Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kürtlerin de fakirleri ölüyor

02.08.2010 09:08
Yrd. Doç. Dr. Vahap Coşkun, "Eğer siyaseti belirleyebilen aileler çocuklarını kaybetmiş olsalardı, bu savaş bugüne kadar sürmez, daha önce bitirilmiş olurdu" dedi.

 

Coşkun, sadece Türklerin değil, ekonomik gücü olan Kürtlerin de çocuklarını bu savaşın uzağında tutabildiğini ifade ederek; "Kürtlerin de yoksul çocukları ölüyor" dedi.

Dicle Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Vahap Coşkun, Yenişafak Gazetesi'nden Murat Aksoy'a verdiği ropörtajda referandum ile ilgili önemli tespitlerde bulunuyor

Geçtiğimiz hafta Hatay'ın Dörtyol ve Bursa'nın İnegöl ilçesi'nde yaşanan olaylar birçok soruyu akla getirdi. Buralarda olanları münferit mi saymak gerek yoksa provokasyon deyip geçiştirmek mi gerek? Yoksa Kürt sorununda başka bir evreye mi geçiyoruz? Bu olaylar onun ipuçları mı? Bu olayların 12 Eylül'de yapılacak referandumla bağlantıları var mı? Referandumda bölge halkı ne diyecek? BDP 'boykot'ta sonuna kadar gidebilecek mi?
Bu konuları Dicle Üniversitesi'nden genç bir Kamu Hukukçusu ile Yrd. Doç. Dr. Vahap Coşkun ile konuştuk. Coşkun'un Kürt sorunu ve vatandaşlık konusunda yaptığı çalışmalar sorunun çözümü için önemli ipuçları taşıyor. Referandumda oyunun 'evet' olacağını söyleyen Coşkun, Kürtlerin de 'evet' demesi gerektiğini söylüyor. Boykot konusunda Coşkun'un ilgin bir tahmini de var; Öcalan şartlar olgunlaşırsa referanduma 'evet' çağrısı yapabilir.


En sıcak gelişmelerden başlayalım. Ne oluyor Dörtyol'da ve İnegöl'de?

Kürt meselesi 1984'te çatışmalar başladıktan sonra uzunca bir süre devlet ile Kürtlerin bir kesimi arasındaki sorun olarak algılandı. Ama 1990-1995 arasında uygulanan zorla yerinden etme politikası ile birlikte Kürtlerin önemli bir kesimi Türkiye'nin Batısı'na göç etmek zorunda kaldı. Türkiye, demografik açıdan ciddi bir karışım yaşadı. Bugün Kürtlerin nüfusunun yarısından çoğu Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nin dışında yaşıyor. İstanbul, dünyadaki en büyük Kürt kentine dönüştü. Bu durum, Türkler ile Kürtlerin, başta ekonomi olmak üzere, toplumsal hayatın hemen her alanında daha fazla karşılaşmaları ve daha fazla mücadele etmeleri sonucunu doğurdu. Kürt meselesinin devam etmesi, şiddetin dozunun yükselmesi ve cenazelerin artması, bu mücadelelerin etnik kimlik üzerinden ifade edilmesine ve tepkilerin de etnik kimliğe yönelmesine neden oldu. Öyle ki, çok basit bir kız meselesi veya ekonomik bir sorun bağlamından kopartılıp etnik bir sorun haline getirilmeye başlandı. İki yıl önce Altınova'da, bugün ise İnegöl'de yaşananlar bu bağlamda değerlendirilebilir. İnegöl'de sıklıkla yaşanan ve altında etnik bir motif bulunmayan bir kavga, anında ekonomik bir kavga olmaktan çıktı ve bir Türk-Kürt çatışmasına dönebildi.

SİYASİLERE SORUMLULUK DÜŞÜYOR

Bu olaylar demokratik açılımla bağlantılı mı?

Hayır. Asıl kaynak Kürt meselesinin varlığıdır. Bu tür olaylarda mutlak birtakım karanlık güçlerin dahli vardır, ama asıl önemli olan böylesi güçlerin provokasyonlarıyla hareket edebilecek bir toplumsal zeminin varlığıdır. Kürt meselesi ve bununla bağlantılı olarak ölümler devam ettikçe, Kürt ve Türk milliyetçiliklerinin yükselmesi ve toplumsal çatışmaların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Demokratik açılım, Kürt meselesinin çözümü için doğru adımdı. Yanlış olan, hükümetin karşılaştığı ilk sorunda açılımdan çark etmesi ve güvenlik merkezli siyasete dönmesiydi. Aslında bu olaylar, demokratik derinlik kazandırılmış, somut çözüm önerilerini kapsayan ve her aşamada halkı bilgilendirmeye dayanan şeffaf bir açılım politikasının ne kadar gerekli ve hayati olduğunu gösteriyor.

Çıkış ne?

Karşı karşıya bulunduğumuz tehlike son derece ciddidir. Etnik temelli çatışmaların büyük bir yangına dönüşmesini engellemek için hem siyasetçilere hem de sivil topluma büyük görev düşüyor. Her şeyden önce siyasetçiler, kitlelerin bu hareketlerini meşrulaştıracak veya yapılanları hafifletecek ifadeleri kullanmaktan imtina etmeliler.

CAYDIRICI TEDBİRLER ŞART

Mesela?

MHP lideri Bahçeli'nin Dörtyol'da yaşanalar için "halkın haklı bir infiali" demesinin kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Böyle konuşmak; masum insanlara saldırıp etrafı yakıp yıkanlara açık çek vermektir. Bu tür söylemlerden kaçınmak gerekir. İkincisi, bu zarar verici eylemleri gerçekleştirenlerin acilen tespit edilip haklarında hukuki sürecin başlatılması lazımdır. Yapanların yanına yaptıkları kar kalmamalı, bu tür hareketlere tevessül edecekler cezalandırılacaklarını bilmeli. Ve üçüncüsü, siyasi aktörler, konuşmalarında tahrik edici değil yatıştırıcı, ayırıcı değil birleştirici unsurları ön plana çıkarmalılar. Özellikle bugünlerde sarf ettikleri her sözün çok büyük bir anlamının olduğu bilmeli, kitlelerin öfkesini bileyleyecek ifadelerden kesinkes kaçınmalılar. Bir BDP milletvekilin çıkıp "Bundan sonra birlikte yaşam için çok ısrarcı olmayacağız" demesinin, bir AK Parti milletvekilin çıkıp "Bu Kürtler çok olmaya başladılar, her yeri ele geçiriyorlar, Türkler uyanık olmalı" şeklinde konuşmasının yangına körükle gitmekten başka bir anlamı yok.


TOPLUMSAL YARILMA DOĞAL

Bugünlerde toplumda ideolojik bir yarılma söz konusu sanki. Ne dersiniz?

Tarihin kavşak noktalarında toplumların yarılması doğaldır. Türkiye geçmişinde de bu tür kutuplaşmaları gördü, hatta daha vahimlerini yaşadı. Misal siyasi yasakların kaldırılıp kaldırılmamasını konu edinen 1987'deki referandumda Türkiye ikiye bölünmüştü. Temel hak ve hürriyetlerden olan siyaset yapabilme hakkını referanduma sunulması büyük bir hataydı ama toplum burada iki kutba ayrılmış ve çok az bir farkla siyasi yasakların kalkması kabul edilmişti. Dolayısıyla bu tür yarılmalar olabilir; çatışma ve uzlaşmazlık siyasetin doğasında vardır. Burada önemli olan, çatışmaların demokratik zeminde cereyan etmesini sağlayacak demokratik bir kimliğin inşa edilip edilmeyeceğidir. Başkalarının bizden farklı görüşlerinin olduğunu bilen, bunlarla mücadelesini demokratik yollarla yapan ve mücadelenin sonunda çıkan sonucu kabul eden bir kimlik oluşturulabilirse yarılmaların aşılması mümkün olabilir. Yeri gelmişken söyleyeyim, Kürt meselesinin çözülmesi ve barışın sağlanması konusunda halkın istekli olduğunu ve açık yüreklilikle yürütülecek bir politikanın bu isteği açığa çıkaracağını düşünüyorum.

Ama bir taraftan da şiddet devam ediyor. Askerler, polisler, PKK'lılar... Nasıl duracak bu şiddet?

Bir kere şunu görelim: Ölenler, yoksul aile çocukları. Bakın ölenlerin renkleri bile aynı. Çocukları ölenler, kendilerini bu savaşın dışında tutabilecek ekonomik güce sahip olmayan ailelerdir. Bakın; son olarak Adana-Kozan'da bir aile asker olan oğlunu kaybetti. Ama aile o kadar yoksuldu ki, çocuğunun cenaze töreninde giyecek bir elbisesi bile yoktu. Belediye Başkanı tarafından geceleyin dükkân açılarak giydirilen bu ailenin yürek kanatan öyküsü, aslında tablonun tümünü resmediyor. Çocukları ölenler hep fakir insanlar ve dolayısıyla siyasetin merkezini doğrudan etkileyebilecek güce sahip değiller. Buna karşılık, ekonomik, bürokratik ve politik gücü ellerinde tutanlar çocuklarını bu savaşın dışında tutabiliyorlar. Eğer siyaseti belirleyebilen aileler çocuklarını kaybetmiş olsalardı, bu savaş bugüne kadar sürmez, daha önce bitirilmiş olurdu. İngiltere'de de, İspanya'da da çatışmaların sona erdirilmesi ve bir barış anlaşması yapılması söz konusu olduğunda, buna en çok muhalefet edenler, yaşanan çatışmalardan en az etkilenenlerdi.

KÜRTLERİN DE FAKİRLERİ ÖLÜYOR

Türkiye'de de böyle mi?

Evet böyle. Şu anda Kürt meselesinin çözülmesine en çok karşı çıkanlar yıllardır süren çatışmalardan en az etkilenenler. Belki de hiçbir kaybı olmayanlardan, ekonomik olarak üst tabakadan geliyor.

Kürtler içinde bu böyle mi?

Ekonomik olarak güçlü olan Kürtler de çocuklarını bu savaşın uzağında tutabiliyor, dolayısıyla Kürtlerin de yoksul çocukları ölüyor. Ama barış talebi noktasında Kürtlerde sınıfsal bir farklılaşma yok, zengini de yoksulu da barışı istiyor.



Öcalan bir süre sonra 'evet' diyebilir


Anayasa paketine gelelim. 12 Eylül'de gideceğiz. Hukukçu olarak paket hakkında ne düşüyorsunuz?

Paketin 3 önemli özelliği var: Bazı yeni haklar anayasaya giriyor. İkincisi, var olan bazı haklar tahkim ediliyor. Ve üçüncüsü yargı alanında önemli değişiklikler getiriyor. İlk iki konuda bir sorun bulunmuyor; hemen herkes bu konularda hemfikir. Ama sorun yargıya AYM ve HSYK'nın yapılanmasıyla ilgili maddelerde çıkıyor. Ben genel olarak paketin Türkiye'deki demokratikleşmeyi çok ciddi bir şekilde sıçratacak olduğu kanaatinde değilim. Aynı zamanda AYM'nin ve HSYK'nın düzenlenmesine ilişkin itirazlarım var. Mesela AYM'nin üye seçiminde Meclis'in daha fazla söz sahibi olması gerektiğini düşünüyorum. HSYK'da hem Adalet Bakanı'nın hem de bakanlık müsteşarının bulunmasını -çifte temsile yol açtığı için- sakıncalı görüyorum. Ama genel bir değerlendirme yapıp mevcut Anayasa metni ile değişiklik teklifini karşılaştırdığımda, teklifin hâlihazırdaki metinden daha iyi olduğu sonucuna ulaşıyorum. Bu nedenle ben, referandumda "evet" diyeceğim. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde "demokratik yeni bir anayasa" tartışmasını sürdüreceğini ve -eğer gerçekleşirse- anayasa değişikliğinin de bu tartışmaya katkı yapacağını düşünüyorum.

BOYKOT HATALI BİR TERCİH

BDP'nin boykot tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hatalı bir tavır olarak değerlendiriyorum. BDP, boykotun gerekçesi olarak siyasi iktidarın kendilerini dikkate almamasını gösteriyor. Gerçekte de BDP, anayasa değişikliği konusunda epey hazırlık yapmıştı ve siyasi iktidarın BDP'yi görmezden gelmesi yanlıştı. Ama iktidarın bu yanlışı, BDP'nin boykot kararını haklı kılar mı? Bence kılmaz. Çünkü bu teklifte BDP'nin seçmenlerine ve parti olarak BDP'nin kurumsal kimliğine halel getirecek bir herhangi bir düzenleme söz konusu değil. BDP, kendisini Kürtlerin taleplerini siyasal alana yansıtmakla ve Türkiye'nin demokratikleşmesini sağlamakla görevli sayan bir parti. Bu bağlamda anayasa değişikliği ile ilgili olarak BDP'ye üç soru sorulabilir: Birincisi, bu paket içerisinde Kürtlerin haklarına aykırılık teşkil edecek bir tek madde var mıdır? İkincisi, anayasa değişiklik teklifi, yürürlükteki anayasadan genel olarak daha geri bir metin midir? Üçüncüsü, bu pakette Türkiye'nin demokrasisini sekteye uğratacak veya demokratikleşme mücadelesini geciktirecek herhangi bir hüküm var mıdır? Ben, bu üç sorunun da cevabının "hayır" olduğu kanaatindeyim. Bundan dolayı BDP'nin de bu anayasa değişiklik teklifini desteklemesi gerektiğini savunuyorum.

Kürtler nasıl bakıyor?

Bana göre, Kürtlerin önemli bir kısmı, bu değişiklik teklifini yeterli bulmuyor ama Türkiye'nin demokratikleşmesine katkısı olacağı inancıyla destekliyor. Eğer bölgede benim düşündüğüm gibi ağırlıklı olarak "evet" oyu çıkarsa, BDP kendi seçmenleriyle ters düşmüş bir parti haline gelecek. Bunun bir bedeli olur.

Ne gibi?

Siyaset, nihayetinde sonuçlar üzerinden yürütülür. Eğer referandumdan "evet" çıkarsa, bunun siyasi getirisi -başta iktidar olmak üzere- "evet" diyen partilere yazılır. Yok, referandumun kazananı "hayır" olursa, bundan da "hayır" kampanyasının yürüten MHP ve CHP nasiplenir. BDP iki durumda da kaybeden pozisyonda olacak ki, bu, siyaseten doğru bir tavır değil. Bir de ben bu tür temel konularda siyasi partilerin net tavır göstermeleri gerektiğini, seçmenlerin de siyasi partilerden bunu beklediklerini düşünüyorum. Ortada bir anayasa değişikliği teklif var; eğer teklifin "iyi" olduğunu düşünüyorsanız destekler, "kötü" olduğunu düşünüyorsanız karşısında durursunuz. Boykotun BDP'ye siyasi bir katkı sağlayacağını zannetmiyorum.

BÖLÜNME DEĞİL TARTIŞMA OLUR

Kırılma ya da bölünme yaratır mı bu?

Eğer anayasa değişikliği kabul edilirse, BDP içinde bir bölünme olmaz ama ciddi manada bir iç tartışma yaşanır. Böylesi bir tartışma ise hem BDP, hem de Kürt siyaseti için hayırlı bir gelişme olur.

Boykotun kaynağı Öcalan mı, BDP'mi?

Öcalan'ın burada ciddi etkisi var. Benim kanaatim şu: Öcalan bu kadar açık net boykota karar vermemiş olsaydı, BDP parti grubundaki çok sayıda milletvekili "evet" oyu kullanacaktı. Bu kanaate, anayasa değişiklik teklifi Meclis'te müzakere edilirken BDP milletvekillerinin basına yansıyan görüşlerine bakarak ulaşıyorum. Fakat Öcalan'ın bu konuda fikirlerinin değiştiğini unutmamak gerek.Anayasa değişikliği ilk gündeme geldiğinde Öcalan, "BDP bir hayır cephesi örgütlesin" çağrısı yapmıştı. Ama toplumda değişime olumlu reaksiyonlar gösterilince Öcalan bu kez, "eğer AK Parti'nin samimiyetini inanıyorlarsa evet de diyebilirler" demeye başladı. Ama daha sonra "hayır, bu değişiklik desteklenmeli, boykot edilmeli" noktasına geldi.

Peki, Öcalan, bu boykot kararında sonuna kadar ısrar edecek mi?

Emin değilim, kararını değiştirebilir. Zira sondan bir önceki avukat görüşmesinde Öcalan, Kürt halkının iradesine ipotek koyamayız hiçbir Kürde ne yapacağını söylememeyiz Kürtler kendi aralarında tartışsın" dedi. Sanki boykot tavrını yumuşatmış gibi bir hal var. Bana göre, eğer Kürt kamuoyunda "evet"e dönük talepler yükselmeye devam ederse Öcalan da bu boykot kararını değiştirebilir.

KÜRTLER 12 EYLÜL'DEN ÇOK ÇEKTİ

'Evet'e dönebilir yani?

Öcalan şöyle diyebilir: "Toplumdaki değişim isteğini gördüm, bu isteğe saygı duyuyor ve toplumun önünü açmak istiyorum." Bu argümana dayanarak boykottan vazgeçebilir ve "evet"e yeşil ışık yakabilir. Ramazan ayının başlamasıyla çatışmalar durur ve demokratik müzakereler artarsa Öcalan kararını değiştirebilir.

Peki, boykot tutar mı? Tabanını kontrol edebilir mi BDP?

BDP tabanın önemli bir kesimini kontrol edebilir. Fakat bence, BDP tabanında da "evet" diyecek azımsanmayacak sayıda insan var ve bunlar referandumda sandığa gidecekler. Bu itibarla bölgede önemli oranda evet oyunun çıkmasını bekliyorum. Bunun bir de psikolojik tarafı var.12 Eylülcuntası, tüm toplumun üzerinden silindir gibi geçti ve toplumun hemen her kesimini mağdur etti. Ama Kürtler bu darbeden katmerli olarak zarar gördüler, inanılması güç zulümlere maruz kaldılar. Bundan dolayı, 12 Eylül'ü kısmen de olsa değiştirecek olan bir anayasal değişikliğe Kürtlerin "hayır" demesini sağlamak veya onları sandıktan uzak tutmak çok güç görünüyor.



BDP silahın vesayetini kırmalı


Referandum konusunda BDP önemli bir sınav veriyor. Onun dışında BDP'ninz izlediği siyaset hakkında ne düşünüyorsunuz?

BDP'nin üç önemli sorunu var bana göre. İlki, her ne kadar BDP'nin varlık sebebi Kürt meselesinin çözümü ise de, BDP bu konuda henüz net bir siyasi proje ortaya koyamadı. Örneğin Kürt meselesinin çözümünde anahtar, PKK'nin silahsızlandırılmasıdır. Bir silahsızlandırma programı yapmak ise, siyasetin görevidir. Maalesef BDP böyle bir program geliştirmedi. Son dönemlerde bu eksikliği gidermeye yönelik birtakım hazırlıklar yapıldı ama bunlar henüz olgunlaşmış değiller.

İkincisi BDP'nin siyasi aktör olma noktasındaki çekingenliğidir. BilhassaDTPdöneminde sıklıkla kullanılan "Muhatap biz değiliz, biz bu sorunu çözemeyiz" yollu ifadeler toplumda sert eleştirilere tabi tutuldu. Bu anti-politik tavır, BDP'nin bir siyasi parti olarak niçin var olduğu ve neye yaradığını tartışmaya açtı ve BDP'yi zor durumda bıraktı.

Bölgede böyle mi algılanıyor?

Elbette. Sizin siyasetteki varlığınızı anlamlı kılan bir sorun karşısında siz kalkar da "muhatap biz değiliz" derseniz, o zaman siyaseten işlevinizin ne olduğu sorgulanmaya başlanır. Fakat hemen belirtmeliyim ki, Selahattin Demirtaş'ın Genel Başkanlığına seçilmesinden sonra BDP'nin bu söyleminde değişiklik oldu. Demirtaş ile birlikte BDP, "siyasi tüm konuların muhatabı biziz, ama silahların bırakılmasına biz karar veremeyiz, bunu silahı elinde bulunduranlarla konuşmalısınız" demeye başladı. Bu, öncekine oranla daha olumlu bir pozisyondur. BDP'nin üçüncü ve en önemli sorunu ise, bu parti üzerindeki silah ve PKK vesayetidir. BDP, bu vesayeti henüz aşabilmiş değildir.

BDP DE PKK'YI ETKİLEYEBİLMELİ

Bunu vesayet olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet. Kanımca sorun şudur: PKK ile BDP aynı toplumsal kesime hitap ediyorlar, dolayısıyla bu yapıların birbirinden etkilenmesi kaçınılmaz. Fakat BDP'nin buradaki eksikliği sürekli etkilenen konumda olması, hiçbir zaman etkileyen bir konuma geçememesidir. Fakat Sein Fein-IRA örneğine baktığımızda, siyasetçilerin gerektiğinde inisiyatif aldıklarını ve silahı kullanan örgütü etkileyebildiklerini görüyoruz. BDP ne yazık ki bunu yapamıyor. BDP'nin gerçek manada bir siyasi parti olabilmesi için, ne düşündüğünü açıkça ortaya koyabilmesi ve bu vesayetten kurtulması gerekiyor. Bu, kolay olmayacak, zira sorunun çeyrek asırlık bir geçmişi var, bunu başarmaktan da başka bir şansı yok BDP'nin.

Yani siyasi parti olması bu vesayeti kırmasına bağlı...

Kesinlikle. Bu vesayetle yüzleşmesi ve bugüne kadar yaptıklarının ötesinde adım atması gerekiyor.

MURAT AKSOY


YENİ ŞAFAK

 

Bu haber toplam 1184 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri