Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ahmet HAKAN

Başım belada

12 Ekim 2008 Pazar

GEÇEN gün sabah saatleri...

İlk kahve içilmemiş, ilk telefon görüşmeleri gerçekleşmemiş, gazetelere şöyle bir göz atılmamış...

Yani "yeni bir güne başlamak için yapılması mutlak gerekli 10 şey"den hiçbiri yapılmamış...

Telefonum çalmasın mı? Hem de acı acı...

Aceleci ve kendinden emin bir erkek ses, "Sizi falanca televizyondan arıyoruz... Şimdi canlı yayına bağlayacağız... Lütfen ayrılmayın" diyor...

"Dur... Ne yayını, ne canlısı?" diye karşılık veriyorum telaşla...

Karşımdaki gayet pişkin, "Şu anda canlı yayında adınız geçiyor... Cevap hakkınızı kullanacaksınız" diyor...

"Dur kardeş... Bu işler böyle olur mu?" falan diye geveleyerek atlatıyorum bu münasebetsiz teklifi...

10 dakika sonra... Telefonum yine çalmasın mı? Açıyorum, bu kez bir kadın sesi... O da ne? Bu ses de kendinden gayet emin ve gayet pişkin:

"Ayrılmayın lütfen... Canlı yayına bağlıyoruz... Canlı yayın konuklarımız şu anda size ağza alınmayacak sözler söylüyorlar."

Bu kez sadece "Fesuphanallah!" diyerek vartayı atlatıyorum...

* * *

Bu arada...

Bana cevap hakkı doğuran açıklamaları kimlerin yaptığını da öğreniyorum...

Biri "Sisi" kod adlı "dabbetülarz" kılıklı "kıyamet alameti" arkadaş imiş...

Diğeri ise "Nurseli" adlı "gariban" ve hakikaten "acınası" hanım imiş...

Ah ben sana ne diyeyim ey Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz!

Sen değil misin bu iki tuhaf insanı, Ergenekon davasından gözaltına alıp milletçe başımıza musallat eden?

Sen değil misin bu iki tuhaf insana, birazcık "haber değeri" bahşederek ekran ekran dolaşmalarına imkán veren?

Sen değil misin koca generallerin, büyük suikastların, kilolarca bombaların arasına bu iki tuhaf insanı yerleştirerek, diğer tuhaf insanlar açısından haksız rekabet ortamı yaratan?

Oysa...

"Ergenekon davası" bin yıl sürecek bir süreç olsa dahi, bu iki tuhaf insana 999. yılın sonunda bile sıra gelmezdi...

Neyse... Neyse...

* * *

Dün öğle saatleri...

Telefonum yine çalıyor...

Felaket haberleri vermekten acayip haz duyduğunu düşündüğüm bir dostum, zor sakladığı ama benim bir çırpıda fark edebildiğim bir sevinç duygusuyla, "Falanca internet sitesini aç... Yalçın Küçük sana saydırmış" diyor...

Açıyorum...

Hakikaten de bizim "sevimli" ama "çatlak" profesörümüz, bendenize kafa göz girmiş...

"Ahmet Hakan'ın yazılarını Ertuğrul Özkök yazmaktadır" diyor...

"Ahmet Hakan gibi imam hatip mezunu biri, golf oynayan paşayı yazamaz" diyor...

Diyor da diyor...

* * *

Düşmanlarımın yüreği soğuyabilir, yağları eriyebilir...

Çünkü ben belamı bulmuş durumdayım...

Vakit'teki "Hasan oğlan" göbek atsın, kara kavruk "Abdurrahim" köçek oynasın, "Hülya" o ürkütücü ve arsız kahkahalarından birini daha savursun, "Fehmi Abi" intikamının alındığını düşünsün, "Suna kız" sevinçten kulaklarını oynatsın, hatta Tayyip Bey koskocaman bir "oh" çeksin...

Vallahi de billahi de hepsinin hakkıdır...

Düşünsenize: "Sisi" ile "Nurseli" bir yandan, "çatlak profesör" diğer yandan çemkiriyor da çemkiriyor.

"Tabancamı helada unutsam" bu kadar mesele etmem... "Yasal mermisiyle bir komiser" yaklaşsa bu kadar dikkate almam...

Ne diyeyim?

Böyle püsküllü belayı Allah düşmanlarımın başına vermesin kardeş...

Melih Gökçek'i yenmenin 4 şartı

BİR: Melih Gökçek, her seçimde Ankara'yı "sağcılar" ve "solcular" diye ikiye bölüyor... Kamplaşmayı sağladıktan sonra da daha geniş bir tabana yayılan "sağ kesim"in oylarını kapıyor... Gökçek'in rakibinin, her şeyden önce bu oyunu bozması şarttır...

İKİ: Melih Gökçek, kendisine dinsel motiflerle bezeli saldırılar karşısında zil takıp oynamaktadır... Çünkü dinsel motifli saldırılar, Gökçek'e hak etmediği kadar büyük bir kitle desteği sağlamaktadır... Bu nedenle Gökçek'in rakibinin, Kemal Kılıçdaroğlu tarzı belgeli muhalefet yapması şarttır...

ÜÇ: Melih Gökçek'in Ankara'yı keyfine göre ikiye bölmesinin önüne ancak "Mustafa Sarıgül stili" bir muhalefet anlayışı ile geçilebilir... Yani rakibin, cami cemaatiyle barışması ve sağ/sol ayrımını geçersiz kılması şarttır...

DÖRT: Melih Gökçek'in en büyük avantajı, sadaka kültürünü Ankara'nın derinliklerine kadar yayabilmesidir... Gerçi Gökçek'le bu alanda yarışılmaz... Ama yine de rakibin bu kültürü dikkate alarak şimdiden bir şeyler yapması şarttır...

Hoş geldin bay işkence

BİR yandan terör... Bir yandan küresel mali kriz...

Gözlerimiz yollarda kalmıştı yahu... Bir sen eksiktin vallahi...

Sen de geldin, tam oldu...

Önce karakolda çıktın ortaya... Sonra eski mekánın Metris'te...

Şöhretinin hakkını vermişsin, sol dergiler satan adamın birinin canını çıkarmışsın içeride... Aferin sana "bay işkence"...

Ayrıca şanslısın da...

Sana sıfır tolerans göstereceklerini söyleyen Tayyip Bey'den ses çıkmıyor...

"İyi insan" olduğuna bütün benliğimle şahadet ettiğim Beşir Bey bile sessiz...

Sükûnete bakılırsa, bu sefer gelişin olacak da gidişin olmayacak gibi "bay işkence"...
Bu yazı toplam 2836 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri