit olmayanlar arasındaki bir diyalog olarak tanımlamaktadır. Bu ilişki de elbette sivil liderler gerçek güce sahiptir. Ancak sivil otoritenin askeri kararlarda sağduyulu davranışlar öne çıkmaktadır.

Sivil asker ilişkisi karşılıklı samimiyete, güven ve itimada, en önemlisi de askerlik mesleğinin profesyonel niteliğine saygı göstermesine dayanmaktadır.

"SİYASETTEN UZAKLAŞAN ORDU ÖZERKLEŞİR"

Yine Hungtington'a göre, objektif kontrol askerlik mesleğinin profesyonel yeteneğinin artırılması ve askerliğin politikadan uzaklaştırılması ile sağlanır. Bunun doğal neticesi olarak da askerlere kendilerini organize etmekte önemli boyutta otonomi verilmektedir.

"ORDU'DA DEMOKRASİ İHTİYACI"

Üstlerin astlarıyla çok iyi iletişim içinde olması, karar öncesi onların düşünce ve tekliflerini dinlemeleri ve uygun olan hususları dikkate almaları gerekmektedir.

Bazıları askerlikte demokrasi olmadığını ifade ediyorlar. Komutan karar almadan önce elbette astlarının düşüncelerini, farklı da olabilir, almalıdır. Ancak karar aldıktan sonra her şey biter, komutanın kararının en iyi şekilde yerine getirilmesi herkesin temel görevidir.

"ASKER SADECE SİYASİLERE DANIŞMAN DEĞİLDİR"

Sivil asker ilişkilerinde askeri liderlerinin sorumlulukları çok önemlidir. Yine Hungtington'a göre bunun 3 temel noktası vardır.

Güvenliği ilgilendiren konularda muhtemel hareket tarzlarının askeri makamlar tarafından incelenerek, siyasi makamlara danışmanlık edilmesi, alınan kararların icra edilmesidir.

Güvenliği ilgilendiren konularda danışmanlık yapılmasına gelince, bazen denilmektedir ki askerler tekliflerini yaparlar ve görevleri burada biter. Bu görüş doğru değil.

2003'teki Irak savaşı süresince, sivil asker ilişkileri buna örnektir.
Askerlerin öneri ve kaygılarının sivil otorite tarafından dikkate alınmamasının sonucuna örnektir.

Sivil asker ilişkilerinde bu husus kanımda, ilişkilerin sağlıklı yürütülmesi için çok önemlidir.

TEK YETKİLİ GENELKURMAY BAŞKANIDIR

Genelkurmay Başkanı, Anayasa'nın 111. maddesine göre silahlı kuvvetlerin komutanıdır. Sivil asker ilişkilerinin yürütülmesinde yetkili tek makam Genelkurmay Başkanı'dır.

Sivil asker ilişkilerini yürütmesini politik ve siyasal hareketler olarak değerlendirmek doğru değildir. Tersine bu bir zorunluluktur ve işin özüne tartışmasız bir biçimde de uygundur ki bu faaliyetler bütün ülkelerdeki askeri makamlar tarafından da yapılagelmektedir.

Gerekli hallerde de elbette silahlı kuvvetlerinin görüşlerini de kamuoyuyla paylaşır.

MGK'DA HER ÜYE EŞİTTİR

Bunun yürütüldüğü bir diğer platformda MGK'dır. MGK'da her üye eşittir. Görev ve sorumluluklarını bu anayasal platformda serbest olarak yerine getirirler.

MGK'nın gerekliliğini, yetkilerini sorgulayanlara ilgili yasaları dikkatle okumaların öneririm. Eğer ilgileniyorlar sa konuyla bu konuda ABD Başkanı Obama'nın Milli Güvenlik Danışmanı James Jones'un, Washington Post'ta yeni yazısının metnini de bu konuyla ilgili olarak yararlı bir doküman olarak görüyorum ve ilgilenenlere de öneriyorum.

Elbette dün olduğu gibi bugün de TSK vazifesini, Anayasa'da ifade edilen Cumhuriyet'in temel niteliklerine bağlı olarak devam edecektir.

Silahlı kuvvetlerdeki bütün personelin sahip olması gereken dürüstlük sadakat cesaret sorgulamayla anlama gücü, fiziki şartlara her zaman sahip olma bugün de önemini korumaktadır.

Bugün silahlı kuvvetlerin temel faaliyetleri 3 temel husus öne çıkmaktadır.

1 Açıklık.
2 - Sonuçlara odaklanma
3 - Sorumluluk.

Günümüzün şartları ve ihtiyaçları silahlı kuvvetlerin önemini azaltmamaktadır. Aksine kapsamlı bir strateji çerçevesinde kullanılması konseptinin önemini giderek artırmaktadır. Buna bugün gayret birliği denilmektedir. Bu husus için askeri liderlerinin bilgi alanının daha da genişlemesini zorunlu kılmaktadır.

"SADECE ASKERİ BİLGİ YETMEZ"

ABD Başkanı Kennedy, bu konuya şöyle açıklık getiriyor.

Diyor ki, "Siz profesyonel askerler, strateji taktik ve lojistik konuları mutlaka bilmelisiniz. Ama bunun yanında ekonomi siyaset diplomasi ve tarihi de bilmelisiniz. Askeri güç ile ilgili her şeyi bilmelisiniz. Bunun yanında askeri gücün limitlerini de bilmelisiniz. Günümüzdeki sorunların yalnız tek başına, altını çiziyorum tek başına kelimesi önemli. Yalnız tek başıan askeri güçle tam olarak ortadan kaldırılamayacağını da anlamalısınız"

ANAYASANIN 5. MADDESİ DİKKATTEN KAÇIYOR

Sivil asker ilişkilerinde bu şekilde değindikten sonra anayasamızın 5. maddesinde yer alan devletimizin temel amaç ve görevlerine bakmakta yarar var. Bu madde dikkatimizden kaçıyor. Bu madde devletin temel amaç ve görevlerini 4 temel başlıkta topluyor. Aynen okuyorum:

"Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk Devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır."

Anayasamızın bu 5. maddesinde çok açık şekilde yer alan devletin temel amaç ve görevleri çerçevesinde, konuşmamın bundan sonraki bölümlerinde terörle mücadele konusu ile demokrasi ve laiklik konularına değinmeye çalışacağım.

"ETNİK BİR ÇATIŞMA İÇİNDE DEĞİLİZ"

Terör örgütleri içerisinde ülkemize en fazla zarar veren PKK bölücü terör örgütüdür. Yaklaşık 30 yıldır bölücü terör örgütü halkımızı hedef alarak tehdit etmektedir. Terör örgütü bunu etnik bir çatışmaya dönüştürmeye ve etnik bir çatışmaymış gibi takdim etmeye çalışmaktadır. Ancak bunu başaramamıştır.

Bugün bölücü terör örgütü faaliyetlerini etnik bir temel üzerinde yürütmeye çalışmaktadır.

Bugün Türkiye'de yaşadıklarımız etnik çatışma olarak tanımlanabilir mi?

Bu kavramları oturtamadık. Bazen de konunun saptırılması var. Neticede bir kavram karmaşası ile karşı karşıya kalıyoruz. Bunu önlemek için bugün etnik çatışma nedir, asimilasyon nedir, millet kavramı nedir, ulus devlet nedir, kültürülen kimlikler ne demektir, kültürel özgürlükler nedir bunlara açıklık getirmeye çalışacağım.

70'li yılların sonunu hatırlarsak, örgüte hakim olan ideoloji sınıf temelli ve ikinci olarakta etnik referanslı Marksist Leninist bir temeldi.

1994'ten sonra dönüm noktasıdır. 1994'ten sonra Marksist Leninist kimliği geri iterek, etnik kimliği benimsemeye başladı.

Birinci kimlik yeterliliğini yitirince etnik kimlik üzerine yapmaya başladı. Bir yandan kürt kökenli vatandaşların üzerinde baskı sağlamayı amaçladı. Bu değişikliğe rağmen örgüt uyguladığı terörle, sorunu bir etnik çatışmaya dönüştüremedi.

ETNİK ÇATIŞMANIN KRİTERLERİ

Bu konuya akademik bir açıklamadan bakalım. Bu alanda çalışmalarıyla tanınan, Theodor Heuss'ın ifadeleri:

"Bir ülkede ciddi boyutlarda etnik çatışma olabilmesi için o ülkede şu ayrışmaların olması gerekir.

1. Gruplar arası büyük kültürel farklılıklar.
2. Bürokratik ve sosyal alanda bölünmeler.
3. Siyasal haklarda eşitsizlikler ve diğer tarafa verilen öncelikler.
4. Ülkenin ana konularına farklı bakış açılarının olması.

Yüzyıllardan beri Osmanlı topraklarında yaşayanlar arasında kültür alışverişi yapılmıştır. Bunu niye unutuyoruz?

Burada bir bütünleşme, benzeşme söz konusu. Bunu reddedebilir miyiz? Bu tabiatın bir gerçeği sonucu. Aslında kültürel yaşamımızda farklılıktan ziyade ortak noktaların fazla olduğu yatsınamaz bir gerçek.

Kuruluşlarda ayrım yapıldığını ileri sürmek gerçekten haksız. Ne Osmanlı ne de cumhuriyet döneminde hiçbir kurumumuz etnik olarak yapılanmamıştır. Bunu söyleyenler keşke örnek gösterseler.

Montesquieu diyor ki:

"Eğer cumhuriyette erdem yasa sevgisi ve topluluğa bağlılık ise ve çağdaş bir deyimle vatanseverlik ise bu son çözümlemede eşitlik anlatışına ulaşır. Cumhuriyet insanların toplulukla ve topluluk içinde yaşadıkları bir rejimdir ve bu onların kendileriyle birbirleriyle eşit hissetmeleri anlamına gelir"

Şimdi bu düşünenin aksini düşünmek ve Türkiye'de aksinin yaşandığını iddia etmek ne kadar doğrudur? Bazı eksiklikler olabilir onlara da değineceğim. Bunun aksini iddia etmek ne kadar gerçekçidir?

"TSK'NIN İKİNCİ ÖRNEĞİ YOKTUR"

TSK'yı bir örnek olarak alalım ki TSK bu anlamda emsalsiz bir örnektir dünyada ikinci bir örneğini bulamazsınız.

Her Türk vatandaşı, rütbesi ne olursa olsun, TSK'da anayasal görev hak olan askerlik hizmetini, altını çiziyorum, eşit şekilde yerine getirmektedir. Bölücü terör örgütüne karşı sürdürdüğümüz mücadelede şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşmış kahramanlarımız arasında çok sayıda Kürt ve Zaza kökenli vatan evladı var. Nereye koyacaksınız bunu? TSK'nın yapısına baktığımız zaman, Edirne'den Hakkari'ye kadar, vatanın her köşesinden gelen sivil memurları görebilirsiniz.

AZINLIKLARIN SİYASAL DURUMLARI

Bizim ordu yapımızın sağlam oluşu, milli ordu oluşumuzun temel nedeni budur. Biz silahlı kuvvet personelinin bırakın sorgulanmasını, mezhep farklılıkları hakkında soru oluşmasına bile TSK'ya yapılabilecek en büyük tehdittir. Bu ordu milli ordu. Bunun temel niteliği de budur. Bunu kaybedersiniz her şeyi kaybedersiniz.

Azınlıklardan milletvekil olamıyor deniliyor. Ama onu bize değil siyasi partilere sormak lazım. Aday niye göstermiyorlar? Ama belki de haklı bir sual.

Etnik kökene bakılmaksızın her vatandaşımız kanun alanında eşittir. Cumhuriyetimizin her bir yurttaşı demokrasi, geniş sosyal devlet hizmetlerinden faydalanırken, Türkiye'de etnik ayrışmanın olduğu söylenemez.

Kaufmann bu konuya şöyle bir açıklık getiriyor.

Etnik grupların güvenlik kaygıları, onları homojen yaşama alanlarında görülmektedir.

Balkanlar'da Kafkaslar'da görülmedi mi? En son örnek Irak. Türkiye'de ise tam tersi söz konusu.

ASİMİLASYON ÇABALARI

Prof. Dr. Metin Heper diyor ki
Devletin belirli bazı etnik unsurlara zorla asimile etme çabasında olması.
Asimilasyon çabalarını çoğaltılması.

Devlet cumburiyetin ilk yıllarındaki isyanlar nedeniyle, elbette bazı tedbirler almıştır. Alınan bu tedbirleri biz asimilasyon politikası olarak değerlendiremeyiz.

Bu uygulamalara homojen etnik bir yapıyı inşa etmek amaçlanmamıştır. Örneğin, zorunlu iskan politikaları yanlış değerlendirilmektedir.

1928 yılında meclisin çıkardığı bir yasayla, batıya göç ettirilenlerin geriye dönmesini nasıl izah edersiniz? Bu uygulamalar, isyancı liderleri kapsayan, göç ettirilenleri ekonomik olarak mağdur etmeksizin de uygulanmıştır.

1938 yıllarına, 1984 yıllarına gelelim. Bu yıllar arasındaki huzur ve barış ortamını nasıl izah edeceğiz? Asimilasyon oldu bitti mi veya 84'den sonra mı tekrar başladı?

Bu açıdan biz diyoruz ki bu model, asimilasyon modeli Türkiye için geçerli değildir. Kürt kökenli vatandaşlarımıza asimilasyon politikası uygulanmamıştır. Şu soruyu sorabilirsiniz, Peki Cumhuriyet döneminde 38 yılına kadar olan isyanların nedenleri neydi? Bu da bence haklı bir sual. Yerine bir sual.

"ETNİK AYRIMCILIK YOK"

Biz konuyu ilgili uzmanların mutabık olduğu bazı nedenlerle cevaplayabiliriz.

Cumhuriyetin başlattığı bir modernleşme var bu da merkezi bir yönetim sistemine gidiyor. Bu da doğal bir sonuç olarak merkezi yönetime karşı, ciddi yerel tepkilerin olması doğal.

Yine laik devlet düzenine başlıyorsunuz. Bu değişikliklerin bölgedeki dini liderlerin, bunların otoritelerine karşı elbette bir kısıtlama var, bunlarında tepki göstermesi beklenebilir. Kışkırtmalar var. Şeyh Said'in isyanı ile Irak'ın bu hala gelmesini nasıl görmezden geliriz?

Elbette bunun yanında Osmanlı döneminden beri, bölgenin geri kalmışlığı var. Bu bir nedendir. Elbette yine bu dönemlerde devletin bazı memurlarının, bölge halkına kötü muamelede bulunmasıdır.

Burada benim sizlere arz etmek istediğim sonuç olarak gerçekten ayaklanmalar da temel anlamıyla esas anlamıyla, etnik temele dayanmıyor. Etnik temelli değil ki bölücü terör örgütü PKK'nın çıkış yıllarında da temel nedenler bunlar değil.

"YÜZDE 88 TÜRKİYE'DE YAŞAMAK İSTİYOR"

Türkiye'de vatandaşlarımızın ortak bir geçmişi paylaştığını görüyoruz.

2006'da KONDA'nın yaptığı bir araştırma var. Soruluyor, vatandaşlıktan ne anlıyorsunuz, sizce en önemli husus nedir sorusuna verilen cevapların yüzde 82'sinin verdiği cevap:

"Türkiye'yi seviyor olmak."

Kimliklerinizi özgürce yaşayabiliyor musunuz? Yüzde 80'i Evet diyor.

İmkanınız olsa hangi ülkede yaşamak istersiniz? Yüzde 88 Türkiye.

Bütün bu değerler varken biz hala türkiyede etnik bir çatışma vardır dersek bu yanlış olur. Hiçbir zaman yaşanmamıştır yaşanmayacaktır da. Çünkü bir ülkenin buna sürüklenmesi demek kardeş kavgası demektir.

"TÜRK DEĞİL, TÜRKİYE HALKI"

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu devrimdir. Bunun amacı ise ulus devletin yaratılmasıdır. Atatürk Türk milletini şu şekilde tanımlamaktadır. Üzülerek söylüyorum Türkiye'de en az anlaşılan kavram.

"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkı"

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kim? Türkiye halkı. Buradaki halk, yaşayan halkın bütününü içeriyor. Türkiye lafını çekin oraya Türk koyun, bu etnik bir tanım olur.

Yurt Bilgisi sevgisini okursanız, orijinal yazısıyla bulabilirsiniz.

Atatürk'ün veciz söylemi de Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşatılması ülkü birliğini temsil ediyor. Türk milleti tanımlamasındaki Türk sözcüğü, bir sıfat değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak bir isimdir.

Aynı şekilde kullanımı biz diğer ülkelerde de görebiliriz.

"ULUS DEVLETİN ORTAK DEĞERLERİ NELERDİR"

Şimdi yeri gelmişken kendimize bu soruları soralım. Bugün ulus devlet yapısının ortak değerleri ne olacaktır?

21. yüzyılda ulus devlet yapısını hangi temel esasına dayandıracağız?

Anayasa'da çok açık. Anayasa'nın 5. maddesi

Türk milletinin bağımsızlığını, bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak. Kişilerin ve toplumun huzur refah bir mutluluğu" İşte ortak değerlerimiz.

Vatandaşlık esasına dayanan milliyetçilik anlayışı.

OBAMA'YA GÖNDERME

Geçen hafta Obama konuşmalar yaptı. Bu konuşmalardan iki paragrafı sizlere arz etmek isterim. Obama dedi ki:

"Biz aynı zamanlarda farklı kökenlerden dinlerden gelen ancak ortak idealler etrafında birleşen milletiz"

Meclis'teki konuşmasında:

"ABD'nin en güçlü yanlarından biri, bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen, kendimizi bir Hıristiyan bir Yahudi bir Müslüman ulus olarak görmememizdir. Biz kendimizi idealler ve değerlerin birbirine bağladığı vatandaşların oluşturduğu bir ulus olarak görüyoruz. Zannediyorum Türkiye'de bu temel değerler üzerine kurulu"

"AYDINLAR NEDEN ULUS DEVLETE VURGU YAPMIYOR "

Bir ulus devleti tutan ortak değerlerimizdir. Biz ortak değerlerimizle savaşırsak bir noktaya gidemeyiz.

Aydınlarımız ulus devletin ortak değerlerini niçin daha fazla vurgulamıyorlar?

KÜLTÜREL KİMLİK

Elbette bir bireyin kendisini tanımlayabileceğine inandığı kültürel özellikleridir. Kişi kültürel özelliklerini benimseyecek ve kabul edecek ve bireysel kimliğini ise ikincili kimlik olarak ifade edebilecek. Sorun burada.

Siz sadece ikinci kimliğinizden bahseder, sadece bunu öne çıkartır, üst ortak kimliğinizi benimsemez ve bunu kabul etmezseniz buradan bir sonuca gitmeniz mümkün değil.

"ASİMİLASYON DEĞİL, ENTEGRASYON"

Entegrasyon gerçekten kişilerin ikinci kimliklerini engellemeden üst ortak kimliklerini muhafaza etmektir.

Entegrasyonu sadece kimlikler üzerine de dayandırmak yanlış. Asırlardır kader birliği yaptık. Birbirimize bağlayan çok önemli nedenler var.

Burada çok önemli bir soru var? İkinci kültürel kimlikler doğrudan doğruya mı tanınacak?

Şimdi modern ulus devlet anlayışında, bireysel özgürlüklerin önünü kapatamazsınız. Kültürel alanda bireysel özgürlüklerin açılması etnik kimliği güçlendirecek bir unsur değil, vatandaşların ülkelerine sadakatlerini artıracak bir unsur olarak görülmelidir.

Aynı durum dünyadaki bütün ulus devletler için geçerlidir. Siz eğer etnik kimliği siyasallaştırırsanız, ki bu bir noktada etnik kimliğin siyasal temsil aracı olması demektir. Bunun toplumsal unsur haline getirilmesi demektir. Devletle olan siyasetini etnik kimlik üzerinden yapılması demektir. Üst ortak kimliğin tartışmasına gelir. Bunlara izin verirseniz, Lübnan, Irak'ta olduğu gibi etnik kimliğin siyasallaştırılmasıdır.

"YENİ ÜST KİMLİKLER MÜMKÜN DEĞİL"

İkincil kimlikler, ikincil kültürel seviyesinde bireysel olarak yaşanabilir.

İkincil kültürel kimliklerin anayasa yasal çerçevede tanınması bu bir noktada grup hakkı olması demektir böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, ulus devlet ve üniter devlet yapısı içerisinde mümkün değildir.

Bunun yanında elbette devletimiz tüm vatandaşlarına olduğu gbi Güneydoğu'da yaşayan vatandaşlarımıza daha müreffeh bir yaşam, kendilerine her alanda geliştirebilme imkanını da sağlamak zorundadır.

Vatandaşlarımıza düşen görevde sadakat içinde ülkesini ve devletini sevmesidir. Cumhuriyet'in vatandaşı olmak sadece haklar değil sorumluluklar da içerir. Bugün ve gelecekte de barış içinde el ele yaşamamıza kimse engel olmamalıdır.

Sonuç olarak TSK Atatürk'ün bize emanet ettiği ulus devlet üniter devlet yapısı konusunda elbette taraftır taraf olmaya da devam edecektir. Bundan da kimsenin şüphesi olmasın.

TERÖR MÜCADELEDE KAYBETTİKLERİMİZİ NE ÇABUK UNUTUYORUZ

Terörle mücadelenin ana hedefi terör örgütünün ve destekleyicilerinin başarı umutlarının yok edilmesidir.

Terörle mücadele farklı boyutları olan uzun soluklu, dinamik, karmaşık süreklik gösteren bir süreçtir. Mücadele, şartlardaki değişkenliği analiz etmeyi, toplumsal sabır göstermeyi gerektirir.

Mücadele insanların kalbine beynine hitap etmelidir. Bu kapsamda teröristlerin ve destekleyicilerinin umutlarının kırılması lazım. Diğer bir konuda terörist ile masum halkın karıştırılmamasıdır.

Toplumun bütününü terörist olarak görmek en büyük hatadır. Ayrıca yürütülen mücadelede devlet kurumlarıyla halk arasında işbirliği sağlanmalıdır.

TSK yıllardır bu prensiplere bağlı kalmaya çalışıyor. Teröristte neticede bir insandır. Onun için terör örgüte katılanların neden katıldıklarının tespit edilmesi ve önleyici tedbir alınması çok önemli.

Yapılan araştırmada örgüte katılma nedenleri şöyle sıralanıyor.

Çocukluğun sevgisiz bir ortamda geçmesi, yoksulluk, dışlanma duygusu, haksızlıklardan kaçış, eğitimde istenilen imkanların bulunamaması en önemlisi de yapılan etnik kökenli propagandalara inanma.

Örgüte katılanların yüzde 70'ine katılanların örgüte 14 ile 20 yaş arasında katıldıkları görülüyor ve bunların yüzde 80'ninin örgütte bulunma süresi 10 yıl. Bu ne demek. Bu 14 20 yaşında örgüte katılanlar daha 26 yaşına ulaşmadan ya örgütten kaçıyor yada hayatlarını da kaybediyor.

Bu şekilde 84'ten beri etkisiz hale getirilenlerin sayısı 40 bin.

Yine şu soruyu da sormak durumundayız. Çeşitli nedenlerle evlatlarını örgüte kaptıran ana ve babalara duydukları acıları gönüllü olarak demiyorum, onlar bu tasnif içine giremez, ana ve babaların duydukları acıları ve durumlarını da düşünmek ve anlamak zorundayız.

Bölücü terör örgütü ile terörist ile mücadeleye gelinde bu görev güvenlik güçlerine ait. Bu çok açık. Terörist gördüğünüz anda bulup etkisiz hale getireceksiniz.

Terörist kriminal suçludur. Bu da ne demek? Kriminal suçluyu yakalayacaksınız yargı önüne çıkaracaksınız. Sağlanan temaslar çatışmaya dönüşüyor. Bu durumda da yargı önüne çıkarma olanağını kaybediyorsunuz.

Bizim için sağ yakalanan terörist bizim için daha önemli.

Türkiye'de yürütülmekte olan terörle mücadele tam anlaşılamıyor. Bu konunun üzerinde durmak istiyoruz.

Burada önemli olan terör tehdidinin boyutu ve nitelikleri nedir? Bizdeki teröre baktığımız zaman, tehdit ve riskler geniş bir yelpazede. Sokakta, meskün mahallerde ve kırsal alanda.

Benzeri sadece Afganistan'da bulursunuz. Bizim bölücü örgütüyle mücadelemizi, Irak'taki mücadeleyle aynı ortamda değerlendirmek yanlış sonuçlara götürür.

Coğrafya geniş, kırsal alanlara dağılmış bir de Irak'ın kuzeyi var.

Tehdidin nitelikleri değişinceye kadar mücadele devam edecek. 1984'ten beri TSK bu mücadeleyi kararlılıkla ve başarıyla sürdürüyor. Bugüne kadar TSK'nın verdiği şehit sayısı 4970. Irak'ta ABD'lilerin verdiği rakam 4700'lere geldi. Kararlılıkla yürütü

Örgüt stratejik savunma aşamasında kaldı. Dağ kadrosunu denge aşamasına getiremedi ve 40 bine yakında personelini kaybetti.

GECE SOKAĞA ÇIKABİLİYOR MUYDUNUZ?

Bazen ulus olarak hafızamız zayıf. Bazı eskiden yaşadığımız olayları unutuyoruz. 1993'teki terör olaylarını geldiği boyutla 2008 terör olaylarını değerlendirelim.

1993 yılı terörün en şiddetli olduğu yıl. 5717 olay meydana gelmiş, 538 şehit vermişiz, 1479 vatandaşımız hayatını kaybetti terörden.

Geçen yıl nedir? Bir yıldaki olay sayısı 1602. Şehit sayımız 138. bunu açıklıkla ifade etmek isterim ki bir şehit bile bizim için çok önemli. Hayatını kaybeden vatandaşımız 51.

Ben soruyorum. 90'lı yıllarda hava karardıktan sonra dışarı çıkabilir miydiniz? Halk çıkabilir miydi? Bugün bu sorunlar yok, ortadan kalktı.

Nasıl kalktı? 4970 vatan evladının canı pahasına kalktı. Bunları ne çabuk unutuyoruz ki 4970 vatan evladı, bunların içinde bölge çocuğu da var. Canlarını da ortaya koydular. Boşuna olmadılar ama bu durumu yarattılar. Onun için bir ülkenin namus borçlarını bir tanesi de şehitlerini unutmaması, şehitlerinin hatırasını ayakta tutması ve şehitlerinin geride bıraktıklarına sahip çıkmak.

Burada ikinci kahramanlar var, köy korucuları onlar da bu mücadelede 1335 şehit veriler. Bugün bazılarının saldırı oklarına maruz kalan köy korucuları 1335 şehit verdi.

Türkiye'de çok tartışılıyor bu sistem. Bu sistemde yanlışlıklar olabilir. Yanlışları düzeltmek ayrı sisteme karşı çıkmak ayrı bir şey.

Şimdi Türkiye'de köy koruculuğu sistemine saldırı yapanlar, o zaman Irak'a baksınlar ne oluyor Irak'ta. ABD 2007'den itibaren korucu sistemini kurdu ve çok etkin sonuçlar alıyorlar. Peki bu sistemi ABD'nin Afganistan'da da kurduğunu biliyor musunuz?

"BAZI CEMAATLER SİYASİ AKTÖRLÜĞE SOYUNUYOR"

Yeni kimlik arayışları, ekonomik beklentiler, sosyal devlet olgusunun zayıflaması toplumu yeni arayışlara itiyor. Bu nedenle de sosyal gruplaşmaların ve cemaatleşme yapılanmasının gittikçe artmasına neden oluyor.

Bugün bazı cemaatler öncelikle ekonomik bir güç olmaya daha sonra da sosyo politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı birtek yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. İşte sorun da burada.

Sorun dinin dini duygularının kendileri için araç olarak kullanılması.

Atatürk 1927'de nutuk'ta bu konuya ilişkin görüşlerini şöye

Bin türlü siyasi ve kişisel amaç çıkar sağlamak için dini alet ve araç olarak kullanma

Bazı din eksenli cemaatler kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadır.

Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler kendileri için en büyük engel olarak TSK'yı görmektedir. Her fırsattan istifade ederek faaliyetlerde bulunmaktadır.

Bu yapılanlara karşı hukuk devleti kapsamında TSK'nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyün yanılgıdır.

Türkiye Cumhuriyet demokratik laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Anayasa'mızın 24. maddesi laikliğin işlevselliğini açıkça ortaya koyuyor.

Dini ayin, ibadet serbest bırakılmamış mı?

Bu konuda hürriyetin kısıtlandığını iddia etmek ne kadar doğru?

Anayasa'nın 24. maddesinde açıkça belirtilmesine rağmen, dinin kısmen şekillendirilmesini kabul edebilir misiniz?

DİN EKSENLİ SİYASETLE ANAYASA NASIL BAĞDAŞIR

Din eksenli bazı cemaatleri Anayasa'nın 24. maddesine göre nereye koyacaksınız?

Önemli olan istismarın önlenmesi değil mi? Dinin araçsal hale getirilmesi en büyük kötülük değil mi?

Modern toplumlarda kişi artık bir cemaatin üyesi olmayı değil, birey ve vatandaş olarak yer almıyor mu?

Toplumun inanan inanmayan, dindar dindar olmayan ayrımı yaparken, insanların iman ve dini inançlarını siz hangi hakla değerlendiriyorsunuz?

Allah'la kul arasındaki bir konuyu, siz nasıl ayrım yapabilirsiniz?

Bu aslında dinimize karşı en büyük saldırıdır. Böyle yaparak gruplaşmalar, cemaatleşmelerle, bölünmelerle nereye gideceğiz?

Türkiye Cumhuriyet demokratik laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Asla birbiriyle çelişkili değildir. Bu nitelik Türkiye'yi dünyada farklı bir noktaya getiren niteliklerdir.

Bu açıdan Türk toplumunun bütün bireylerinin yaşatılmasında yıpratılmamasında duyarlı ve sorumlu davranılması herkese düşen vatandaşlık görevidir.

AKADEMİLİLERE ÖNERİ

Ufku geniş, düşünce becerileri gelişmiş, sorgulayabilen, yaratıcı zekaya sahip, Harp Akademisi mensupları,

Günlük sorunlara olağan işlere takılıp kalmayın, geleceğe, sizden sonraki kuşakların sorunları olarak görme lüksünüz yok. Bugün alacağınız kararlar, projeler, yarınlarımızın şekillenmesine katkı sağlayacak. Bunun için sizler kendinizi sürekli yenileyiniz. Bunu yaparken öncelikle Atatürk'ün entelektüel düşünce yapısına nelerin etki ettiğini iyi düşünmelisiniz.

Atatürkçü düşünce sistemi ne yapılmasını anlatan bir ideoloji değildir. Akla ve bilime dayanarak, nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür.

Tarih ilerisini göremeyenler için acımasızdır, geleceğe doğru emin adımlarla yürüyüşümüzün teminatı sizlersiniz.

Bu hassas coğrafyada, sahip olduğu maddi ve manevi gücüyle, güven ve istikrarı simgeleyen Türkiye, çağdaş topluluklar için hak ettiği yeri almak zorundadır.


Bu haber toplam 768 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri