Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İmam Zeynelâbidin'in adalet terazisi

07.09.2010 15:39
Hz. Ali'nin torunu ve Hz. Hüseyin'in oğlu İmam Ali Zeynelâbidîn, Hukuk Risalesinde insanın topluma ve eşyaya karşı nasıl durması gerektiğini anlatıyor...

 

Yunus Emre Tozal'ın kitap kritiği

Hz. Ali (r.a.)'nin torunu, Hz. Hüseyin (r.a.)'in oğlu İmam Ali Zeynelâbidin, Hicret'in 38. yılında Medine-i Münevvere'de dünyaya gelmiş olup, on iki imamın dördüncüsüdür. Tabiinin büyüklerinden olup, büyük sahabelerin çoğunu görmüştür. Hicri 94 senesinde babası vefat ettiği zaman İmam Zeynelâbidin henüz on dört yaşındaydı. Risâle-i Nur'da, Hazreti Hüseyin'in soyundan gelen manevi mehdi hükmünde olduğu belirtilmektedir. (Mektubat, s. 100)

İmam Zeynelâbidin, içinde bulunup yetiştiği ilmi derecesi yüksek çevreyle imam olmuş, hayatının sonuna kadar da ilmiyle amel etmeye gayret etmiştir. İmam Zeynelâbidin'in oğlu İmam Muhammed Bâkır, babası hakkında naklettiği bir rivayette babasını şöyle anlatır: "Babam İmam Zeynel Âbidin hep iyilik yapmaktan zevk alırdı. Allah'a karşı şükranını ifade etmek için; bir iyilik gördüğü zaman, Kuran-ı Kerim okurken "Secde" ayeti gelince, bir kötülükten kurtulunca, iki kişinin arasını bulunca, bir zorluğu atlatınca, mutlaka şükran secdesine kapanırdı. Bunun için kendisine "Seccad" adı verilmiştir." İmam Zeynelâbidin'in mümin için kurtuluş vesilesi olarak saydığı üç şey şunlardır:

 

Hukuk Risalesi

Arka Kapak yazısı...

İslam Hak gerçeğine verdiği önem ve konuya gösterdiği duyarlılıktan hareketle kaleme alınan elinizdeki kitap, İslam edebiyatının kıymetli eserlerinden birisidir.

Peygamber (a.s.m.) torunu Hz. Hüseyin\'in (r.a.) oğlu İmam Ali Zeynelâbidîn\'e aittir. İnsan hayatı için uyulması gereken çok önemli ve canlı prensipler ihtiva etmektedir. İnsanı olumlu yönde geliştirmeyi hedef alır. İnsan hayatı için bir medeniyet inşasını amaçlar. Bu prensipler ışığında hayatını düzenleyen bir toplumda tüm psikolojik ve sosyal istikrar faktörleri mevcut demektir. Böyle bir toplumda, hayatı yaşanmaz hale getiren, başıbozukluğa, kargaşaya ve dolayısıyla huzursuzluğa da yer yoktur.

O büyük İmam, insan hayatına derinlemesine ve genişlemesine bakmış ve insanı bütün boyutlarıyla ele alıp incelemiştir. İnsanın gerek Yaratıcısı, gerek kendi varlığı, gerek ailesi, gerek toplumu, gerek yöneticileri, gerekse hocası vs. ile ilişkilerine tek tek değinmiş, bu ilişkilerden doğan hak ve yükümlülükleri bir bir saymış, bunların titizlikle korunup gözetilmesini tavsiye etmiştir. Çünkü sosyal adaletin egemen olduğu, fertlerinin güven ve sevgi bağlarıyla birbirine sıkı sıkıya bağlı bulunduğu bir toplum, ancak böyle oluşturulabilir. Bunlar olmadan, sosyal gelişme ve ilerleme mümkün olmaz. Öyle görülüyor ki, bu prensipleri daha önce hiçbir âlim bu şekilde sistematik olarak sunmamış, hiçbir eğitimci böylesi orijinal tespitlerde bulunamamıştır.

a) Halkın aleyhinde konuşmamak.

b) Dünya ve ahretine yararlı olan şeyle meşgul olmak.

c) Günahlarına çok ağlamak.

İmam Zeynelâbidin, sık sık Kerbelâ hadisesini hatırlar ve kendini tutamaz uzun uzun ağlar, böyle kendisini harap edercesine ağlamamasını söyleyenlere şu ibretli cevabı verirmiş: "Hz. Yakup, on iki oğlundan birini kaybedince ağlamaktan gözlerine ak düştü. Görmez oldu. Hâlbuki kaybolan oğlu Yusuf sağ idi. Ben ise Ehl-i Beyt'ten bütün yakınlarımın şehit düştüklerini gördüm. Bunların acısını yüreğimden nasıl çıkarabilirim?"

İnsanı yeryüzünün halifesi olarak yaratan Allah, en kıymetli, en değerli varlık olarak insanı muhatap almış, insanı yüceltmiştir. İnsan, seçimiyle meleklerden daha üstün olabiliyorken, yine seçiminin sonucuyla yaratılmışların en aşağısı (esfel-i safilin) konumuna inebilmiştir. Tarih, insanoğlunun yaptığı seçimlerden ibarettir. Müslüman, hayatı boyunca güçlü bir iradeye sahip olmaya çalışarak kendisiyle, toplumla ve kâinatla uyum içerisinde olup, kulluk görevini yerine getirmeye çabalar. Her Müslüman, İslam'ı "evrensel" olarak değerlendirebilmeli, "toplumsal ve siyasal" olarak yorumlayabilmelidir. Müslüman, ancak bu şekilde bilinçli bir İslami bakış açısını yakalamış olur. Bir kimsenin namaz kılıp kılmadığına, oruç tutup tutmadığına, hacca gidip gitmediğine bakarak hüküm vermek, bizi sağlıklı sonuçlara götürmeyeceği gibi, toplumda karışıklıkların ortaya çıkmasına da zemin hazırlar. Bu yargılar toplumsal hak ve hukuklarda insanları birbirine düşürebilir, ilişkilerde zarar verebilir. Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir."

İnsanı eşref-i mahlûkat olarak tanımlayan İslam, insanın bu özellikleriyle eşrefi mahlûk makamına çıkarırken, bu üstünlüğünün gereği olarak insana önemli görev ve sorumluluklar da yüklenmiştir. Düşünebilen ve yorumlayabilen insan, kendisine sunulan görev ve sorumlukların farkında olup, canlı olmalarına rağmen bitki ve hayvanların görev ve sorumlulukla yükümlü olmadıklarının bilincindedir. İnsanların sosyal bir varlık olmaları, topluluklar halinde yaşamaları, birbirleriyle etkileşmeleri, karşılıklı olarak hak ve sorumluluklar doğuracağından, İslam âlimleri bu hakları tasnif etmişler, insanların birbirlerine, Rablerine ve kâinata olan hak ve sorumluluklarını açıklamışlardır. Ünlü düşünür Farâbî (ö. 339 / 950), Fusûlü'l-Medenî adlı ahlâk ve siyaset kitabında, bir ülkenin bireylerini ve nesillerini bir araya getirip kaynaştıran en önemli gücün sevgi olduğunu belirtir. İmam Zeynelâbidin de Farâbî gibi toplumun sevgiyle kaynaşabileceğini ve adaletle ayakta kalabileceğini ifade eder.

"Sahifet-ül Kamile" ve "Risâletü'l Hukûk" adında eserleri olan İmam Zeynelâbidin'in Risâletü'l Hukûk isimli eseri, İmam Prof. Dr. Abdülaziz Hatip'in hazırladığı İmam Zeynelâbidin'in Hukuk Risalesi kitabıyla Nesil yayınlarından yayımlandı. İnsanın hayatını ve iç dünyasını nasıl inşa edeceğine dair altın öğütler içeren kitap, bir İslam medeniyetinde insanla toplum arasındaki psikolojik ve sosyal açıları inceleyerek ne gibi faktörlerin olacağını, insanın topluma ve eşyaya karşı duruşunun nasıl olması gerektiğini anlatıyor.

Kitabı hazırlayan Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, metot olarak İmam Zeynelâbidin'in veciz ifadelerinin atmosferinde kalmaya çalışarak, kitabın üslubuna riayet etmiş ve konuyu fazla dağıtmamaya özen göstermiş. Ayrıca Giriş yazısında da İslam medeniyetinde "kul hakkı" meselesine değinmiş ve Müslümanların günlük hayatında neler yapmaları gerektiğini açıklamış. Ayrıca bir portre yazısıyla da İmam Zeynelâbidin'i portre olarak incelemiş. Eserde köle hakkına, hayvan haklarına ve doğal ve fiziki çevremizle alakalı haklara da yer ayıran Hatip, bir Müslüman'ın kâinatla ve hayvanlarla olan ilişkisine özellikle değiniyor.

İmam Zeynelâbidin, kitabında insan hayatına derinlemesine bakarak insanı bütün boyutlarıyla inceleyerek, insanın Rabbiyle, kendisiyle, yakınlarıyla, toplumla, yöneticilerle, kısacası çevresindeki bireylerle ilişkilerindeki hak ve sorumluluklara değiniyor. İmam Zeynelâbidin, kendisinden önce elinde böyle bir çalışmanın örnek bulunmaması onun çalışma azmine azim katmış, sosyal adaletin egemen olduğu, fertlerinin güven ve sevgi bağlarıyla bağlı olduğu bir toplumu inşa etmeye çalışmıştır. İmam Zeynelâbidin, eserin sonunda şöyle demektedir: "Bunlar, seni yakından ilgilendiren elli haktır. Hiçbir durum ve hiçbir biçimde bunları çiğnememelisin. Bunları titizlilikle gözetmeli ve uygulamalısın. Bu konuda yüce Allah'tan yardım dilemelisin. Güç ve kuvvet yalnızca Allah'tandır. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."

Kitaptan...

İmam Ali Zeynelâbidîn Kimdir?

Seccad, "Çok secde eden" demektir. Bu da, Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in Kerbela'da katliamdan kurtulan biricik oğlu Ali Zeynelâbidîn Hazretleri'nin lakabıdır. Dedesi Hz. Ali'nin (r.a.) adını taşıyan bu büyük zat, iki önemli eser bırakmıştır. Bunlardan bir tanesi Sahife-i Seccadiye adıyla tanınan (bizim daha önce tercüme edip yayınladığımız ve okuyucularımız tarafından büyük rağbete mazhar olan) şaheseridir. Diğeri ise, şu anda sizlere takdim etmekten büyük mutluluk duyduğumuz küçük hacimli, ama son derece kıymetli Risâletü 'l-Hukûk=Haklar Risalesi'dir.

İnsanlık tarihi, züht ve takvada, dua ve ibadette İmam Ali Zeynelâbidîn gibisini az görmüştür. Bu büyük zatın yaşantısı nebilerin hayatından numuneler taşımaktadır. Mesela, zühdü ve Allah'a yalvarıp yakarışıyla Hz. İsa'yı; çetin imtihan ve be­lalara sabredişiyle Hz. Eyyub'u; ihlâsı, azmi ve yüksek ahla­kıyla büyük dedesi Hz. Muhammed'i (a.s.m.) andırmaktadır. Onun "ibadet edenlerin süsü" anlamında "Zeynelâbidîn" ola­rak tanınıyor olması bu gerçeğin bir ifadesi olsa gerektir. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; bu büyük imam sadece belli bir kesimin imamı değil, tüm Müslüman mezhep ve grupların imam ve rehberidir. O, her çağda, her meşrepte ve her düşün­cedeki Islamî kesimlerin mürşididir. Herkes onu kendinden saymıştır. O, insanlığın kemal ve yüceliğini temsil eder. İnsan denilen varlığın övünebileceği edep, ahlak ve faziletin numu-nesidir.

İmam Zeynelâbidîn Hazretleri'nin kısa tanıtımı:

Dedesi: Mü'minlerin Emiri Hz. Ali (r.a.).

Babası: Kerbela Şehidi Hz. Hüseyin (r.a.).

Annesi: Seyyidetü'n-Nisâ (Kadınların efendisi).

Erkek kardeşleri: Ali el-Ekber, Abdullah er-Radî (ikisi de Ker­bela'da şehit olmuşlardır) Cafer (henüz babası hayattayken vefat etmiştir). Kız kardeşleri: Sekine, Fatıma, Rukıyye.

Doğum yeri: Hicrî 38 yılı, Şaban ayının beşi, bir Cuma günü Medine'de doğdu.

Künyesi: Ebu Muhammed... Lakapları: Zeynelâbidîn, Seyyi-dü's-Sâcidîn, Seyyidü'l-Âbidîn, ez-Zekîy, el-Emîn.

Erkek çocukları: Muhammed (Ebu Cafer el-Bakır), Abdullah, el-Hasen, el-Hüseyn, Zeyd, Ömer, el-Hüseyn el-Asgar, Abdur-rahman, Süleyman, Ali, Muhammed el-Asgar. Kızları: Hatice, Ummü Gülsüm, Fatıma, Aliye.

Mühür olarak kullandığı yüzüğündeki yazı: "Ve ma tevfikî illa billâh" (Başarım, ancak Allah'ın yardımıyladır).

İkamet yeri: Medine'de ikamet etmiş ve ümmete ilim, hik­met ve irfanını oradan neşretmiştir.

Eserleri: es-Sahîfetü's-Seccâdiyye (Saife-i Seccadiye) Risâletü'l-Hukûk.

Vefatı: 25 Muharrem 95. Mezarı: Medine'deki Bakî mezarlı­ğında, amcası Hz. Hasan'ın (r.a.) yanındadır.

Kitaptan

İslam Emegi yüceltmiş, emekçiye değer vermiş, onun bugününü ve yarınını garanti altına almayı ideal edinmiş, ihtiyarlık, hastalık ve sakatlık hallerinde ona geçinme im-! kânları aramış, ölümünden sonra çoluk çocuğunun bakımını yüklenmiştir. Bunlar, özünde, en ileri memleketlerin konuya ilişkin yasalarından daha ileri ve yıllarca işçi sınıfının hakla­rını ön planda tutma iddiasına dayanan sosyalizmi bile geride bırakır esaslardır. Kur'ân-ı Kerim'in yaklaşık 360 ayetinde emekten, 109 ayetinde de çalışmaktan söz edilir. Bunlar, en geniş anlamda emek ve onun yüceliğine, çalışanın sorumlu­luk, ceza ve mükâfatına ilişkin ayetlerdir.

Kur'ân'da, dinî ve dünyevî her türlü temiz ve yararlı iş "amel-i ' talih" diye adlandırılarak övülür. Kur'ân'da, hiçbir yararlı eme­ğin mükâfatsız kalmayacağı belirtilir. Bu, sadece ahirette de­ğil,  ondan önce dünyada kısmen de olsa gerçekleşir. Emeğin kutsallığına şu hadis de açık delildir: "Kazancın en üstünü, kişinin kendi eliyle kazandığıdır. Allah'ın Peygamberi Hz. Davud da sadece kendi elinin emeğinden yerdi" 

Ücretsiz çalışma yoktur. "Dünya hayatını, dünyanın güzelligini isteyenlere, emeklerinin karşılığını tastamam veririz. Ve onlar dünyada aldatılmazlar. Bu ilâhî ahlak, inananlar için en güzel örnektir. Buna göre kâfirin bile hakkı ödenmeli, kesinlikle yenmemelidir.

Ücret emeğe göre belirlenmeli ve eksiksiz ödenmelidir "Herkesin emek sarf ederek yerine getirdiği işlere göre dereceleri vardır. Bu, emeklerinin kendilerine tastamam ödenmesi içindir. Onlar zulme uğratılmazlar."

İşçi sıkışık durum olup hakkı olan ücretten daha az miktarı kabul etse bile, işveren onun hakkını tam olarak ödemelidir. Şu geniş kapsa ayet bu konuyu da içine almaktadır: "İnsanların haklarını eksik vermeyin."

Hak edilen ücret için minnet altında bırakmak yoktur: "Şunu iyi bilin ki, iman edip de güzel işler yapanlar için bitmez tükenmez, başa da kakılmaz ücretler vardır" ayeti de bu konu örnek alınması gereken ilâhî ahlaka işaret eder.

Ücretler, en üst otorite tarafından güvence altına alınır: Kur'ân'da, Yüce Allah şöyle buyurur:  "İçinizden hiçbir işçinin (amel işleyenin) (erkek olsun kadın olsun) emeğini zayi etmeyeceğim. Bundan şüpheniz olmasın." Peygamber de, bir devlet başkanı sıfatıyla şu talimatı ve tir: "İşçinin ücretini henüz alın teri kurumadan veriniz. Bu talimatını, uhrevî bir yaptırımla da desteklemiştir: "Üç kimse vardır ki, Kıyamet günü ben onun hasmıyım (düşmanıyım). Birisi de, bir işçiyi çalıştırıp ücretini tam ve zamanında ödemeyendir."

İşveren işçisinden sorumludur... İşçi gücüne göre çalıştırılır... Çocuk çocuğunu geçindirecek kadar ücret işçinin hakkıdır... Devlet çalışanı korumak durumundadır...

(Milli Gazete - Haber 7)

Kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz

Bu haber toplam 11514 defa okunmuştur
DİĞER HABERLER
Üye İşlemleri