Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Abdülkadir ÖZKAN

Yetkiyi veren geri de alabilir ama bunun şartı yok mu?

22 Şubat 2010 Pazartesi

Her olayda ortaya iki tarafın çıkıyor olması ister istemez tartışmalarda ölçüsüzlüğü öne çıkarıyor. Her kesim sadece kendisini haklı çıkarma ve aklama yarışına girişince de hak, hukuk, adalet gibi kavramlar arada kaynayıp gidiyor. Son olarak HSYK'nın Erzurum'da görev yapan savcıların yetkisini ellerinden almasının ardından devam eden tartışmaları az çok herkes biliyor. Bu tartışmalarda HSYK'nın kararına destek verelerin sürekli ileri sürdükleri iddia, yetkiyi veren makamın bu yetkiyi geri alabileceğidir. Düz mantıkla söylenenler doğrudur. Mademki bir kurum bazı görevlilere özel yetkiler verme hakkına sahiptir öyle ise verdiği bu yetkiyi geri alma hakkı da vardır, olmalıdır. Cümle mantık olarak doğrudur ama eksiktir. Önemli olan kısım ise bu eksik olan, özellikle gösterilmek istenmeyen yöndür.

HSYK'nın özel yetkili olarak bazı hakim ve savcıları görevlendirmesi yetkisi dahilindedir. Ama bu yetki herhalde kurul üyelerinin keyfi davranış ve tercihlerine göre yapılmaz. Bu işin bazı ölçüleri ve esasları vardır. Söz gelimi kurul canının istediği her hakim ve savcıyı özel yetkilerle donatamaz. Yapılan bir inceleme doğrultusunda istenen şartlara sahip olduğu görülen hakim ve savcılar özel yetki ile donatılır. Dolayısıyla yetkilendirmede nasıl bazı şartlar varsa, daha doğrusu olması gerekiyorsa bu yetkilerin alınmasında da bir takım şartların olması ve bu şartların yerine getirilmesi gerekir. Çünkü, nasıl özel yetkiler verilirken verilecek hakim ve savcıda bazı şartlar aranıyorsa bu yetkinin geri alınması gündeme geldiğinde de savcı ve yargıcın yaptığı işte bir yanlışlık, hukuka aykırılık olması gerekir. Bu ise bir inceleme sonucu belirlenebilir. Eğer böyle olmaz ise yani sempati ve antipatiye göre görevlendirme yapılır ve yine aynı ölçüler içinde yetkilerin geri alınması söz konusu olursa keyfilik devreye girer ki hukukta daha doğrusu adaletin dağıtılmasında keyfilik adaletin yaralanması sonucunu doğurur.

Hiçbir devlet kurumu kanunun verdiği yetkiyi kesinlikle ben yaptım oldu mantığı ile uygulayamaz. Diyelim ki iktidar partisi Meclis'te çoğunluğum var diye canının istediği gibi yasal düzenleme yapamaz. Yaptığı takdirde işlem Anayasa ve yasalara uygun olsa bile ister istemez kamuoyunda tedirginliğe yol açar ve bu tedirginlik giderek "Neler oluyor, ülke nereye gidiyor?" sorusunu gündeme getirir. Demek istediğim o ki, nasıl yasama ve yürütme sürekli olarak kamuoyunun gözetimi altında ise devletin diğer kurumları da aynı gözetim ve denetime tabidir. Ne var ki ülkemizde kamuoyu denetimi ve gözetimi muhalefet ve bazı çevrelerce yasama ve yürütmenin faaliyetlerinde hatırlanıyor da devletin bazı kurumları için nedense aranmıyor. Bir diğer ifade ile yasama ve yürütmenin kamuoyunu rahatsız eden faaliyetlerinin hesabı seçimlerde sorulabilirken devletin bazı kurumlarının böyle bir hesap vermesi söz konusu değildir. Bu bakımdan bazı devlet kurumlarının bir takım keyfi karaları hiçbir denetime tabi tutulamaz olmuştur. Bu uygulama yıllardan beri de böyle sürüp gitmiştir. Bunu sağlayanda darbe anayasaları olmuştur. Bilerek böyle bir mekanizma oluşturulmuştur. Böylece halkın iradesi kontrol altında tutulmaya çalışılmış, bir diğer ifade ile halkın yapacağı yanlışların(!)  düzeltilmesi öngörülmüştür. Millete güvensizliğin sonucu bu uygulamalara imkan sağlanmıştır. Kısacası millet egemenliği rafa kaldırılmış ve kurumların egemenliği hakim kılınmıştır. Kurumlarda millete karşı hesap verme durumunda olmadıkları için sürekli olarak faturayı milletin seçtikleri ödemiştir. Millet yapılanları tasvip etse bile kendilerini milletten de üstün görenler seçilmişleri ikide bir kenara ya itmişler ya da çekilmeye mecbur bırakmışlardır.

Bugün yaşananlar ise yıllardan beri sürüp gelen bu işleyiş ve uygulamalar artık kamuoyunda ciddi tepki görüşünün ifadesidir. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi her kişi ya da kurumun yaptığı yanına kalmamaktadır. Yargının harekete geçmiş olması, yıllardan beri düşünülmesi bile mümkün olmayan kişilerin ifadeye çağrılması, tutuklanması karşısında statükocu kesimler tam bir panik yaşamaktadırlar. Bu panik haliyle de yaptıklarını ve aldıkları kararları kılıfına uydurmayı bile unutmaktadırlar. Bu hale bazıları değişim sancısı demektedir. Dileriz bu sancı çok uzun sürmez.

Bu yazı toplam 1444 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri