Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ya Sev Ya Terket Ergenekon'a Ait

17 Kasım 2008 / 09:17
Bahçeli’nin siyasi başdanışmanı Doç. Dr. Vedat Bilgin, Başbakan Erdoğan üzerine çok ilginç analizler yaptı..
MHP Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin siyasi başdanışmanı Doç. Dr. Vedat Bilgin’le Milliyet Gazetesi'nden Devrim Sevimay görüştü:

- Başbakan Erdoğan’da bir değişim görüyor musunuz?
Hayır, ben bir değişim görmüyorum.

- Diyarbakır 2005 konuşmasını yapan Erdoğan’la bugünkü Erdoğan aynı mı sizce?
Aynı, bence öyle ciddi, ilkesel anlamda bir değişimi yok. Sonuçta Sayın Başbakan Türkiye’de siyaset yapan her insanın karşılaştığı sorunlarla karşılaşıyor. Sorunlarla karşılaştıkça da siyaseten çözüm üretemeyenlerin verdiği tepkileri veriyor. Neye çözüm üretemiyor? Türkiye, Güneydoğu’da çok ciddi bir sorunla karşı karşıya. Bu sorunun birçok boyutu var. Bunu çok önceden iyi analiz edemez, hazırlıksız yakalanır, kendi siyasetinizi üretemezseniz tabii ki tepki verirsiniz. Başbakan da şu anda bunu yapıyor.

- Peki hangisi gerçek Erdoğan sizce; 2005’te “Türkiyelilik”ten söz eden mi, yoksa bugün “Kabul etmeyen gitsin” diyen mi?
Hepsi gerçek Erdoğan. Erdoğan başladığı yerde duruyor. Sadece Türkiye’nin sorunları giderek derinleşiyor. Erdoğan da buna tepki veriyor.

- Bu tepki onu başka bir siyasi kulvara da sokmuyor mu?
Tabii, siyaseti artık başka bir kulvarda yapıyor, ama bunun sebebi Erdoğan’ın değil, Türkiye’nin şartlarının değişmesi.

- Ne değişti?
Başbakan’ın iktidara geldiği 2002’de terör psikolojik olarak mağlup edilmişti. Cinayet örgütü etkisiz hale getirilmiş, “Artık buradan çıkış yolu yok” diyecek bir noktaya gelinmişti. İşte bu rahatlık, bu rehavet Türk siyasetinde her zaman olduğu gibi meselenin sadece bir “güvenlik meselesi” olarak çözülmesinin yeterli olduğu şeklinde algılandı.

- Yani Başbakan ilk geldiğinde fırsatı iyi kullanamadı?
Evet, Başbakan bir siyasetçi olarak hazırlıksızdı. Meseleyi el yordamıyla anlamaya çalıştı ve bir iki sloganla geçiştirebileceğini zannetti. Oysa Başbakan göreve ilk geldiğinde böyle bir şiddet tablosuyla karşılaşsaydı herhalde şimdikine benzer şeyleri o zaman da söyleyecekti. Çünkü bu konuda siyaset üretmemiş, hazırlıksız…

- İyi ama bir siyasetçi daha ne kadar hazırlıksız olabilir ki; 25 yıl oldu, bir de üstelik onun öncesi var?..
“Hazırlıksız olmak”tan kastım şu: Türkiye demokratikleşemedi. Türkiye’nin devleti, toplumu, bireyi, vesairesi yeterince modernize olamadı. O yüzden de sorunlarını arkaik bir duruşla ele alıyor.

- Nasıl “arkaik duruş”?
Yani Türkiye’de sorunları ele alışta militarizm ağırlıklı bir ideolojik konsept var; geleneksel devletçi yaklaşımın getirdiği özellikler var.

- Niye var?
Bu bize Osmanlı’dan kalan bir “imparatorluk sendromu.” Dünyanın en büyük imparatorluğunu 500 yıl idare ettikten sonra kaybetmenin yarattığı tortular. Şimdi o tortular bugünkü zihniyet biçiminin alt yapısını oluşturuyor. Ne diyoruz? “Bir sorun varsa Türkiye Cumhuriyeti kendisini korur”. Nasıl korur? “Güvenlik güçleri üstüne gider, halleder.” İşte bu yaklaşım yüzünden Türkiye, bir türlü korumacılık ve güvenlik üreten siyaset anlayışını geride bırakamıyor; onun yerine sosyal politika üreten devlet anlayışını koyamıyor.

- O zaman da bu toplumsal sorunları çözmek kime kalıyor?
Tabii ki güvenlik güçlerine kalıyor. O güvenlik güçleri de duruşlarını bu ideolojik bakış çerçevesinde geliştiriyor, bu ideolojiye göre politika üretiyor. Böylece siyasetin karşısına sadece bir ideoloji değil, o ideolojinin kurumları da çıkmış oluyor. Ama daha kötüsü, bir süre sonra siyasetçiler ve kamuoyu nezdinde dahi Güneydoğu sorunu sadece bir güvenlik meselesi olarak algılanmaya başlıyor. Zaten esas endişe verici olan bu.

- Ama Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz ve son olarak Erdoğan… Aslında bu isimlerin hepsi önceleri “güvenlik” dışında başka bir siyaset üretmek istemediler mi?
Doğru, ilk evvela bunu bir fark ediyorlar, ama sonra fark ettikleri şeyi siyasete dönüştüremiyorlar. Cinayet örgütünü etkisiz hale getirecek entegrasyon programını ortaya koyamıyorlar. Zaman zaman sizin de işaret ettiğiniz gibi arayışlara giriyorlar, ama sorunu çözecek o gücü kendilerinde bulamıyorlar. Çünkü çok zayıflar…

- Peki nasıl güçlenebilirler?
Öncelikle, Güneydoğu sorununu sadece bir güvenlik meselesi olarak tanımlayan o ideolojik örtüyü yırtmaları gerekiyor. Arkasından da eski politikaların geçersizliğini gösterecek daha başarılı bir politikalar demetiyle kamuoyunu, kendi partilerini, Meclis’i ve ilgili kurumları ikna etmeleri lazım.

- Mesut Yılmaz’ın bir lafı var, Hasan Cemal’e söylemiş. Diyor ki, “Demokrasi ve insan haklarıyla düşmanı tecrit edip avlamayı hedef alan strateji modeli... Her iktidara gelenin gönlü önce bu modeli istiyor. Daha sonra bunun yürümeyeceğini anlıyorsun. Üçüncü yola geliyorsun, önce güvenlik, önce terörle mücadele..." Bu cümlede bir “gerçekleri sonradan görme” vurgusu var mı sizce?
Mesut Bey’in neyi kastettiğini bilemem, ama bunun doğru olabilmesi için bir defa şu varsayımın kabul edilmiş olması gerekiyor: Demokrasi içinde terör yenilmez. Oysa ben demokrasi içersinde daha iyi yeneriz fikrini savunuyorum. Bence bunun tersini söyleyen siyasetçi kendi zaaflarını ve Türkiye’nin temel problemini iyi analiz edemediği için suçu demokrasiye yöneltiyor, başarısızlığını demokrasiye atfediyordur. Sosyal politikalar alanında sorunu çözemiyor, ekonomik olarak dönüştürücü siyaset uygulayamıyordur. Bunun neticesinde de güvenlik odaklı siyasete kayıyordur.

- Çözüm üretemeyen siyasetçi askere teslim mi oluyor yani?
Evet, politik olarak sorunu çözecek biraz önce söylediğim yeni açılımlar, yeni politikalar ortaya koyulmadığı zaman mesele güvenlik meselesi haline geliyor; yani Mesut Yılmaz’ın dediği oluyor.
- Başbakan’ın başına gelen de sadece bu mudur? “Yerel seçime dönük davranıyor”, “ Kapatılmama sonrasında askerle anlaştı”, “Yalnızlaştığı için hırçınlaşıyor” gibi yorumlarla ilgisi hiç yok mu sizce?
Bu yorumları doğru bulmuyorum. Zoraki olarak meseleyi başka bir yöne çekmeye gerek yok, sorun ortada duruyor. Bunu anlamak lazım. Güneydoğu meselesi sadece etnik, ekonomik veya kimlik sorunu olmaktan öte, uluslararası boyutu da olan karmaşık toplumsal bir sorundur. Türkiye bu sorunu ele alış biçiminin yarattığı tepkisel, günü birlik arayışlardan uzaklaşıp, daha tutarlı, bütüncül, sorun çözücü bir yaklaşıma girmek zorundadır. Başbakan’la ilgili mesele de budur.

“YA SEV YA TERK ET” LAFI ERGENOKONCULARA AİT
- “Yeni AKP, eski MHP’ye benziyor” veya “AKP, MHP’lileşiyor” diyebilir miyiz?
Neye dayanarak?

- Mesela Başbakan’ın “Ya sev ya terk et” anlamına gelen sözlerine dayanarak?..
Bu tabii MHP’ye yapılan büyük bir haksızlık. MHP’nin kurumsal yapısı içinde hiç kimse böyle bir şeyi ne söylemiştir ne savunmuştur.

- Peki Türkiye’de ilk kim kullandı bu lafı?
O söylem bu Ergenekon’vari örgütlerin sokaklarda kullandığı, çeşitli yerlerde duvarlara falan yazdığı bir laftır. Doğrudan doğruya o örgütle bir ilişkisi var mıdır onu da bilmiyorum, ama o tür anlayışların, özellikle lümpen marjinal unsurların kullandığı bir ifadedir. Böyle bir ifadeyle MHP’nin özdeşleştirmesi sadece haksızlık değil, aynı zamanda MHP’ye yakışıksız bir suçlamadır.

- Yalnız burada bir parantez açalım: “1980 öncesinde her şeyi Gladio yaptı, sonrasını da Ergenekon üstlendi, MHP’nin bu aşırı uçlarla hiç ilişkisi yoktur” gibi bir tablo çizmek tüm maziyi temize çıkartıyor mu?
Bu bir temize çıkarma değil, Türkiye’yi iyi analiz etmekle ilgili bir şey. Bunun için de evvela 1980 öncesi Türkiye’yi ve hatta Soğuk Savaş öncesini iyi analiz etmemiz lazım. Bunları bilmiyorum konuşmayı istiyor muydunuz?

- Hayır, tamam şimdilik kapatalım parantezi; çünkü asıl sormak istediğimiz, Başbakanın bu son tutturduğu söylemi için “milliyetçi” der misiniz?
Kesinlikle hayır, ben o söylemini milliyetçilik olarak görmüyorum. Çünkü milliyetçilik dışlamayı gerektirmez, şiddet içermez. “Ya sev ya terk et” veya “kendini pompalıyla savunma hakkı” gibi sözleri “milliyetçilik” olarak algılamak bir kere milliyetçilikten habersiz olmak demektir.

- Sizce “AKP milliyetçiliği” ile “MHP milliyetçiliği”nin farkı ne?
MHP, bütünüyle milliyetçilik üzerine kurulu bir partidir. AKP’nin ise meselelere milliyetçilik esasında bakan, bu konuda etraflı analizleri olan bir siyasi çizgisi yok.

- Erdoğan sizce ne kadar milliyetçi?
Milliyetçilik bir hâl olarak ve Türkiye’deki bütün insanlarda olduğu kadar Başbakan’da da var, ama bunun siyasete dönüşmüş bir belgesini veya bir analizini doğrusu ne okudum, ne gördüm.

ASKERİN AKP’YE BAKIŞ AÇISI OLUMLU
- Başbakan Erdoğan’ı güvenlik odaklı bir siyaset anlayışına çekmekte Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un etkisi olmuş mudur?
Ben o düzeyde bakmıyorum. Ordunun teröre bakış açısında genelkurmay başkanlarının adlarının değişmesiyle çok fazla bir şey değişmez. Değişen hep siyasetin bu meseleye bakış açısında karşılaştığı sorunlara göre oluşturduğu tepkilerdir.

- Güneydoğu, AKP ile asker arasında bir mutabakat noktası mı oldu?
Sanıyorum oturup bir mutabakata varmak yerine, AKP’nin bu bölgede siyaseten PKK’nın temsil ettiği siyaset anlayışını mağlup etmesi askerlerde de olumlu bir bakış açısı oluşturdu diyebiliriz.

- Yani Güneydoğu’da asker AKP’yi destekliyor diyebilir miyiz?
Asker ayrılıkçı anlayışın siyaseten de mağlup edilmesini istiyor demek mümkün.

- Aynı şekilde AKP’nin de askere daha bir olumlu bakmaya başladığını söyleyebilir miyiz?
Yalnız burada iyi görmemiz gereken şöyle bir şey var: Türk ordusu özellikle Hilmi Paşa’dan bu tarafa siyaset ve demokrasi konusunda hassasiyeti hızla artan bir konuma gelmiş, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı yapacak bir tavrı ortaya koymuştur. Ordu kurumsal olarak bir demokrasi içersinde nasıl davranması gerektiğinin rol modelini benimsemiştir, ona göre davranmaktadır ve Başbakanın da bununla ihtilafa girmesinin bir anlamı yoktur. Sayın Başbakan’a düşen nedir? Güvenlik alanının dışındaki konuları ele alması, o konuda politika üretmesi, o konuda çözüm üretmesidir. Sorun oradadır.

- Konjonktürel olarak “asker AKP yanlısı, AKP de asker yanlısı” mı oldu; bu görüşte olanlar var?
Ben bu meseleye, kurumsal olarak devlet, sivil siyasete öncelik veren yeni bir konsepte ihtiyaç duyuyor, bunun arayışı içinde, diye bakıyorum.

BU ÜLKEDE YAŞAMAK İÇİN SEVME ŞARTINA GEREK YOK
- Başbakan’ın yeni “ya sev ya terk et” benzeri söylemine “milliyetçilik değil” dediniz, ne peki?
Reaksiyonel bir tavır, ama politik bir tercih değil, tamamen konjonktürel bir şey. Terörle birden bire yüz yüze gelen bir Başbakan’ın tepkisi. Bu tepkiyi biz anlarız, ama Sayın Başbakanın da “Terör bu noktaya nasıl geldi?” sorusu üzerine geriye dönüp ayrıntılı bir çalışma yapması lazım.

- Peki tehlikeli bir tepki şekli değil mi Başbakanın ki?
Tehlikeli tabii, ama ben Başbakanın da o ifadesinden pişman olduğunu sanıyorum. Çünkü asla siyasetçi sorumluluğuyla bağdaşır bir tarafı olmadığı gibi zaten bunu demeye hiç kimsenin hakkı yok. Bu ülkede bu ülkeyi sevmeyenlerin de yaşama hakkı vardır. Bu ülkede bizim gibi düşünmeyenlerin de yaşama hakkı vardır, çünkü biz de onlar gibi düşünmüyoruz. Bu ülkede doğmuş olmak bu ülkede yaşama hakkını elde etmeyi gerektiren yeterli bir sebeptir, başka bir şarta gerek yoktur.

- Pompalı lafından da pişman olmuş mudur sizce?
Ben onu da Başbakanın “Sokak sahneye çıksın” şeklinde söylediğini düşünmüyorum, o da maksadını aşan bir ifade bence. Ama Başbakanın söylediği biçimiyle de olsa bir şekilde sokağa inisiyatif vermek, sokağa göz kırpmak çok yanlıştır. Sokağın aklı yoktur. Bu işler sokağa bırakılamaz.

- Kaldı ki sokaktan önce bir AKP’li milletvekili “Devlete karşı suç işleyen elbette vurulacaktır” dedi? Acaba bir furya mı başlıyor?
Bir milletvekilinin öyle bir şey söylemesi büyük talihsizlik, ama bir furya başlayacağını zannetmiyorum. Türkiye’nin sağduyusu bu kışkırtmalara hiçbir zaman sıcak bakmamıştır. Sayın Başbakanın da zannediyorum maksadı öyle bir şey değildir.

BAHÇELİ TARİHİ BİR ROL OYNUYOR
- Sokağın ne demek olduğunu MHP iyi biliyor galiba değil mi?
Eğer, bugün sokakta bir Kürt-Türk çatışması yaşanmıyorsa bunda Sayın Bahçeli’nin tarihi bir rol oynadığını söyleyebilirim. Sayın Bahçeli, ısrarla bu topraklar üzerinde yaşayan insanların kardeşlik hukukunu savunuyor ve gittiği her yerde bu tavrını ortaya koyarak Türkiye’nin barışına çok önemli katkı yapıyor. Milliyetçi bir partinin sorumluluğu da budur. Milletimizi bir iç savaşa götürme karşısında daha entegre etmek, kardeşlik duygularımızı ön plana çıkarmaktır. Sadece siyasi olarak değil, ahlaki ve insani olarak da bu kardeşlik hukukunu savunmak çok önemlidir ve Bahçeli yıllardır bunu yapıyor.

AKP, G.DOĞU’DAN DAHA FAZLA BİLE OY ALABİR
- Başbakan bu girdiği yeni siyaset kulvarıyla Güneydoğu’dan 22 Temmuz’da aldığı oyu alabilir mi?
Daha fazlası bile olabilir; çünkü 22 Temmuz’da gördük ki bölge halkı Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik siyaset yapan bir partiyi tercih ederek, oradaki etnik ayrımcılık söylemini temsil eden siyaseti mağlup etti. Bunu bugün de yapabilir, fakat şu şart var: Terör örgütünün seçim sürecindeki baskısını, sandıklar üzerindeki denetimini kırmak gerekiyor. Yani hükümetin sokaktaki insana “Ben PKK’nın tehdidi altında olmadan yaşabilirim” duygusunu vermesi lazım.

- Ama tam tersine Başbakan bölgeye gittiğinde kendisinin güvenliği tehdit altına girdi?..
Ve bu yüzden de vatandaşta güvenlik endişesi belirdi, o gezinin böyle bir mahsuru oldu. Ama önümüzde daha zaman vardır. Orada insanların üzerindeki baskıyı Başbakanın yenmesi, ortadan kaldıracak önlemleri derhal alması lazım. Çünkü aslen Güneydoğu halkı PKK’yı siyaseten yenmek için fırsat aramaktadır. Ama bu fırsatı kendisini güven içersinde hissettiği zaman ifade edebilir.

- Başbakan’a karşı sokağa dökülen o kadar insana ne diyeceğiz peki?
O tepki mobilize edilmiş bir tepki. Zaten mobilize tepkinin bu kadar şiddetli olmasının sebebi de bölgedeki siyasal tercihlerin hızlı bir şekilde PKK’nın aleyhinde seyretmeye başlamasıdır. Bölge insanı tıpkı Özal ve SHP döneminde olduğu gibi şimdi de AKP’ye yönelmiştir.

BÖLGENİN ÜMİTLERİYLE TÜRKİYE’NİN ÜMİTLERİ PARALEL
- Yani onlar için AKP bir amaç değil, terörün her türlüsünden kurtulmak için bir araç?
Aynen böyle; siyasi tercihleri bir partiyle özdeş değil, partiden beklentileriyle ilgili. Çünkü dikkat edin, hep Türkiye’nin bütünlüğünü savunan ve Türkiye’nin bütününden yüksek oy alan partilere yöneliyorlar. Bu da şunu gösteriyor: O bölgenin insanlarının ümitleriyle Türkiye’nin ümitleri paralel seyrediyor. Bu büyük bir umut kaynağı. Yani aslında Türkiye büyük ölçüde bu şiddet olayını çözecek politikaları harekete geçirirse bu sorunu çok rahat çözebilecek.

- Ama siz de şimdi önceliği güvenliğe veren bir çözüm önerisinde bulunmuş olmadınız mı?
Sorunun uzun vadeli çözümü için üretilecek politikalar ayrı, ama hiç olmazsa seçim döneminde sokaktaki güvenliği sağlamak çok önemli.
Sizin de çocuğunuzu, annenizi ya da kız kardeşinizi tehdit etseler ne yapacaksınız?

- Peki bölgenin tek sorunu terör mü, mesela kimlik sorunu yok mu?
Bu yaklaşımı ben doğru bulmuyorum. İnsanlar kimlik sorununu nasıl hissederler? Bir baskı ortamında hissederler. Mesela bir 12 Eylül rejiminde insan kimlik sorunu hisseder. Çünkü diyor ki, Kürtçe konuşma, Kürtçe şarkı dinleme, Kürtçe yazma. Böyle bir ortamda tabii ki kimlik sorunu hissedilir. Ama insanların esas sorunu o değil.

- Hangisi esas sorunları?
Hangi ortamda, hangi şartlar altında bulunduğunuza bağlı olarak bütün sorunlar hiyerarşisi sık sık değişir. Ama birinci sorun her zaman yaşama hakkıdır.

- Sizce DTP’ye verilen oyların hepsi tehdit yüzünden, korkuyla verilmiş oylar mı?
Hayır değil, DTP de belli bir tepkinin oyunu organize etmiş olabilir, ama ağırlık olarak oradaki o baskının oyudur. Baskın bir örgüt var. Onun için ben DTP’nin gerçek oyunun ancak o örgütlü baskı kırıldığı zaman ortaya çıkacağını düşünüyorum.

“ERDOĞAN BUSH’LAŞTI” CİDDİ BİR SİYASİ ANALİZ DEĞİL
- “Erdoğan Obama’ydı, Bushlaştı”; ne diyorsunuz bu tür yorumlara? Ben bunlarınpolitik tartışmalar olduğunu düşünüyorum ve çok da ciddiye almıyorum. Böyle gündelik polemiklere dayanılarak siyaset analiz edilemez.

- Ama siz de söylüyorsunuz başka bir kulvara girdi diye…
Sorunları çözemeyince yeni bir reaksiyon veriyor diyorum.

- Peki, işte bu Obama’dan Bush olmaya dönmekle paralel bir şey değil mi sizce?
Değil, burada karşınıza bir sorun katmerleşmiş olarak çıkıyor. Siz gidiyorsunuz bir şehre, orada sorunu yüzünüze karşı örgütlemiş olan bir terör grubuyla karşı karşıyasınız. Başbakan’ın ki onlara verilen bir tepki, yoksa bunda politika değişikliğini gösterecek ipuçları yok. Yani Başbakan yarın herhangi bir toplantıda yine 2005’te yaptığı konuşmaya benzer bir konuşma yapsa ne diyeceğiz? Başbakan yine değişti mi diyeceğiz? Üstelik bence Erdoğan o sözleri bugün de söyleyebilir.

- Ama mealen “ya sev ya terk et” de diyebilir; öyle mi?
Sayın Başbakan’ın durumsal reaksiyonları var. Uzun boylu düşünülmemiş bir durumla karşılaştığı zaman bu tür tepkiler verebiliyor. Tabii ki daha kontrollü olması lazım.

- Yoksa Başbakan 2002’de demokrattı şimdi vazgeçti demiyorsunuz?
Hayır, Başbakan 2002’de ne söylüyorsa bugün de konuşmalarının bütününe baktığınız zaman aynı şeyleri söylüyor.

- Dengir Mir Mehmet Fırat’ın görevden alınması, yerine Abdülkadir Aksu’nun getirilmesi bir politika değişikliğini göstermez mi?
Ben doğrusu öyle bir şey olduğunu zannetmiyorum. Öyle olsa Sayın Fırat ya partiden istifa ederdi ya da daha başka bir tepkisi olurdu. Milletvekili olarak partide kalmaya devam ettiğine göre ben bu olayın daha çok Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı tartışmaların kendi psikolojisinde ve etrafında oluşturduğu havadan kaynaklandığını düşünüyorum.

ZORAKİ ELEŞTİRİNİN GERİSİNDE GÜL TERCİHİ VAR
- Başbakanın etrafındaki isimlerin bile ona göstermediği duyarlılığı gösteriyorsunuz şu anda; herhalde Başbakan bu söyleşiyi okusa “Milliyet iyi ki Vedat Bilgin’le konuşmuş” der?..
Ben sadece haksızlık etmek istemiyorum. “Bulduk, buradan Başbakana saldıralım” tavrını doğru bulmuyorum. Yoksa ben Başbakan’ı pek çok konuda şiddetle eleştiriyorum. O yüzden Başbakanı zoraki eleştirecek şeye ihtiyaç yok, Başbakanın eleştirilecek zaten bir sürü tarafı var.

- Peki madem şimdi yapılan eleştirilerin zoraki olduğunu düşünüyorsunuz; bunun gerisinde bir “Erdoğan yerine Gül” tercihi olduğunu da düşünür müsünüz?
Ben şöyle analiz edeyim isterseniz; medya ve sermaye çevrelerinde Başbakanın politikalarından rahatsız olanların önemli bir kısmının Sayın Cumhurbaşkanına yönelik bir eğilimi var. Bu doğru. Bu çevreler Sayın Cumhurbaşkanının daha fazla inisiyatif almasını istiyor. Cumhurbaşkanı kendisine gelen bu çevrelere ne tepki veriyor bilmiyorum, ama ben bunun medya ve sermaye çevrelerinde oluşturulmak istenen bir hava olduğunu düşünüyorum.
Kaynak:
Bu haber toplam 1470 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri