Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ahmet TÜRKAN

HALKLARI ANLAMAK

19 Ekim 2011 Çarşamba

Devletlerin ve Hükümetlerin en önemli görevi bayrağı altında bulunan farklı unsurları anlamaktır. Ortak dil, ortak kültür, ya da farklı kültür, farklı dil.

Devletin temel görevi sosyal devlet olgusuna sahip çıkmaktır. Madem Anayasamız Sosyal Devlet ülküsünü taşıyor, o zaman sahiplenmeli.

Engelleyici maddeleri ise gözden geçirmelidir.

Peki bu nasıl olacaktır. Osmanlı Devleti içinde barındırdığı unsurların öz kültürlerine müdahale etmedi. Sömürge düzeni kurmadı. Barışı temel aldı ve 1789 Fransız İhtilalinin sonucu ortaya çıkan menfi Milliyetçilik akımlarına kadar farklı milletleri ve unsurları aynı çatı altında tutmayı başardı.

20 Yüzyıl Ulus Devlet anlayışını ön plana çıkardı. Sonucunda da bölük pörçük pek çok devlet ortaya çıktı. Sonra siyasi kutuplaşmalar ve farklı birleşmeler yaşandı.Büyük güçler küçük güçleri siyasi güçlerinin kanatları altına aldılar. NATO ve VARŞOVA yapılanmaları bu denge anlayışının oluşumları, Avrupa Birliği (AB) ise kendi içinde Ekonomik güç anlaşması idi. Bir nevi Hristiyan güç birliği. 50 yıldır kapısında bekliyoruz.

Yaklaşık 30 yıldır kanlı sonuçlara sahne olan Kürt sorunu ise uygulanan politikaları, halkın temel bağı olan İslama uzak kalmanın acı bir sonucu olarak karşımızda duruyor ve çözülmeyi bekliyor. Kürt halkının sorunları için dağa çıktığı yaygarasını yapan PKK teröristleri ise İslami bir duruş sergilemedikleri gibi, dinsizlik, bölücülük gibi en uç noktaları sahiplenmektedirler.

Ana desteğini yurt dışından karşılayan terör örgütü devletin uyguladığı hatalı politikayı kendi tarafına çevirme gayreti içinde olmuş, ateist bir yapılanma olmasına rağmen Kürt toplumundan taraftar bulabilmiştir.

Ne olacaksa olsun anlamına gelen bu destek, Kürt’leri PKK’ya destekçi yapmıştır.

Kürt’leri PKK’dan kurtarmak ve tekrar ele ele vererek kardeşçe yaşamak için, devletin ve hükümetin Kürt halkının iç sesine kulak vermesi, aynı zamanda terör ile mücadeleye devam etmesi gerekir. Bu konuda tarafıma ulaşan, konuyu anlamlı hale getiren bir mektubu değerli okuyucularım ve de yetkililer ile paylaşmak istiyorum.

 

Ahmet TÜRKAN – Habername

ahmetturkan@gmail.com

 *****************************

             1985-1987 yılları arasında Siirt İl Jandarma Komutanlığında J.Astsb.Kd.Bçvş. Olarak görevli iken bir dini bayram günü, bayram namazını müteakip cami imamı ve aynı zamanda medrese hocası olan bir zatla Siirt merkezinde bulunan Şeyh Kâzım Efendi’yi sivil olarak ziyarete gittik. Şeyh Efendi’yi seven dostlarından bir grup erkek vatandaş, yol boyunca uzun bir kuyruk oluşturmuşlar, Şeyh Efendi’nin huzuruna girmek için sıra bekliyorlar ve yavaş yavaş ilerliyorlardı. Beni Şeyh Efendiye götüren imam koluma girdi, sıraya girmiş insanların arasına sokmadan onlara mahalli lisanla beni tanıtarak ilerleyip Şeyh Efendinin evine girdik. Şeyhin huzuruna varınca beni getiren imam Şeyh Efendi’nin elini öptü ve mahalli lisanla beni kendisine tanıttı.  Arkadan ben Şeyh Efendi’nin elini öptüm, beni sağ tarafına oturttu, imamı da sol tarafına oturtup hal hatırımızı sordu.  Sırada olan vatandaşlar teker teker içeri giriyor, şapkalı olanlar şapkasını geriye çeviriyor, şeyhin elini öpüyor, ellerini önüne bağlayarak geri geri çekilip duvar kenarında bekliyor. Şeyh Efendi “merhaba” deyince o vatandaş sağ elini göğsüne götürüp, yarım rükû vaziyeti yaparak “merhaba” diye karşılık veriyor. Şeyh Efendi mahalli lisanla “buyur otur” deyince, vatandaş tahiyyatta oturur gibi oturuyor. Şeyh Efendi rahat otur deyince bağdaş kuruyor. Bu uzun kuyruk böyle bir merasimle nihayet buldu. Şeyh Efendi’nin çok büyük olan odası, insanlarla doldu taştı. Kısa bir sessizlik oluşunca ilk söze ben başladım.

           ‘’Hocam! Şu disiplininize hayran kaldım. Bizde de disiplin var ama bizimki biraz kaba kuvvete dayanıyor, ama sizdeki disiplin ise severek ve gönülden yapılıyor. Silahlı kuvvetler mensupları bizler gerek Siirt Merkezi, gerekse ilçe ve köylerinde çok sıkıntı çekiyoruz. Birkaç günde bir ya subayımız, ya da bir erimiz şehit oluyor. PKK tarafından yolumuza pusu kuruluyor, karakollarımız, yolda ilerleyen konvoylarımız kurşun yağmuruna tutuluyor. Köylere gittiğimizde halk korkusundan bize bilgi vermiyorlar. Siz bu ziyarete gelen sevenlerinize bir talimat verseniz, bunlar bize yardımcı olsalar, duyduklarını gördüklerini zamanında bize bilgi verseler çok memnun ve mesrur oluruz. Sizin bu talimatınıza muhalif hareket edecek birisinin içlerinden çıkacağını tahmin etmiyorum.’’ dedim.

Şeyh efendi bana;

             “Baş Efendi! Güzel konuşuyorsun ama Siirt merkezinde tugay, alay, birçok komando birlikleri var. Bunların içerisinde yüzlerce Subay ve Astsubaylarınız bulunmaktadır. Bu zamana kadar beni ziyaret eden ilk rütbeli şahıs siz oldunuz. Bizi adam yerine koyup, bilgi ve görüşlerimize müracaat etmiyorlar. Çarşı pazar üniformalı insanlarla dolu. Ancak ezan okunduğunda camiye giren bir üniformalı şahıs göremiyorum. Aklıma acaba bunlar din mi değiştirdi, diye bir soru işareti geliyor. Sonra Jandarma Alay merkezine bir mescit yaptırmıştım. Güzel sesli bir asker imamınız vardı. Hoparlörle ezan okuduğu zaman camları açar o güzel sesiyle okuduğu sabah ezanını huşu ile dinlerdim. Son zamanlarda ezan sesi kesilince araştırdım. Bilahere öğrendim ki; yeni gelen Alay Kumandanı benim yaptırdığım mescidi bozup koğuşa çevirmiş. Ayrıca, askerlerin morali düzelsin diye, moral gecesi adı altında çıplak kadın oynatmaya başlamışlar. Siirt’in yerli halkının kızlarının açılıp saçılmalarına subay ailelerinin çok büyük tesiri oldu. Şimdi bazı aile reisleri kızlarını tesettür altına sokamadıklarını, subay eşlerine özendiklerine dair gelip bana dert yanıyorlar. Kuran’ı Kerim’e muhalif olan bu hareketler karşısında ben bu sevgili kardeşlerime, ‘’askeriyeye yardımcı olun sıkıntı içindelermiş, gördüklerinizi duyduklarınızı anında haber verin’’ dediğim an, bana ‘’Şeyh Efendi sen de mi onlar gibi dinsiz oldun ?’’ Diyecekler ve beni terk edeceklerdir. Çünkü yapılan bu süfli hareketleri, onlar gelip bana anlatıyorlar.” Dedi. Bu cevap karşısında söyleyecek bir söz bulamadım. O kadar vatandaşın içinde mahcup oldum ve böyle bir teklifi yaptığıma pişman olmuştum. Çünkü söylediklerinin hepsi doğru idi.

              Bir gün Alay Komutanımız tüm Subay ve Astsubayları topladı. PKK ile yaşanmış olayları, verdiğimiz şehitlerin dramını, çekilen acı günleri birer birer anlattı. Bu matemli ortam içinde bizlere “Arkadaşlar, en küçük rütbeliden, en büyük rütbelinize kadar fikirlerinize muhtacım. Rica ediyorum beni aydınlatın, bana fikir verin. Bu olayların önüne nasıl geçebiliriz? Neler yapmamız lazım? Yanıma gelmekten çekinenler mektup yazsın ve ismini de yazmasın. Benim için isim önemli değil, verdiği fikir önemlidir” dedi.

                Nöbetçi Astsubay olduğum bir günün gecesinde Alay Komutanıma bir mektup yazdım. Şeyh Kazım Efendiyi ziyaretine gidişimi teferruatlı bir şekilde anlattım. Şeyh Efendi’den yardım istediğimi ve bana verdiği cevabı uzun uzun bu mektupta zikrettim. Mektubumun sonunda ise, ‘’işte sayın komutanım, eğer biz bölgedeki din adamları ve nüfuzlu kişilere yaklaşıp fikirlerini alırsak, onların örf ve adetlerine uygun hareket edersek, daha doğrusu bölge halkını kazanıp kendimizi sevdirirsek, bu davada muvaffak olacağımıza inanıyorum. Aksi takdirde bütün emeklerimiz boşa gider, maddi ve manevi pek çok elem çekeriz.” Dedim. İsmimi yazıp imzalayarak mektubu Alay Komutanıma teslim ettim.

                Aradan birkaç gün geçmişti, Alay Komutanımız gelen bilgileri incelemiş, değerlendirmiş ve kısa kısa notlar almış. Alayda görevli tüm Subay ve Astsubayları yeniden topladı. Gelen mektupların kısa bir değerlendirmesini yaptı. Alay Komutanımıza verilen fikirlerde, silah cinsinin değiştirilmesi, telsiz sayısının artırılması, araç modellerinin değiştirilmesi, yeni gelişen teknoloji ile birliklerin techiz edilmesi, askerin moral seviyesinin üst seviyede tutulması vb. birçok fikirlerden bahsetti. Sıra benim yazdığım mektuba gelmişti ki “bir arkadaşımızda, içinizde bu konuya temas edilmemiş yeni bir fikir ortaya atmış. Diyor ki, bölgedeki nüfuzlu kişilere, din adamlarına yaklaşalım,  fikirlerini alalım, onların örf ve adetlerine uygun hareket edelim, kendimizi halka ve bu şahıslara kabul ettirip sevdirelim, halkı kazanmadığımız müddetçe PKK ile yapılan mücadelede başarılı olamayız.’’ Demiş. Arkadaşımızın bu fikrine saygı duyuyorum, ancak çok tehlikeli bir fikirdir. Eğer biz bu yolla gidip bölgenin din adamlarına ve nüfuzlu kişilerine yaklaşacak olursak, Ankara bize‘’ Yavuzel Albay Siirt’e gitti, irticayı hortlattı’’ Derler. Bu nedenle asla ve kat’a bölgedeki din adamlarına ve nüfuzlu kişilere yanaşamayız ve yaklaşamayız.’’ diye cevap verdi. 16.10.2011

 Halit BAĞDATLI

 Em. J. Astsb. Kd. Bçvş.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2326 defa okunmuştur
Fidan
Talha
Gözünüzü kapatmış olsanız da eğer güneş var ise aydınlık var demektir. Sizin gözünüzü kapanız karanlığı getirmez, siz karanlıkta kalırsınız. Gerçekler görülmediğinden, idareciler kendileri ile halk arasına kalın duvarlar koyduklarından halkın desteği sağlanamadı. Bölgeye halkını, dinini, vatanını seven ve onlarla irtibak kurabilen idareciler görevlendirilmelidir. Dış güçlerin planı ve içerideki kolları ile halkımızın inançlarına saygı göstermeyip, gösterenlere irticacı damgası vurulduğunu gören devlet, yeni stratejisini net bir şekilde kurumlarına bildirmelidir ve sivil toplum kuruluşlarının da desteğini almalıdır.
20 Ekim 2011 Perşembe 09:46
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri