Mevlâ Görelim Neyler…

Bilmemek mazeret değildir. İnsanların kendilerini, çoluk-çocuklarını ve istikballerini ilgilendiren şeyleri bilme mecburiyetleri vardır. Bazı insanlar, bir futbol maçının tahliliyle günlerce uğraştıkları halde, ülke meseleleriyle derinlemesine ilgilenmemekte, yalan-yanlış duydukları her şeyi gerçekmiş gibi nakletmektedirler.

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır.”

"Sözün kaynağını araştırmak, söylenenleri tahlil etmek, sözleri çarpıtmadan nakletmek ve Müslüman kardeşi hakkında önyargılı olmayarak hüsn-i zanda (iyi niyette) bulunmak" Müslümanların şiârı olmalıdır.

İmam-ı Nevevî Hazretleri’nin, sahih hadis kitaplarından derlemiş olduğu "Riyâzu's-sâlihîn" isimli kıymetli bir hadis kitabı vardır. Bu eser, şu meşhur hadis-i şerif ile başlar: "Ameller (yapılan işler), niyetlere göre değerlendirilir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah'a ve Rasûlü'ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah ve Rasûlü'ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir."

Yukarıdaki hadis-i şerifi Peygamber Efendimiz'den nakleden Hazret-i Ömer'dir. Ömer ibn-i Hattab'ın Müslüman olması için Efendimiz dua etmiş, onun hak yola gelmesiyle Müminler kuvvet bulmuşlardır. Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran anlamına gelen "Fâruk" lakaplı Hazret-i Ömer, doğru ve isabetli düşünen, mert ve doğru sözlü olanları seven, kendini tenkit etseler bile onlara gücenmeyen, sert tabiatlı olmasına rağmen pek mütevazi bir şahsiyetti.

Peygamberimiz'i, "O ne söylüyorsa doğrudur" diye tasdik ettiğinden dolayı "Sıddîk" lakabını alan Hazret-i Ebubekir ise yumuşak huylu olmasına rağmen, İslâm'ın emirlerinden taviz vermeyen bir zâttı. Halife Ebubekir, zekâtı vermeyenlere ve yalancı peygamberlik taslayanlara karşı sert bir tavır sergilemiştir. Ömerü'l-Fâruk, zekât vermek istemeyenlere karşı harp açılmasına önce itiraz etmiş, halifenin hikmetli açıklamaları neticesinde ise ikna olmuştur.

Rasûlullah'ın iki candostu olan bu zâtların ortak özellikleri; yaptıkları her işi, önyargıdan uzak olarak sadece "Allah rızası" için yapmalarıydı. Hicret esnasında Peygamber Efendimiz'e arkadaşlık yapan Ebubekir Sıddîk, müşriklerin Sevr Dağı'ndaki mağaranın ağzına geldiğini görünce Efendimiz için çok endişelenmiş, gönüller fatihi Efendimiz ise; "Hüzünlenme, Allah bizimle beraberdir." diyerek dostunu teskin etmişti. Neticede Allah ü Teâlâ'nın rahmeti yetişmiş, bir örümcek ağı ve kuş yuvası ile düşmanların gözü perdelenmişti.

"Niyet hayır, âkıbet hayır. (Niyet iyi olursa netice de iyi olur)" diye güzel bir söz vardır. Kalpten geçen duygular iyi niyete dayandığı, söylenen sözler iyi niyetle söylendiği zaman Allah katında değer kazanır. Medine-i Münevvere'nin fıkıh alimlerinden olan Hazret-i Ömer'in torunu Sâlim, yine Hazret-i Ömer'in torunlarından olan Halife Ömer ibn-i Abdülaziz'e şöyle bir mektup yazmıştır: "Şunu iyi bil ki, Allâh ü Teâlâ'nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah'ın ona yardımı da tam olur."

Yapılan işleri Allah katında değerli kılan, niyetteki " ihlas ve samimiyet" tir. Allah Celle Celâlüh bizlerin "kalıplarına değil, kalplerine bakar." Hakk Teâlâ'nın rızasını kazanmak için söylenen sözler, kalplerdekilerin tezâhürüdür.

Rasûlullah Efendimiz'in, hicreti neticesinde İslâm Devleti kurulmuş, Yesrib şehrinin adı, "Nurlu Şehir" anlamına gelen "Medine-i Münevvere" olmuştur. "Muhacir" adı verilen Mekke'den hicret eden Müslümanlarla, "Ensar" denen Medineli Müslümanları kardeş ilan eden Efendimiz, devletin ilk yazılı anayasasının yapılmasını da sağlamıştır. Rasûlullah, düşmanlara karşı devletin korunması için Medine'deki Yahudiler ile antlaşma yapmış, daha sonra bu antlaşmaya uymayarak düşman saflarına geçenleri cezalandırmıştır.

Müslümanların firâsetli olması, olaylara Allah'ın rızasını kazanma çerçevesinden bakmaları gerekmektedir. Âlimler, peygamberlerin vârisleri olup onların haksözü söyleme vazifeleri vardır. Evliyâullah, karanlıkta yol gösteren kandiller gibidir. Yûnus Sûresi'nin 62. âyet-i kerîmesinde; "Haberiniz olsun ki, Allah'ın velîlerine (dostlarına) hiçbir korku ve üzüntü yoktur."diye buyurulmuştur.

İslâm Tarihi, ibret levhaları ile doludur. Uhud Savaşı'ndan ve Hudeybiye Antlaşması'ndan ibret alınmalıdır.

Bakara Sûresi’nin 216. âyet-i kerîmesinde; Allâh ü Teâlâ kullarına şöyle buyurmaktadır:“Sizin hoşunuza gitmese de (gerektiğinde zulüm ve saldırıyı önlemek için) savaşmak size farz kılındı. (Bazen) hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı, hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olabilir. (Hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz.”

Uhud Savaşı'nda, Efendimiz S.A.V’in okçulara, "hangi şartlarda olursa olsun yerlerini terk etmemeleri" konusundaki emrine rağmen okçuların çoğunun "düşman kaçıyor, iş bitti" düşüncesiyle başlarındaki komutanın da emrini dinlemeyerek görev yerlerini terk etmeleri, Müslümanları galip iken mağlup duruma düşürmüştür.

Sahâbe-i kirâmın tekrar Rasûlullah'ın etrafında kenetlenmesi yenilgiyi zafere dönüştürmüş, Peygamberimiz ve mücahidlerin, yaralı oldukları halde müşrik ordusunun peşine düşerek onları geri püskürtmeleri Uhud Savaşı'nın kazanılmasına sebep olmuştur. Başta Hazret-i Hamza ve Mus'ab bin Umeyr olmak üzere yetmiş sahâbinin şehid olduğu bu savaştan alınacak çok ibretler vardır.

Uhud Savaşı'nın ikinci kademesinde Müslümanların yenilgisine sebep olan ünlü komutan Halid bin Velid'in yıllar sonra Müslüman olup İslâm orduları komutanı olması, Allah’ın kudretinin yüceliğini ve kalpleri nasıl değiştirdiğini göstermektedir.

Hicret’in altıncı senesinde yapılan Hudeybiye Antlaşması, görünüşte Müslümanlar aleyhine olduğu halde hikmetleri daha sonra anlaşılan bir antlaşmadır. Sahabe-i kirâmın çoğunun itiraz ettiği bu antlaşmada Hazret-i Ali kâtip olarak vazife yapıyordu. Müşrikler, Efendimiz’in antlaşmaya yazılmasını istediği “Bismillâhirrahmânirrahîm ile Muhammedün Rasûlullah” cümlelerine itiraz etmişlerdi. Efendimiz, “Siz beni inkâr etseniz de ben Allah’ın Rasûlüyüm.” diye buyurarak -müşriklerin isteği üzerine- yukarıdaki cümleler yerine “Bismikellâhümme ve Muhammed ibn-i Abdillâh” kelimelerini yazdırdı. Hatta, Hazret-i Ali’nin; “Ben Rasûlullah kelimesini silemem” demesi üzerine gönüller sultanı Efendimiz, o mübârek kelimeyi bizzat kendisi silmiştir.

Antlaşmanın diğer şartları da çok ağırdı. 1400’den fazla sahâbe, sadece umre niyeti ile Peygamberimiz ile beraber Mekke’ye yöneldikleri halde umre yapamadan ve müşriklerin lehine gözüken şartları kabul ederek geri döneceklerdi. Antlaşmadaki “Kureyş Kabilesi’nden birisi Müslüman olup velisinin izni olmadan Müslümanlara sığınırsa geri verilmesi gerektiği” maddesi Müslümanları çileden çıkarıyordu. Müşriklerin çocuklarından bu durumda olanlar bulunmaktaydı. Antlaşmada müşriklerin temsilcisi olan Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel’in Kureyş’ten kaçarak Peygamberimiz’e sığınmak için gelmesi ve antlaşma gereği bu mazlum Müslüman’ın babasına geri teslim edilmesi sahâbilerin sabrını değirmen taşı gibi öğütüyordu.

Sahâbenin ağzını bıçak açmıyor, Hazret-i Ömer, yerinde duramıyordu. Bizzat Peygamberimiz’e giderek “Siz Allâh’ın Rasûlü olduğunuz halde neden bu antlaşmayı bu şartlarla kabul ediyoruz ?” diye sitem ediyor, daha sonra Hazret-i Ebubekir’e giderek aynı şeyleri söylüyordu. Ebubekir Sıddîk’ın ona verdiği cevap çok anlamlıydı:

“O Allah’ın Rasûlüdür, Allah’a asla karşı gelmez. Allah da O’nu asla desteksiz bırakmaz.”

Bu olaylar olurken “Fetih Sûresi” indirildi ve Ömer ibn-i Hattab, Efendimiz’e meseleyi kabullendiğini bildirdi. Peygamberimiz, üzgün sahâbesi ile beraber Medine-i Münevvere’ye döndüler.

Müslümanların çoğu o an için meseleyi anlayamamışlar, antlaşmayı bir yenilgi olarak kabul etmişlerdi. Hazret-i Ömer, Hudeybiye Antlaşması’nın olduğu gün Peygamberimiz’e söylediği sözlerden dolayı sonradan çok pişman olmuş, devamlı tevbe ederek Allah’tan affını dilemiştir.

Daha sonraları Hudeybiye Antlaşması’nın, Mekke’nin Fethi için bir anahtar olduğu ortaya çıktı. Bu antlaşma sonucunda Müslümanlar açıktan insanları İslâm’a davet etme imkânı buldular. Müslüman olduğunu gizleyenler ile gönülleri Müslümanlardan yana olanlar saflarını netleştirdiler. Antlaşmadan sonraki iki sene içinde Müslüman olanların sayısı o kadar arttı ki, o güne kadar Müslüman olanlarınkine denk hale geldi.

Daha sonraları kâfirlerin Hudeybiye Antlaşması’nda koydukları şartların hepsi kendi aleyhlerine döndü ve bazı maddelerin kaldırılmasını kendileri teklif ettiler.

Peygamberimiz’e sığındıkları halde antlaşma gereği müşriklere teslim edilen Ebû Cendel ile Ebu Basir, Kureyşlilerin elinden kurtularak sâhil yolunda bir karargâh kurdular. Mekke’den Müslüman olup kaçanlar bu üsse geliyorlar ve Kureyş’in Şam’a giden bütün kervanlarının önünü kesiyorlardı. Müşrikler, kervanlarını kendi çocuklarının yağmasından kurtarmak için çıkış yolu bulamayınca Efendimiz’e elçiler göndererek onların Medine’ye kabul edilmelerine razı olduklarını bildirmişler, kendi koydukları kuralı kendileri çiğnemeye mecbur kalmışlardı. Karargâhtaki Müslümanların topyekün Medine-i Münevvere’ye dönmeleri bayram sevinci oluşturmuş, sahâbeden çoğu ancak o zaman Hudeybiye Antlaşması’ndaki ilâhî hikmetleri anlayabilmişlerdi.

Mekke’nin savaşsız fethi ile de müşrikler İslâm’ın güzelliklerini daha yakından tanıma imkânı bulmuşlar, birçoğu yaptıkları anlamsız mücadeleden dolayı pişman olmuşlardır. Böylece, Allah ve Rasûlü’ne güvenip sabreden Müslümanlar, kovuldukları vatanlarına tekrar dönme imkânını elde ettikleri gibi o günün zâlim süper güçlerine karşı koyacak bir kuvvete de sahip olmuşlardır.

İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmed Âkif, ne güzel söylemiş:

 

“Allah’a dayan, sa‘ye sarıl, hikmete râm ol,

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”

 

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Tefvîznâme’sinde çok güzel tavsiyelerde bulunmaktadır:

 

 Hak, şerleri hayr eyler,

 Zannetme ki, gayr eyler,

 Ârif ânı seyr eyler,

 Mevlâ görelim neyler,

 Neylerse, güzel eyler…

 

  Sen Hakk’a tevekkül kıl

 Tefvîz et ve râhat bul,

 Sabr eyle ve râzı ol,

 Mevlâ görelim neyler,

 Neylerse, güzel eyler…

 

  Deme! Şu niçin şöyle?

 Yerincedir ol öyle,

 Bak sonuna, sabr eyle,

 Mevlâ görelim neyler,

 Neylerse, güzel eyler…

 

  Her dilde O’nun adı,

 Her canda O’nun yâdı,

 Her kuladır imdâdı,

 Mevlâ görelim neyler,

 Neylerse, güzel eyler…

 

Vallâhi güzel etmiş,

 Billâhi güzel etmiş,

 Tallâhi güzel etmiş,

 Allah görelim netmiş,

 Netmişse güzel etmiş…

 

Allah ü Teâlâ Hazretleri’nin, bizlere doğru ile yanlışı ayırt etme kabiliyeti vermesini, menfaatten uzak, yalnız kendi rızasına ulaşma gayretinde olan Mü’minlerden olmamızı nasip etmesini dilerim.

Gönlünü “Allah'a ve Allah dostlarına” bağlayanlara selâm olsun. Gönlünüz Cuma’nın bereketiyle dolsun, kıymetli okurlarım…

 

Ahmet Semih Torun - Habername

asemihtorun@gmail.com 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
6 Yorum