Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

A.Kerim KARAAĞAÇ

HİKMET AĞABEYİN BİR GECESİ

04 Ağustos 2010 Çarşamba

Hikmet, Belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi.

Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Dini bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yakıp, fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak,  onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.

Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıp duruyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu.

Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerideki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırının kapağını eliyle şöyle bir iteledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimselere duyurması mümkün görünmüyordu. Tüyleri diken diken oldu bir an. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23:05'i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı. Fırın yavaş yavaş ısınacaktı.. Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak; sıcak yavaş yavaş artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak; etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti... Ahh o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı.

Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti.

Birkaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine eli değmişti.. Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içine tutuvermişti. Ya şimdi? Yanan iki parmak ucu değil bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin içinde filimlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanıvermek değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede.. Terleye, çıldıra, dövüne düvüne..

İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?

Aman Allah'ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Gecenin 1'i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akıyordu. Ömür de böyleydi. Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte. Biraz sakinleşti.

Evini düşündü. Hanımı oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki evden çıkarken? Hayat arkadaşına karşı daha nazik daha hürmetli olamaz mıydı? Ya çocuğunu? Keşke dövmemiş olsaydı onu. Onlardan da mes'ul olduğu için onların da hesabını verecekti Allah'a.. Keşke hanımının dediklerini yapsaydı. Hanımı ona, "haydi birlikte namaza başlayalım" demişti. Hikmetse ona, "hele biraz daha yaşlanalım, henüz çok genciz!" diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını değil de, yalnızca ihtiyarlığın hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah'ın büyüklüğünü, kurtuluşun O'nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. "Ah ahmak kafam" diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu?  Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yediğine içtiğine dikkat ettiği kadar niçin kalbine dikkat etmemişti. Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah'ını, peygamberini neden sevdirmemişti?

Aklı çocukluğuna gitti. Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahları kalmıştı. En ince ayrıntılarına kadar bütün günahları aklına geldi. "Ben bile unutmadığıma göre, bunları Allah unuturmu?" diye soruyordu kendine. Demek bu tesbit edilen her şeyin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, "fırının içinde teyemmüm edip, namaz kılmak". Toprak yoktu ki... Fakat olsun, hiç kılmamaktan çok iyiydi. Belki bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı, namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında şimdiye kadar hep bu duygular içinde namaz kılmalıydı. Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti. Alemlerin Rabbine hamdetmeyi, O'na dayanmayı, O'ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliği ile secde etti. Acizliğini iliklerine kadar duyarak "Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin" diyor ve gözlerinden akan yaşlar dizlerini ıslatıyordu.

Yatsıyı takiben kaza namazları kılmaya başladı. Rabbinden gelmişti ve O'na dönüyordu. Ah, dönüşün O'na olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 03:15 ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Cengiz" diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüya idi böyle. Birden aklına geldi. Olmaz! Fırının kapağını Hikmetin üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyinip sokağa fırladı. Hiç durmadan koşmaya başladı. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı, fırına koştu. Fırının kapağını açarak içeriye seslendi, "Hikmeet!."

İçeriden ses gelmiyordu. Birkaç defa daha bağırdı. Hikmet ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle huşu ile dalmıştı ki, bir an kulağına adının söylendiği geldi. Hemen irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat bir daha, bir daha duydu. Birisi "Hikmet"diye bağırıyordu ve gerçekti. Hem fırının ışığı da yanmıştı.

Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz'i gördü. Fırından çıktı. Cengiz bir anda hortlak görmüş gibi korktu. "Kimsin sen?" dedi. Hikmet, Cengiz'e sarılmak için kollarını uzattı fakat boşta kaldı. Hikmet hâlâ ağlıyordu. "Ne demek sen kimsin, Hikmet’im işte görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim birisi fırının kapağını üzerime kapattı" dedi. "Olamaz" diyordu Cengiz, "sen Hikmet değilsin"

Hikmet, Cengiz'in bu hareketine bir anlam veremedi. Nasıl olur da böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır bu yüz, bu ağarmış saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, ağarmış saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamış, hıçkırıklarla sarsılıyordu. Aynaya bir daha bakmadı. Kendisinden kendisi bile korkmuştu.

Yanmanın ne demek olduğunu bilseler, kim bilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacaktı? Yarın denilebilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı.

Hikmet ağabey 10 yıl önce Rabbimiz'in rahmetine kavuştu. Akrabamız değildi ama, çok yakın bir kardeşimin, arkadaşımın babasıydı. Yaşadığı o hadiseden sonra sanki bu dünyaya ait değildi. Bir buçuk yıl sonra vefat etti. O, bir buçuk yıl içindeki Rabbiyle irtibatını anlatmak zor be kardeşler. Namazların ilk sünnetlerini evde kılardı riya olmasın diye, farzlarını kılmak için camiye geldiğinde, hem farzı hem de son sünneti kılarken gözyaşlarının halıyı ıslattığına şahid olurduk.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3426 defa okunmuştur
İBRETLİK
tahir AKBAŞ
memet hocam inanın bu yazınızı okurken her tarafım diken diken oldu sonunun ne olacağını baştan düşünmeye başladım yazı bitene kadar kalbim küt küt atmaya başladı insanın bu dünyada iken diri diri yandığını düşünmesi dünyanın en zor işkencesi olsa gerek ki bu dünyada yandığın zaman bu en çok yarım saat veye bir saat sürer ondan sonra kül olup gidersin ama öbür dünyada yandıkça yanıyorsun bir daha ölmek yok orda maalesef ah bu nefis her şeyi elimizden alıp gidiyor allah yardımcımız olsun
16 Aralık 2010 Perşembe 12:06
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
gecikmiş pişmanlıklar ve son nefes ümidi
Muhammed Baran
Her haliyle insanı irkiltip kendisine yönelik soruları arttırdığı başka bir ibretlik durumdur görebilene.Samimiyetimizi ve sadakatimizi her an canlı tutabilme ümidiyle Allah razı olsun...
15 Aralık 2010 Çarşamba 13:30
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri