Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Tüsiad başkanı silah komisyoncusu mu?

07.09.2010 20:31
Ekonomist Süleyman Yaşar`dan şok iddia...

Tüm dünyanın içinden geçtiği küresel krizin miladı olarak simgeleşen ABD yatırım bankası Lehman Brothers’ın 15 Eylül 2008’de batmasıyla, başta ABD olmak üzere dünyanın pek çok yerinde devletler, şirketler, kuruluşlar milyonlarca dolarlık varlıklarını kaybettiler, borsalar ağır kayıplar yaşadı, bankalar ve şirketler iflas bayrağı çektiler.

Ülkeler, krizle sarsılan gerek özel gerek kamuya ait şirketlerini kurtarmak için paket üzerine paket hazırladı. Krizin tüm dünyaya yaşattıkları ve gösterdikleri ekonomi ile ilgili bilinen ezberleri bozdu, kuralların yeniden yazılma ihtiyacı doğdu.

O sırada Türkiye’de neler oluyordu? Hafızalara yer eden Başbakan Erdoğan’ın “Kriz bizi teğet geçti” sözü çokça tartışılırken, Türkiye’nin IMF ile yeni bir anlaşma yapıp yapmayacağı ile ilgili haberler gündemden düşmüyordu. Demokratik açılım tartışmaları tüm hızıyla devam ederken, askerin derin darbe planları Taraf sayesinde bir bir gün ışığına çıkıyordu.

Kriz lobisini merak edenlere yanıt


İşte bu süreçte Türkiye’de neler yaşandığını, ekonominin durumunu, İstanbul sermayesi ile Anadolu sermayesinin taleplerini İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ekonomist Süleyman Yaşar, yeni çıkan “Derin Ekonomi - Cumhuriyetin Finansal Şifreleri” adlı kitabında anlattı.

Ekonomi kitabı sıkıcıdır demeyin. Hanefi Avcı’nın büyü ses getiren kitabı kadar ilgi çekici bir içeriğe sahip. Yazılarında da sık sık dile getirdiği üzere, Yaşar, kitabında kriz lobisi adını verdiği bir kesim işadamının krizde Türkiye’de büyük gürültü çıkartarak, medyayı da kullanarak hükümeti IMF ile anlaşma yapmaya zorladığını ve anlaşma olmaması halinde Türkiye’nin batacağını söylediklerini anlatıyor.

Yaşar, geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan ile TÜSİAD arasında yine polemik konusu olan İstanbul ve Anadolu sermayesi ayrımına yönelik değerlendirmeler de yapıyor. Yaşar ile Türkiye’deki “derin ekonomi” hakkında konuştuk:

Vesayet rejiminin devamını istiyorlar


Kriz lobisi diye tabir ettiğiniz ve ağırlıklı İstanbul sermayesinin oluşturduğu işadamı grubunun kriz dönemindeki talep ve tavırlarını bu kitapta ele aldınız. Kimdir bu kriz lobisi ve ne istiyorlardı?

2008’in sonlarına doğru ABD’de Lehman Brothers’ın batması Türkiye’de kriz lobisini ortaya çıkardı. Türkiye’de olmayan krizi, sanki burada olmuş gibi yansıttılar.

Mutlaka IMF’den 35 milyar dolar almamız lazım dediler. Türkiye, kriz lobisinin sözüne uyup bu 35 milyar doları alsaydı, ekonomi yine küçülecekti, üstelik bir de devletin üzerine 35 milyar dolarlık borç yükü binecekti.

Statükocu sermayenin niyeti kamu üzerinden bu kaynakları kullanıp borcu halkın üzerine yıkmaktı. Ama daha sonraki süreçte açıklanan şirket kârları, bize mali krizin etkisinin olmadığını gösterdi.

Kriz lobisi dış borçlarını çok rahat ödedi, işçi çıkarmalar bir tuzaktı ve sosyal kaos yaratmaya yönelikti. 35 milyar doları hükümet alsın diyenler de gidip rahatlıkla dış piyasalardan bu paraları alabilirdi. Bugün bu işçi çıkarmaların ekonomik temeli olmadığını görüyoruz. Bunlar, IMF vesayeti ile bütçe vesayetini hükümetin elinden almak, siyasi vesayeti de askere ve yargıya bırakma niyetindeydi.

Darbe planlarında ekonomik kaos çıkartma tezi dile getirilmişti. Bu da, kriz lobisinin kimlerle işbirliği içinde olduğunu gösteriyor. Hem krizi Türkiye’de çıkmış gibi gösterip, AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak hem de kamu kaynaklarını kendilerine aktarmak istiyorlardı. Merkez Bankası Başkanı atamasında bile bu durum ortaya çıktı.

İstanbul sermayesinin yeni Anayasa değişikliklerine hayır demesi de, vesayet rejiminin devamını sağlamak. Bütçe rantlarını IMF vesayeti ile kendilerine yönetiyorlardı. Örneğin, Başbakan Erdoğan “Türk Ticaret Kanunu’nu niye desteklemediniz” diye sordu TÜSİAD’a ses çıkarmadılar. Referandum aşamasında TÜSİAD’ın tarafsız kalması üstü kapalı hayır anlamına gelir.

Başbakan Erdoğan, bir konuşmasında “Anadolu sermayesini daha samimi buluyorum” deyince, TÜSİAD hemen buna cevap verdi. Anadolu sermayesi ile TÜSİAD arasındaki en belirgin farklar nedir sizce?

Anadolu sermayesi rantlardan faydalanan bir sermaye grubu değil. Bu krizde kendi ayakları üzerinde durma ve kendi özsermayesi ile üretim ve ihracat yapma başarısı gösterdi. Ne devletten borç aldılar ne de IMF’den borç almak istediler, yeter ki devlet bize gölge etmesin, yargı önümüzü kesmesin dediler.

İstanbul sermayesi ise mevcut durumunu korumak için vesayetin devam etmesini, rantların kendisine aktarılmasını talep ediyor. Anadolu’dan çeşitli sektörlerden şirketler ilk 500 şirket arasına girmeye başladı, Anadolu’nun sermaye gücü ve yeni zenginleri, İstanbul burjuvazisine tam anlamıyla alternatif oldu.

TÜSİAD ise değişimi kabullenip yeni zenginleri içine alacağına onları dışladı. Son dönemde bunun yanlış bir tavır olduğunu anladılar ve yeni yeni Anadolu’dan işadamlarını yönetime almaya başladılar. Abdülkadir Konukoğlu, “10 yıl önce beni TÜSİAD’a almadılar, şimdi de ben gitmiyorum” diyor. TÜSİAD, “İş etiğine bakarak üye alıyoruz” diyor. Bu tez yanlış. Anadolu’dan bazı işadamlarını yanlarına aldılar ama bu sorunun çözüldüğü anlamına gelmiyor.

Yeni Anadolu zenginleri kimler?


Anadolu sermayesinin rekabetçiliği ve dışarı açılma durumu onları tehdit ediyor. Bizim şirketleri satın alırlar mı, servetlerimize göz dikerler mi diye endişeleniyorlar. Yeni zenginlerin başörtülü kızlarının okumasını, yeni zenginlerin jeeplere binmesini hazmedemiyorlar. Bu ayrım ortadan kalkmadı, uzun bir müddet de kalkacağını sanmıyorum. İstanbul sermayesi, devletin onlara sermaye vermesiyle, ürettikleri mallarını satın almasıyla büyüdü, Anadolu sermayesi ise alın teriyle büyüyor.

Hegamonik yapılarını kaybedecekleri için İstanbul sermayesinde bir korku var. Anadolu’daki değişimi de, bu gücü kaybedecekleri için istemiyorlar. Yoksa hiçbir işadamı demokratikleşmeye karşı çıkamaz. Vergi borcu olan işadamının yurtdışına çıkabilmesi, yargı kararlarının yatırımları engellememesi, fişlenmenin ortadan kalkması gibi maddeleri desteklemeleri gerekirken, bunların değişmesini istemiyorlar. Vergi sorunu olan bir işadamı önce gidip Genelkurmay Başkanı ile görüşüyor ondan sonra ilgili kuruma gidiyor. Bu en güzel örnek.

TÜSİAD’da bürokrasi hiyerarşisi var


TÜSİAD’daki tüm bu olumsuzlukları neye bağlıyorsunuz, gelişmelere ayak uyduramıyor mu? Krizi nasıl karşılamalıydı?

TÜSİAD’da bir hiyerarşi var servetin büyüklüğüne göre. Diğerleri ona biat etmek zorunda, ona tabiler. Asker ve bürokrat hiyerarşisi orada da var. TÜSİAD’ın bu hale gelmesi, üst yönetimin çıkar ve kaygılarından kaynaklanıyor. Silah komisyonculuğu yapanlar var TÜSİAD başkanlığı yapmış kişiler arasında.

Onlar, Güneydoğu’daki savaşın bitmesini ister mi? TÜSİAD, kriz döneminde Merkez Bankası’nın sıcak para çekmeye yönelik yüksek faiz politikasını destekledi, büyük tutarda cari açığın oluşmasına katkıda bulundu. Oysa TÜSİAD, Merkez Bankası’nı yüksek faiz politikasından vazgeçirebilirdi.

Türkiye, uyguladığı istikrar programının sağlamlaştırdığı bir ekonomiyle krizi karşıladığı için dış şoklara dayanıklı bir bünyeye sahip oldu. Ekonomide tek kırılganlık kendini cari açıkta gösterdi. Yüksek cari açık, dövizle borçlanan özel şirketlerden kaynaklandı. Bazı şirketler bize bir şey olmaz diyerek risk analizi yapmadan borçlandı. Sorumsuzca davranan şirketler, hükümetten kurtarma planı istedi. Amaçları, yükselen kur farklarını ve ödemek istemedikleri borçlarını devlete ödetmekti.

Gerekçeleri de şuydu: Biz batarsak, çok kişi işsiz kalır. Hükümete ve kamuoyuna baskı yapıp, IMF’den alınan kredinin kendilerine verilmesini istiyorlardı. TÜSİAD’ın Anayasa referandumuna tarafsız kalması, statükocu, tutucu tavrı halkın gözünde TÜSİAD’ı yıprattı. Kendisini yenilemesi lazım.

AB sürecine tam destek veren TÜSİAD, bu duruşuyla bu konuda da çelişmiş mi oldu?

TÜSİAD, Türkiye’nin sivilleşmesi için ulusalcı ve milliyetçi çevrelerden gelen tüm eleştirileri göğüsleyerek cesur demokratikleşme raporları hazırlattı. Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesi için tam destek verdi, hükümetin AB sürecinde ilerlemesi için hep baskı yaptı. Ama Anayasa değişikliğine karşı takındıkları tutum, AB’yi de istemedikleri anlamına geliyor. AB’yi yargı, asker, MHP, CHP istemiyor. Oysa, AB’nin İlerleme Raporları’nda bu Anayasa değişikliklerinin yapılması isteniyor.

Hükümete ‘git borç al’ demek zafiyettir Kitapta IMF anlaşmaları ahlaki zafiyet yaratıyor demişsiniz, ne demek bu?

1961’den bu yana IMF ile 19 tane stand-by anlaşması yapılmış. Hem kamu hem de özel sektör parayı kuralsız bir şekilde kullanıyor. IMF’den kredi alınsaydı ve bu para kriz lobisine dağıtılsaydı, kurtarılan şirketler yine parayı israf eder ve ileride kurtarılmak üzere yine karşımıza çıkardı. IMF anlaşması yapılsaydı, durumumuz ahlaki yönden de kötüleşecekti. Çünkü, IMF yardımı, Türkiye’yi yönetenler üzerinde ahlaki zafiyet yaratıyor. Nasıl olsa IMF var denerek, ekonomi yönetimine gereken özen gösterilmiyor, şirketler riskleri dikkate almadan borçlanıyor. Zaten hükümete git borç al demek de, bir ahlaki zafiyetin sonucu. Disiplinsiz çalışmaya zorluyor.

IMF anlaşması yapılmadı ve Türkiye batmadı, borçlar da rahatça ödeniyor. Borçların bir kısmı back-to-back krediler, özel sektör kredileri off shore ülkelerden almış. Geçmişte alınan borçlar içi boşaltılan bankalara dağıtıldı, bu borçları vatandaş vergileriyle ödemeye devam ediyor. IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn bile Türkiye’nin IMF yardımına ihtiyacı olmadığını bizzat kendisi Türklere anlatmak zorunda kaldı. Kahn, Türkiye’nin IMF’ye ihtiyacı olmadığını söyleyerek, TÜSİAD’ın felaket senaryolarını da geçersiz kıldı.

Askercilerle IMF’cilerin zihniyeti aynı Geçmişten bu yana bu süreçler hep böyle mi yaşandı, bu kriz lobisi hep var mıydı?

Kriz lobisi Türkiye’de hep vardı, şirketleri hep batık ama kendileri hep zengin. Bunlar siyasi istikrarın elini kolunu bağlayacaktı, bütçe kaynakları da bunlara aktarılacaktı. Askerciler ve IMF’ciler aynı şeyi söylüyor, seçimle gelen iktidarları iki grup da istemiyor. Asker, seçimle gelen Türkiye’yi yönetemez diyor, IMF’ciler de seçimle gelen ekonomiyi yönetemez diyor. Bu, statükocuların işidir.

IMF hiçbir programında silaha bu kadar para harcamayın demiyor, hep emekliden, sağlıktan, eğitimden kesin diyor. IMF ile anlaşma yapılsın diyenlerin içinde rant kollayıcıların yanı sıra Ergenekon zihniyeti ile uyuşan bazı çevreler de var. Bu Ergenekoncu zihniyet, hükümetin bütçeyi yönetmesini engelleyerek yaşanacak bir krizde tökezlemesini istiyordu. Türkiye’de yüksek oranda halkoyu ile gelen iktidara gelen partiler, askerleri ve zenginleri korkutur. IMF tartışmaları, rejim tartışmalarıyla birlikte yapıldı, IMF bir koz olarak sahaya sürüldü.

TOBB olup bitenlerin neresinde duruyor?


TOBB, tüm bu kriz döneminde kötü bir sınav verdi. Kredi Garanti Fonu’nun devreye sokmakta çok geç kaldı. Kamu harcamasında şikayet ediyordu ama üyelerine kredi garantisi vermek için Hazine’nin 1 milyar lirasını almaktan çekinmiyordu.

TOBB, bireysel girişimcinin karşısında kamu gücünü arkasına almış, başkanının resmi plakalı araçla dolaştığı bir KİT’e dönüşüyor. Üye aidatları, günlük evrak işlemleri, gümrük kapılarını modernize edip işletmesiyle ortaya çıkan bu ekonomik büyüklük beraberinde siyasi bir güce dönüşüyor.

Bir sivil toplum kuruluşundan çok siyasi amaçlı bir hareket gibi davranıyor. Ellerindeki ekonomik imkanlarla seçilmiş hükümetlerle siyasi bir parti gibi mücadeleye giriyor. Bu üye aidatları nereye gidiyor? Bu güç denetlenmeyince, kontrolsüz bir güç oluyor. TOBB, krizde hükümete hiç yardımcı olmadı, üyelerine karşı sorumluluklarını da yerine getirmedi. TOBB’un kurduğu TEPAV adlı vakıf, yaptığı açıklamalarda hep olumsuz mesajlar verdi, görüşleri ekonominin batacağı yönündeydi. Başbakan’ın “Her TOBB üyesi bir işçi alsın” sözünü de tehdit unsuru olarak kullandılar. Şirketler çok yüksek karlar açıklıyor, nedeni ne olursa olsun TOBB’un tutumuyla bu tutarsız...

Aktifhaber

 

Bu haber toplam 1170 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri