Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

ABD'li ünlü bayan yazarın kızı örtündü

31.07.2010 12:41
California'da yetişmiş başarılı bir yazar olan ve Müslüman biriyle evli olmasına rağmen seküler bir hayat süren Krista Bremer'in, dokuz yaşındaki kızının dini tercihi üzerinden yaptığı değerlendirme yazısı...

Krista Bremer'ın tercüne edilen yazısı...

      Dokuz yıl önce kızımı, Kuzey Caroline’da ki oturma odamda, 70’lerin klasik çocuk şarkısı olan ‘Free to Be…You And Me’ eşliğinde dans ettirdim. Her bir parçası tolerans ve cinsiyet eşitliği olan bu parçayı, California’da yetişen bir kız olarak ezberlemiştim. Libya doğumlu olan kocam İsmail, kızımla, camla kaplı sundurmamızda saatlerce oturur, gürültülü metal beşiği ileri ve geri sallayarak eski Arap halk türküleri söylerdi. Onu Müslüman bir şeyhe götürdü ve oda kızımın küçük, yumuşacık kulağına, uzun bir hayat sürmesi için dua okudu. Kızımız kahverengi gözlere, tıpkı babasınınki gibi ıslak ve siyah kirpiklere sahipti. Sütümsü bronz teni yaz güneşinde çabucak kararırdı. İsmini Arapça’da ‘ulu-yüce’ anlamına gelen Aliya koyduk. Onu yetiştirip, ikimizin dramatik bir şekilde farklı olan dünya görüşlerimizden istediğini seçme noktasında özgür bırakmakta karar kıldık.

Ben bu anlaşmayı yaptığım için gizliden kendimle gurur duydum. Onun bu mütevazi Müslüman terbiyesindense, konforlu Amerikan hayat tarzını seçeceğine güvenim tamdı. İsmail’in ailesi Tripoli’nin dışında, dolambaçlı ve kirli bir yol kenarındaki tapusuz bir taş evde yaşıyor. Duvarlarının üzeri, Kuran’dan pasajlar nakş edilmiş tahtaların dışında bomboş ve zemin gece yatmak için getirilen minderlerin dışında çıplak. Benim ailemse Santa Fe’de, üç araba garajı, yüzlerce kanallı plazma TV’si, dolapta organik yiyecekler ve torunların oyuncakları için bir odası olan çok geniş bir evde yaşıyor. Aliya’nın, Arap müziğinin melodisiyle mest olurken, Taze Gıdalar marketine alışveriş için mutluca gittiğini ve Noğel ağacının altını oyuncaklarla doldurduğunu hayal ettim. Libya’yı ziyaret ettiğimizde İsmail alelacele balla ıslanmış baklava yaparken Aliya’nın halası da onun ayaklarına karışık kınalar yakıyordu. Hiçbir zaman onu tevazu ifadesi olarak Müslüman başörtüsü takan bir kız şeklinde hayal etmemiştim.

Geçen yaz, bizim yerel camimizin arkasındaki park hissemizdeki festivalde, bizim Müslüman toplumumuzla Ramazanın bitimini kutluyorduk. Biz anne babalar yakındaki bir tentenin altında oturup, pişmiş tavuk tabaklarından, baklavadan ve pilavın üzerinden sinekleri kovarken, çocuklar şişirilebilir eğlence evlerinde hoplayıp zıplıyordu.

Aliya ve ben, seccade, kına ve müslüman kıyafetleri satıcılarının hizalı olduğu bir sokaktan geçtik. Başörtüsü sergileyen bir masaya vardığımız zaman, Aliya bana döndü ve yalvardı, “Lütfen anneciğim, bir tane alabilir miyim?”

Siyahlar içinde sarılı bir Afrikan-Amerikan olan satıcı kadın ona ışılayarak baktığında, Aliya tertemiz katlanmış başörtüsü stoğunu hızlı hızlı çeviriyordu. Son zamanlarda onun kendi yaşındaki Müslüman kızlara imrenerek baktığını görmüştüm. Ben onlara sessizce acırdım. En sıcak yaz günlerinde bile yere kadar uzanan etek ve uzun kollu giysiler giyiniyorlardı. Benim en iyi çocukluk hatıralarım ise tenimin güneşin altında çırılçıplak yatması, sulama sisteminin içinde patika yolda koşarken tırnaklarımın arasında çimenleri hissetmem, Idaho’da buzlu bir nehrin içine doğru saldırmam, şortumun kalçalarıma yukarı sıyrılması, ilk alabalığımı yakalamak için Hawaii sahillerinde, zümrüt yeşili dalgalarda sörf yapmak idi. Ama şimdi Aliya bu kızlara gıpta ediyordu ve benden onlarınki gibi kıyafetler almamı istiyordu. Ve şimdide bir başörtüsü.

Geçmişte benim bahanem, bu kıyafetleri bizim alışveriş yaptığımız yerde bulmanın zor olmasıydı. Ama işte şimdi o kendi harçlığından on dolar harcayarak, elinde tuttuğu o orman yeşili ipeği satın almak istiyordu. Başımı kesin bir şekilde sallayarak “hayır” demeye başladım, ama kendimi İsmal’e verdiğim sözü hatırlarken buldum. Bunun yakında unutulacağını farzederek, dişimi sıkıp onu satın aldım.

Öğleden sonra bakkal dükkanına gitmek için çıkarken Aliya onunda gelmek istediğini söyledi.

Bir dakika sonra basamakların başında göründü-ya da tam olarak söylemek gerekirse onun yarısı göründü. Belinden aşağısı benim kızımdı: spor ayakkabısı, parlak çorapları, dizlerinin üzerinde biraz eskimiş bir kot pantolonu. Ama belden yukarısı, bu kız bir yabancıydı. Onun parlak ve yuvarlak yüzü karanlık bir kıyafetle kapanmıştı, tıpkı yıldızsız bir becedeki ay gibi.

“Bunu mu giyineceksin?” diye sordum.

“Hıhı” dedi yavaşça. Bu tonu son zamanlarda ben bir şeyi açıkça ifade ettiğimde kullanmaya başlamıştı.

Mağazaya giderken yolda, dikiz aynasından gizlice ona göz gezdirdim. Sessizce pencereden dışarıya bakıyor, bizim bu Güney kasabamızı ziyaret eden, ayrı ve igisiz bir Müslüman lider gibi- bense sadece onun şoförü. Dudaklarımı ısırdım. Ondan, arabadan dışarı çıkmadan önce başörtüsünü çıkarmasını istemek istedim ama bunun için mantıklı bir gerekçe bulamadım, bu görüntünün benim tansiyonumu yükseltmesinden başka. Ben her zaman onu kendi kişiselliğini ifade edebilmesi ve toplumsal baskıya karşı koyabilmesi için cesaretlendirecektim. Ama şimdi, sanki o baş örtüsünü kendim giyiniyormuşum gibi sıkılgan ve katastrofobik hissettim.

Food Lion’un oto parkında, ağır yaz havası tenimi boğdu. Nemli saçlarımı boğazımda at kuyruğu şeklinde topladım ama Aliya sıcaktan etkilenmemiş gözüküyordu. Biz tuhaf iki çift gibi gözüküyor olmalıydık: kolsuz bir bluz ve kot pantolon giyinen sarışın bir kadın, dört ayak uzunluğundaki bir Müslümanın elini kavramış. Kızımı daha yakına çektim ve benim çıplak tenim karıncalandı-mağazaya girdiğimde çarpan buzdolabi rüzgarından korumak iç güdüsüyle.

Alişveriş arabamızı koridordan döndürür döndürmez, alışverişçiler bize, çözemedikleri bir muamma imasıyla bakmaya başladılar. Onlarla göz göze geldiğimde bakmayı hemen bıraktılar. Ürün koridorunda bir kadın bir elmaya uzanırken bana aşırı derecede neşeli, istekli bir gülümseme yönelterek, “ben farklılıkları severek kabul ederim ve senin kızınıda gayet hoş karşılıyorum” dedi. Beni rahatlatmak için çok içten, acı verecek bir şekilde istekli görünüyürdu. Ve ben birden, açık bir yetersizliği olan bir çocuğa sahip olmanın ve yabancılardan gelen meraklı ve istenmeyen sempatilerin ne demek olduğunu anladım. Kasa kuyruğunda, yaşlı bir Güney kadını onun kemikli ellerini kavradı ve ona doğru eğilerek, “benim, benim,” sayıkladı, başını kuşkuyla salladı. “ Yapmacık görünmüyor musun canım!”

Kızım kibarca gülümsedi, ve sonra bana dönerek bir paket sakız istedi.

Takip eden günlerde, Aliya başörtüsünü sabah kahvaltı masasında pijamalarının üzerinde, iltifatlara boğulduğu Müslüman toplantısında ve parkta, benim bundan bahsetmekten titizlikle kaçınarak diğer annelerle sohbet ettiğim yerde giyindi.

Daha sonra o hafta, bizim lokal havuzumuzda, Aliya’dan birkaç yaş büyük olan bir kızın kendi yaşındaki bir erkek çocuğuyla Pin-Pon oynamasını izledim. Çocuklukla gençlik arasında, dar kalçalar, zayıf bacaklar, belli belirsiz bir şekilde yeni kabarmaya başlayan göğüslerle, çok küçük bir bikini giyinerek, ters bir vaziyette yakalanmıştı. Onun rakibi büyük beden bir tişört ve dizlerinin altına dökülen, torba gibi bir şort giyiniyordu. Ve topu kıza doğru attığında, kızcağız hamle yaparken, bir eliylede kaygan taytının açılmasını önlemek için onu yerinde tutmaya çalışıyordu. Ona kalçasının etrafına dolaması için bir havlu teklif ettim. Bu sayede kendisini çekişmeye verebilecek ve mükemmel vuruşlar yapabilmenin keyfine varacaktı. Neden bu oyunda kaybettiğini görmek çok kolaydı: neredeyse çıplak olan vücudu onun oyuna odaklanmasını önlüyordu. Ve onun üzgün ifadesinde ben, ilk defa bikini giyindiğimde hissettiğim benzer bir utanç ve heyecanı tanıdım.

14 yaşında koridorda, trafikteki bir sincap gibi fırlayarak gittim: duvarları kucaklayarak, nehrin ortasında yön değiştirerek, örtünmek için çıkıverdiğim. Ondan sonra, kış tatilinde, Los Angeles’a teyzem Marry’i ziyarete gittim. Marry deniz kızları kolleksiyonu yapıyor, kendinin uzun saçlı, bir kızıldereli ruhani lideri gibi, siyah beyaz bir fotoğrafını saklıyordu. Alış veriş yaptığı, sağlıklı yiyecekler dükkanı, silhat esansı ve fıstık ezmesi kokuyordu. Beni Venive Kumsalına götürdü ve ben orada bir sokak satıcısından ucuz bir bikini satın aldım.

İnanilmayacak kadar parlak bir öğleden sonra vaadiyle, kulaklarının arkasında tutuşturulmuş tütsüler olan hippiler gibi, parlayan ve gururlu, yağ sürünmüş bir badici gibi çimenlerin üzerinde, bilinçsiz ve rahat bir şekilde yatan biri olabileceğimi düşündüm. Kumsal tarafında bir banyoda, dayanıklı bir beton zeminde, yeni iki parçalık kıyafetimi giyindim.

Tüylerimin ürpermesi, beyaz ve tombul karnımın üzerine doğru yayıldı ve kalçalarımdaki yumuşak beyaz tüyler sonuna kadar dikeldi-kabuğunu soyan bir deniz kaplumbağası gibi müstehcen ve savunmasız hissettim. Ve banyodan ayrıldığımda, erkeklerin bakışı ben yürüyüp geçerken bile beni iğneliyor gözüktü.

Bu acayip utanma duygusuna rağmen, onların sırıtan yüzleri bana konsantire olmuştu; kendi gizemime ait bazı ip uçlarını yakaladığımı düşündüm. Bu adamlar bende ne görmüştü-bizim aramızda dalgalanan bu acayip güç neydi, bu mevcut durumu çok hızlı değiştiriyor, bir an kendimi güçlü hissetmemi ve hemen ardından konuşamayacak derecede savunmasız durumda kalmamı sağlıyordu?

Aliya’yı, birkaç yıl içerisinde, çok küçük bir bikininin içinde hayal ettim. Daha sonra onu Müslüman kıyafetleri içinde örtülü hayal ettim. Hangisinin imajının daha huzur bozucu olduğunu söylemek zordu. Sonra Sufi bir Müslüman olan bir arkadaşın söylediği bir şeyleri düşündüm: bu Sufiler bizim özümüzün, vücudumuzun üzerinde bir merkezden yayıldığına inanıyorlar-biz bir çeşit enerjik ikinci tene sahibiz ve bu çok hassas ve karşılaştığımız herkese karşı geçirgen. Müslüman erkek ve kadınların, mütevazı (alçak gönüllü) kıyafetler giyerek, kendileri ile dünya arasındaki bu yüklü bölgeyi koruduklarını söylemişti.

70’lerde Güney California’da yetişen birisi olarak öğrenmiştim ki, kadın için özgürlüğün anlamı, diğer şeylerle birlikte, azıcık kıyafet giyinmek ve bu kadın her şey olabilir-ve hala bir bikini içerisinde güzel görünebilirdi. Kendi fiziksel özgürlüğümü keşfetmem, kendi kendimi keşfetmemin önemli bir yöntemi idi ama bu teşhir, bir bedel ile birlikte gelmişti.

Venice Plajındaki o günden beri, fırtınalı dalgaların cazibesinde yüzmeyi-arzulanmayı istemeyi, diğerlerinin hoş karşılanmayan asılmalarına karşı koymayı, benim kendi gizemli arzularımı araştırmayı öğrenmek için yıllar harcadım. Aynadaki yansımamı incelemek için sayısız saatler harcadım-onu takdir ederek, ondan nefret ederek, başkalarının onun hakkında ne düşündüğünü merak ederek-ve bazen da bana öyle göründü ki; eğer ben aynı insafsız ve dikkatli incelemeyi başka bir hususa yöneltseydim, açık görüşlü olabilir, bir roman yazabilir ya da en azından organik bir sebze bahçesini nasıl yetiştireceğimi bilebilirdim.

Yakınlardaki bir Cumartesi sabahı, büyük bir mağazada, kalabalık bir giyinme odasında, ince topuklu kolej kızlarının yanında modacıların kot pantolonlarını denedim. Gereksiz yere bebek arabalarına telaşlanan genç anneler ve orta yaşlı, parlak dudaklı ve çatık kaşlı anneler. Birer birer giyinme odalarına dolduk, daha sonra etrafı saran aynalardaki sıramızı almak için dizildik, kalçalarımızı hazır duruma getirip karınlarımızı içe çektik ve boynumuzu, kıçımıza dikkatle bakmak için turna gibi uzattık.

Sıra bana geldiğinde kalbimin, bacaklarımın kot pantolonun içinde sıkıştığı gibi sıkıştığını hissettim. Yüzüm floransan ışıklarının altında gergin göründü ve birden, yıllardır terettütsüz bir şekilde kendi kendini geliştirme havucunun peşinde koşup, arkamda ağır bir özeleştiri arabası taşıdığım için bitkin hissettim.

Hayatının bu aşamasında Aliya, çevresindeki dünya tarafından büyülenmişti-aynada gördüğü karşısında değil. Geçen yaz, Blue Ridge Parkway’ın kenarında durup, uzaktaki dağların mavi-siyah çizgisine dikkatlice baktı, uçları, pamuksu bulutlar tarafından sarılmış ve nefesi tutulmuştu. “Bu, şimdiye kadar gördüğüm en güzel şey” diye fısıldadı. Sonuna kadar açılan gözleri bu güzelliğin aynasıydı ve sakin bir şekilde durarak, ıslak manzarayla harmanlandı. Sonunda biz onun bu rüyasını, onu kolundan çekip arabaya doğru iterek böldük.

Okulda durum farklı. Onun dördüncü sınıfında, kızlar çoktan kıyafet ve popülerlik arasında bir ilgi kurmuş durumda. Birkaç hafta önce, bir sınıf arkadaşının, sınıftaki bütün kızları modaya uygunluklarına göre sıraya dizdiğini söylerken sesi sinirli bir şekilde yükseldi.

Anladım ki, fiziksel teşhir beni bazı açılardan özgürleştirirken, Aliya kapanmayı seçerek tamamen farklı bir çeşit özgürlüğü keşfedebilecekti.

Aliya’nın Müslüman kıyafetlerine olan ilgisinin ne kadar süreceği noktasında hiçbir fikrim yok. Eğer İslam’ı seçerse, imana güveniyorum ki; bu ona alçak gönüllülüğü, toleransı, adalet duygusunu getirecek-onun babasının yolunun yaptığı gibi. Onu korumak için çok güçlü bir arzu duyduğum için, aynı zamanda bu seçimin, hayatı kendi ülkesinde onun için zor kılacağından endişe duyuyorum. Yakınlarda Kuran’ın açılış mısraları olan fatihayı ezberledi ve babasını ona Arapça öğretmesi için sıkıştırıyor. Aynı zamanda yetenekli bir dağ bisikletçisi oluyor. Benimle ağaçlı patikada bisiklet sürerek, baldırlarına çamur sıçratıp, kabarmış dereden geçiyor.

Geçen gün onu okula bıraktığımda, her zaman yaptığım gibi hızlı bir şekilde arabayı geri sürmek yerine, onun çocuk kalabalığına yürüyüşünü izledim, sırt çantasının ağırlığı altında, sanki bir fırtınaya karşı koyuyormuş gibiydi. İdealist bir şekilde hareket ediyordu, diğerlerinden tamamen ayrı, benim onun yaşındayken olduğumdan çok farklı bir şekilde. Ve bir kere onun bana ne kadar gizemli olduğunu fark ettim. Bunu yapan sadece başının örtülü olması değildi: bu diğerlerinin onun hakkında ne düşündüğü endişesine sahip olmamasıydı. Bu, çekmecesinde, hiç dokunulmamış Cadılar Bayramı şekerlemeleri bulmak gibi bir şeydi, ben çocukken bu şekerlemeler tarafından neredeyse esir alınmıştım. Bu onun bir okyanus yerine bir kitaba dalmayı tercih etmesiydi-ki okumaktan o kadar tükenmiş hissediyordu ki, içerden benim onu çağırdığımı bile duyamıyordu.

Onun girişte diz çökerek çantasından, diğer çocukların sakız paketi ya da ruj saklamak için kullandığı yerden, temizce katlanmış kıyafetlerini almasını izledim. Çantayı kafasının üzerinden sırtına atarak omuzlarını kapattığında, o, küçük kardeşimin süper kahraman rolü yaparken göründüğü gibi göründü.

Ben oradan uzaklaşmaya başladığımda, başörtüsünün, onun sınırsız hayallerini, güçlü algısını, fıtri iyiliğini korumak için sihirli bir gücü olduğunu düşündüm. Bir sürü kadının gençlik tuzağına düştüğü o aynalı mağazadan, bütün bu parmağımızın ucuna kadar gelen ve artan seçeneklere rağmen ortaya çıkan tatminsizlik duygusundan, onu koruduğunu, geleceğe doğru uçarken onun için güvenli bir koruma oluşturduğunu hayal edebildim sadece.

Krista Bremer*, 2008 Pushchart Prize(Amerikan Edebiyat Ödülü)’ü ve Jaffe Foundation Writers’ Award ödülü sahibidir. Edebiyat dergisi The Sun’ın yardımcı yayıncısı ve kendi çift kültürlü evliliği hakkında bir anı yazısı yazmaktadır.

Bu makale Timeturk için Turgut Alp Boyraz tarafından tercüme edilmiştir.

Timeturk.com

Bu haber toplam 2888 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri