Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Türkiye'nin dış politika vizyonu

22 Ağustos 2008 / 07:14
Türkiye'de AK Parti hükümetine karşı çıkan çevrelerin en sık gündeme getirdiği eleştirilerden biri, dış politikada bağımsızlık meselesidir.
Neredeyse yüz yılı aşkın bir süredir görülmeyi bekleyen hesaplar, birikmiş sorunlar, yakın tarihin karanlık dehlizlerinde aydınlatılmayı bekleyen olaylar adeta sıraya dizilmiş, birbiri peşi sıra sahnede arzı endam ediyor gibi.

Doğal olarak insanların kafası karışık: Neler oluyor, nereye gidiyoruz? Gerçekten olumlu yönde bir değişim mi yaşıyoruz, yoksa yine birilerinin dolmuşuna mı biniyoruz? Yaşadıklarımız hayra alamet gelişmeler mi, yoksa bir girdaptan çıkıp başka bir girdaba mı sürükleniyoruz?.. Pek çoğumuzun günübirlik kafamıza takılan onlarca sorudan sadece birkaçı.

İşte tam da bu noktada görüş ufkumuzu genişletecek, olayları ve gelişmeleri anlamlı bir çerçeveye oturtacak, toz duman arasında ne olup bittiğini kavramamızı kolaylaştıracak kılavuzlara ihtiyaç var. İnsanoğlunun entelektüel macerasında en sadık dostları olan kitaplar, bu konuda kılavuzluğuna başvurabileceğimiz önemli kaynaklar arasında bulunuyor. Bu bağlamda Türkiye'de son zamanlarda neler olup bittiğine ilişkin gerçekten okunmaya değer kitaplar yayımlanmaya başladı: Ankara-Washington Hattı, Deşifre, İhanet Çemberi, Operasyon Ergenekon, Gölge İktidar... bunlardan bazıları. Bu silsile içinde üzerinde durmaya değer kitaplardan biri de, hiç kuşkusuz; Yeni Türkiye Cumhuriyeti.

Kitabın yazarı, tanıdık bir isim: Graham E. Fuller. Fuller, Türkiye'yi çok yakından tanıyan bir isim; eski CIA Türkiye masası şefliği yapmış; Türkiye ve içinde bulunduğu bölgeyi karış karış gezmiş; Türkçe, Arapça ve Rusça bilen, ufku geniş bir aydın. Türkiye'ye ve Türk kültürüne büyük sempatisi var; bölgedeki gelişmeleri yakından takip ediyor. Fuller'in Müslüman dünyanın anahtar ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin son zamanlarda nasıl bir dış politika yörüngesinde seyrettiğini, eski politikalardan nerelerde sapmalar olduğunu ve geleceğin nelere gebe olduğunu irdelediği bu önemli kitabın Türk basınında yeterince tartışıldığını söylemek zor. İnternette yapılacak bir tarama daha çok ulusalcı-Kemalist çevrelerde, yazarın CIA geçmişine atıfta bulunarak, kitabı yerden yere vuran değerlendirmelere, daha doğrusu, saldırı ve karalamalara rastlanıyor. Anlaşıldığı kadarıyla yazarın CIA geçmişi bir kısmının daha kitabı okumadan çizip atmasına yetmiş. Oysa yazar, bizi, daha baştan bakın bu konuda nasıl uyarmış: "Okuyucularımdan bana bir iyilik yapmalarını istiyorum: Bir süre için, 1960'larda Türkiye'de istihbarat görevlisi olarak hizmet verdiğimi veya uzun yıllar CIA'de çalıştığımı unutun. Zamanla her şey değişir, benim görüşlerim de değişti. Lütfen bu kitabı sanki arkasında özel bir amaç güdüyormuş gibi okumayın. Argümanları ve analizi maksatlı değil. Söylediğimi ciddiye alın, çünkü demek istediğim sadece söylediğimdir, ne bir eksik, ne bir fazla. Kitabı sevmekte de, eleştirmekte de özgürsünüz, fakat hayatımın şu aşamasında inandığım şey neyse, kitabın söylediği odur. Kitap herhangi bir ABD politikasını veya istihbarat gündemini ileriye taşımak için tasarlanmış değildir. "Gerçekte ne demeye çalıştığımı" çözmeye çalışmayın; gizli gündemler falan yok. Gizli bir kanaldan ABD politikasına yardım etmek için yazıyor değilim. Esasen, ABD politika yapımcılarının çoğu bu kitaptan hoşlanmayacaktır. Dolayısıyla, kitabı söylediğiyle, olduğu gibi kabul edin." (Önsöz)

Yeni Türkiye'nin yeni dış politika vizyonu

Anlaşıldığı kadarıyla, kafası daha çok sloganlara ayarlı bir kitle bu uyarıya aldırmadan yazarı ve kitabını karalama yolunu seçmiş, yazık. Her şeye rağmen, piyasaya çıktığı mart ayından bu yana dört baskı yapmış olması, kitabın Türk okuyucusu nezdinde belirli bir ilgiye mazhar olduğunu göstermektedir. Kitabın ileri sürdüğü başlıca görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür: Her şeyden önce vurgulanmalıdır ki yazar, gerek küresel düzeyde gerekse Ortadoğu bölgesinde ABD politikalarına karşı oldukça eleştirel bakmaktadır. Ortadoğu ve Avrasya bölgesinde bugünkü gibi ABD'nin tahakkümcü bir rol oynamaya devam ettiği sürece Türk ve Amerikan politikalarının birbiriyle çelişeceğini belirtmekte, bu tür politikaların artık devrinin geçtiğini, bundan sonra Türkiye'nin kendisini çevreleyen bütün bölgelerde -Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar- önde gelen bir oyuncu olacağı, çok-kutuplu bir dünyaya dönmek durumunda olduğumuzun altını çizmektedir.

İkinci olarak Fuller, Türk dış politikasında son yıllarda meydana gelen değişikliğe dikkat çekmektedir: "Türk dış politikasını takip ettiğim uzun yıllar boyunca, Türkiye'nin genel olarak hemen her komşusu ile ilişkileri kötüydü. Aslında bunun böyle olması gerekmiyordu. Bugün Türkiye oldukça akıllı biçimde hemen her komşusuyla iyi ilişkiler kurmuş durumdadır. İşte bu iyi komşuluk ilişkileridir ki, Türkiye'nin bölgedeki gücü ve etkisini geçmiş on yıllara kıyasla çok daha sağlam hale getirmektedir. Türkiye artık Avrupa'da, Akdeniz bölgesinde, Balkanlar'da, Arap dünyasında, İran ve Kafkaslar'da, Orta Asya'da, Rusya ve Çin'de önemli bir ülkedir."

Türkiye'de AK Parti hükümetine karşı çıkan çevrelerin en sık gündeme getirdiği eleştirilerden biri, dış politikada bağımsızlık meselesidir. Darbe hazırlığı yaptıkları anlaşılan çetelerden muhalif siyasi partilere ve aydınlara kadar pek çok çevre, hükümetin bağımsız bir dış politika izlemediğini, ülkeyi ABD ve AB'ye peşkeş çektiğini, ulusal çıkarlarımızı koruyamadığını ileri sürmektedir. Oysa Fuller aksi kanaattedir: "Türkiye uluslararası sahnede bugün daha önce hiç olmadığı kadar bağımsız hareket etmektedir. Dış politikaları Türkiye içinde geniş bir görüş yelpazesini yansıtmaktadır. Ülkenin liderleri artık, Washington dâhil dış ülkelerle konuşurken ülkenin sesini güçlendiren, sağlam demokratik prensiplere ve halk desteğine dayanmaktadırlar."

Fuller'in altını çizdiği gelişmelerden biri de, Türkiye'nin eski içe kapanık politikalardan vazgeçmesi, dışa açılmaya başlaması, komşularıyla barışması, dış politikasını sadece Batı'ya endeksli olmaktan çıkarıp bir yüzünü de Asya'ya dönmesidir. Geçmiş dönemlerde Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolünün oldukça sınırlı düzeyde kaldığını belirten yazar, 2001'den sonra bu bölgede Türkiye'nin rolünün iki nedenle oldukça arttığını söylemektedir. Birincisi, 11 Eylül'ün etkisiyle o günden beri İslam dünyasının geniş bir bölümünde ABD'nin askerî girişimlerine yol açan terörizmle savaş; ikincisi ise 2002 genel seçimleriyle Türkiye'nin "ılımlı İslâmcı" partisi AK Parti'nin iktidara gelişiyle ilgilidir. Terörizmle savaş sürecinde Türkiye'nin ABD politikalarına karşı tepkisi ve AKP'nin yükselişi, Fuller'e göre, Türkiye'nin kimliği ve Ortadoğu'daki rolünün halen süregelen evrilme sürecinde yeni bir aşamayı temsil etmektedir.

Kitabın temel iddialarından biri, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin -Ortadoğu ve Avrasya'dan uzun bir anormal izolasyon döneminden sonra- bugün artık yeniden Ortadoğu siyasetinin bir parçası haline gelme sürecinde olduğudur. Bu süreç, Türkiye'nin dünyadaki yeni jeopolitik konumuna ilişkin olarak genişleyen vizyonuyla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Batı'nın son yarım asırda kendisinden gayet memnun olduğu Türkiye, alışılmış rotasından yavaş yavaş çıkmaktadır. Her ne kadar bu rota değişikliği Türkiye'nin Batı ile ilişkisini kısmen karmaşıklaştırsa da, aynı zamanda bu ilişkiyi zenginleştirmekte ve tamamlamaktadır.

Bu süreçte ABD ile ilişkilerde meydana gelen kırılmalara da işaret eden Fuller, Ankara'nın izlediği yeni politikaların Washington'ı rahatsız eden tarafına değinirken şunu söylemektedir: "Uzun bir dönem boyunca ABD'de işbaşına gelen yönetimler "eski" Türkiye'den memnundu. Eski Türkiye, Amerika'ya sadık, güvenilir, sıkı bir şekilde Batı-yanlısı, çıkarları Amerika'nın çıkarlarından pek farklı olmayan, ABD'nin bölgedeki hemen her jeopolitik amacını gerçekleştirmesine yardım etmeye hazır ve buna istekli bir ülke idi. Ancak şu anda uluslararası sistemde, çok kutupluluğu belirli ölçüde geri getirmeye yönelik, aşamalı bir küresel tepkiye tanık olmaktayız. Bu eğilim hem Soğuk Savaş'ın sona ermesinden beri yaşanan küresel jeopolitik değişimlerle hem de Bush yönetimi altında daha tek yanlı ve hegemonik politikalara yönelmesiyle ilgilidir. Bunun sonucu olarak, dünyanın birçok bölgesinde bir zamanlar ABD'nin sadık müttefiki olan ülkeler, artık böyle değildirler. Türkiye de bu yönelimin bir parçasıdır."

Türkiye, komşularıyla barıştıkça ve ekonomisi güçlendikçe Ortadoğu bölgesindeki sorunlara da müdahil hale gelmektedir. Nitekim son birkaç yılda Türkiye arabuluculuk ve ev sahipliği dâhil bölgesel sorunların çözümü arayışında etkili bir rol üstlenmiştir. Filistin, İsrail, İran, Amerika, Suriye gibi birbiriyle kavgalı ülkelerin hepsiyle birden barışık, hepsiyle iyi ilişkisi olan, bölgede belirli bir tarihsel nüfuzu ve ağırlığı olan bir başka ülke yoktur. Bu, bölgesel sorunlara müdahil olma ve çok taraflı açılım eğiliminin yalnızca AKP'nin vizyonu olmanın ötesine geçtiğini ve yavaşça yükselen bir tür Türk ulusal mutabakatını temsil ettiğini vurgulayan Fuller, güçlü, istikrarlı, gelişmiş ve demokratik bir Ortadoğu ülkesi olarak Türkiye'nin, artık hayati çıkarlarının bulunduğu sorunlu bir bölgede daha bağımsız hareket etmeye doğru gittiğini, hattâ bu yönde hareket etmeye zorlandığını söylemektedir. Sonunda Ortadoğu bölgesinde ve daha geniş Müslüman coğrafyada Türkiye'nin ne yapacağı, ABD, AB ve Türkiye'nin çıkarları arasında cereyan edecek karşılıklı etkileşim tarafından belirlenecektir.

Kitapta aynı zamanda Türkiye'nin ABD ile olan eski yakın ilişkisinin üç nedenle kalıcı olarak ortadan kaybolma sürecinde olduğu ileri sürülmektedir. Birincisi, Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve Avrupa siyasetinin yeniden düzenlenişinin, Türkiye'ye yönelik başlıca stratejik jeopolitik tehdidi ortadan kaldırmış olmasıdır. İkincisi, hemen hemen aynı tarihte, Washington'ın Ortadoğu'daki bölgesel gündeminin Ankara'nın bölgedeki kendi çıkarlarıyla çatıştığı algısının giderek güçlenmesidir. Üçüncüsü, Ankara'nın, kendisine alternatif siyasi ve ekonomik opsiyonlar öneren Müslüman dünya, Avrasya, Rusya ve Çin ile giderek daha fazla yeni stratejik bağlantılar kurmuş olmasıdır. Fuller'e göre her ne kadar bu süreç büyük ölçüde AKP yönetimi altında hızlanmışsa da, dış ilişkilerdeki söz konusu kayma, Ankara'nın Washington ile bağlarını kaçınılmaz şekilde değiştirecek, uzun dönemli bir jeopolitik kaymadır.

Fuller'e göre Washington'ın bakış açısından Türkiye, bugün artık çok daha zor, bağımsız düşünen, daha önceki on yıllara kıyasla çok daha az güvenilir bir müttefiktir; hatta bazıları Türkiye'nin kaybedildiğini bile söyleyebilir. Açıkçası, bugün Türkiye'nin jeopolitiği çeşitlenmekte, genişlemekte ve rüşdüne ermektedir. Bundan dolayı, gelecekte Türk-Amerikan ilişkilerini daha iyi sevk ve idare edebilmek için her iki tarafın da çok daha karmaşık yetilere ve karşılıklı duyarlılıklara sahip olması gerekecektir.

Bu çerçevede Türkiye'nin önünde başlıca üç dış politika seçeneği vardır: 1) Washington merkezli dış politika, 2) Brüksel merkezli dış politika, 3) Ankara merkezli dış politika. Fuller, kendisini CIA ajanı olarak damgalayıp mahkûm etmek isteyen ulusalcı-Kemalist-milliyetçi çevrelerin düşündüğünün aksine ve ironik biçimde, her ne kadar ABD'yi kısa dönemde rahatsız edecek olsa da, uzun vadede gerek Türkiye, gerek Batı ve gerekse bölgenin selameti açısından en uygun seçeneğin 3. seçenek, yani Ankara merkezli bağımsız bir dış politika seçeneği olduğunu vurgulamaktadır.

Ulusalcıların Fuller yanılgısı

Esasen Fuller'in önerisi, "vatan-millet-Sakarya" söylemiyle, "tam bağımsız Türkiye" söylemiyle hareket eden Türkçü, ulusalcı veya Kemalist çevrelere gayet sevimli gelmelidir; çünkü Fuller bağımsız bir dış politika yörüngesine giren Türkiye'yi övmekte, Washington'ı tahakkümcü politikalardan vazgeçmeye davet etmektedir. Bu resme, Türkiye'nin son elli yılını karartmış, yol açtıkları istikrarsızlıklar ve darbelerle Türkiye'nin son tahlilde yoksul ve ABD'nin koltuk değneği bir 3. dünya ülkesi olarak kalmasına hizmet etmiş -ama en vatansever olma hakkını kendilerinden başkasına layık görmeyen- Ergenekoncu çetelerle birlikte bakıldığında, ortaya son derece ironik bir tablo çıkmaktadır: Aynen rahmetli İdris Küçükömer'in Türkiye'de sağ-sol kavramlarını tepetaklak etmeyi önerdiği gibi, vatan hainliği-vatanseverlik kavramlarının da tepetaklak edilmesinde yarar var gibi görünmektedir.

Benzer bir ironi de, bizdeki sözde vatansever güçlerin tam zıddına, Fuller'in Türkiye'nin geleceği konusunda son derece iyimser olmasıdır: "Türkiye hakkında hayatımda hiç olmadığı kadar pozitif düşünüyorum. Türkiye'ye ilk gittiğimde, ülkenin devasa sorunları vardı. Bugün inanıyorum ki Türkiye'de durum daha önce hiç olmadığı kadar iyidir. ... Zorlu Kürt sorununu çözme yolundadır. Özal'a kadar giden reformlar sayesinde ekonomi de daha iyi durumdadır. Kendine daha güvenir durumda olan ülke şu anda, Ortadoğu dâhil olmak üzere dünyadan, modern zamanlarda hiç görmediği kadar saygı görmektedir." Umalım ki yazarın geçmiş bağlantılarından dolayı düşüncelerini mahkûm etmeden, parmağına değil, işaret ettiği şeye bakarak kitap okunsun ve değerlendirilsin.
Bu haber toplam 1116 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri