Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bahattin KARAGÖZ

Kontrolsüz Güç, Nevzat KÖSOĞLU Ve Günümüz Üzerine

26 Şubat 2014 Çarşamba

 

        Bazı yazılar, yazılmışların tekrarı olarak yazanları kolaya kondurur. Aşağıdaki yazı, bu şekilde dostum Gürsel Yalçın’ın tespitlerine neredeyse sıfır müdahalemle sunulmaktadır.

Güç, günlük hayatımızda sıkça kullandığımız bir kavramdır. Güçlü insan, güçlü firma, güçlü vakıf, güçlü ekonomi, güçlü devlet gibi sözcükler günlük hayatımızın içinde. Güçlü olma istek ve arzusu, insan tabiatında sürekli var olagelmiş. Tarihin ilk devirlerinde insanların yüksek yerlerde korunaklı kale yapmalarının bir sebebi de hayatiyetlerini güvenli ve güçlü bir biçimde sürdürme ihtiyacından doğmuştur. İnsanların da, iktisadi teşebbüslerin de, devletlerin de güçlü olma istekleri bu nedenle anlaşılabilir bir ihtiyaç olarak yerini dünden bugüne hep korumuştur.

Güç, insanın kâinata kadem bastığı andan itibaren Rahmanî ve şeytani yönüyle hep ama hep sahnede olmuştur. Kaynağını Rahman’dan alan güç, hak ve hakikati terennüm ederken şeytandan alan nefsani güç, ötelerin ötesini perdeleyerek yokluğu varlık saymıştır. Bu zavallı güç, zavallılığını büyüklük sayarak İbrahim’in karşısında firavun, Habil’in karşısında Kabil, Hüseyin’in karşısında Yezit olmuştur. Kan dökülmüş, insanlar ölmüş, medeniyetler çökmüştür. Gözünü nefsin güneşiyle kör eden insan etrafı karanlık görmüş, körlükten sarhoş olmuştur.

İnsanlık tarihi kadar eski olan bu güç çatışması ve yarışı dün olduğu gibi bugün de ne yazık ki acımasızca devam etmektedir. Oysa bizden istenen, güç yarışı ile karşımızdakini yok etmek (cidal) değil, tam tersi (teavün) yardımlaşmaktır. Yukarıda sıraladığımız hadiseler içinde belki de en içimizi burkanı, Kerbela’dır. Şu günkü gündemde de aklıselim her insanın ‘’Allah, Allah, bu nasıl iş. Mümin mümine bunları nasıl yapar?’’, meyanındaki cümleleri anlamlı karşılık bulmaktadır.

Hukuktan maksat, adaletin tecellisidir. Adalet ise hakkın teslimidir. Merhum Bediüzzaman Sait Nursi’de kendisini yıllarca hapishanelerde çürüten, dönemin mahkemesine “Haksızlığı hak iddia edenlere hak dava etmek ve onlara müracaat etmek bir haksızlıktır, hakka karşı hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâp etmek istemem vesselam” şeklindeki çıkışıyla adaletsiz hukuk anlayışına karşı duruşunu kahramanca sergilemiştir.

Gücünü ve kudretini demokrasi, milli irade ve hukuktan almayan kontrolsüz güç, 1980 darbesi ile halkın iradesine dayanan TBMM’yi feshetmişti. Mamak askeri cezaevine hapsedilen o dönemin Erzurum Milletvekili Merhum Nevzat Kösoğlu, yukarıda belirtilen Bediüzzaman’ın duruşuna benzer bir kahramanlıkla yıllar sonra askeri mahkemeye hukuk ve demokrasi dersi verircesine hiç korkmadan bakın nasıl haykırıyordu?

“…Ben buraya Türkiye Büyük Millet Meclisinden getirildim; oraya beni millet göndermişti ve kurulu bir hukuk düzeni içinde, belirli bir Anayasa’ya ve ona bağlı kanunlara göre seçerek göndermişti. Buraya askerlerin arasında geldim; kanunu olmayan bir hareketin güç verdiği, sözleri kanun olanların emirleriyle getirildim… Bu durumda adaletine inanmadığım mahkemeden ne isteyebilirim? Adalet ki, her şart altında, insanların eğilmeden talep edebilmeleri gereken en yüksek beşeri ve ilahi değerdir. Adalet kendi başına gaye olan değerdir ve tarihinde insanın her iki dünyasının da temelidir. Bu itibarla adalet, haysiyetli, gerçek sistemin gayesidir. Siyaset adaletin emrinde ve onu gerçekleştirmenin kabiliyet ve imkânlarını geliştirme sanatıdır… Askerlere okullarında çok yüksek idealler aşılanıyor, milli varlığımız konusundaki hassasiyetleri geliştiriliyor olabilir. Ancak onlara hukuka bağlılık şuuru kazandırılamadıkça, gelişen hassasiyetlerinin sırf milli varlık için kullanılacağından kimse emin olmamalıdır. Disipline edilmeyen güç, kendisiyle birlikte varlığının sebebini de tahrip edebilir…

 

İddia makamı 1970 yılında yazdığım bir yazıyı mütalaasına dayanak yapmış… Ben yazdıklarımın sahibiyim. O yazıyı yazdığım günden bu yana belki bilgilerim biraz daha genişledi, belki üslubum biraz daha değişti ama düşüncelerimin ana istikameti hiç değişmedi. Eğer, kendim hakkında konuşuyor olsaydım, aynı yönde merhale kat ettim, demem gerekirdi. O kadar ki, yeryüzünde görülmüş bütün medeniyetlerin bir inanç çevresinde oluştuğu kanaatine ulaştım. Bütün dinlerin, bir iman hareketi olmaları itibariyle, birer medeniyet kaynağı olduğu gerçeğini fark ettim. Türk Medeniyetinin kurucu gücünün İslami iman olduğunu, ayrıca, hukuktan ahlaka ve sanattan savaşa kadar bütün hayat tezahürlerinin İslam dünya görüşü ile üslup kazandığını gördüm… İ’lâ-yı kelimetullah, nizam-ı âlem gibi kavramlara gelince, bunlar halen daha ve fevkalade heyecanla sahip çıktığım kavramlardır ve milli tarihimizin ‘Kızıl Elma’sıdır…”

1980 yılında Merhum Kösoğlu ile aynı mahkemede yargılanan Sayın Abdullah Kılıç ise, Kösoğlu’nun savunması üzerine  şu değerlendirmede bulunmaktadır: “Bana öyle geliyor ki, biz, insan için, ülkemiz için istediğimiz ve savunduğumuz fikirlerden ötürü değil, bu düşüncelere lâyık kimseler olmadığımız için yargılanabilirdik. Zahiri sebepler ne olursa olsun, belki de yargılanmamızın gerçek sebebi budur!!!. Ve belki bizi yargılayan güç de bunun sıradan bir vesilesidir. GERÇEĞİ ALLAH (C.C.) BİLİR…’’

Eski bir ittihatçı olan Fatin Hoca’nın anlattığına göre: Akif, cemiyetle ilgili izahatını dinledikten sonra “Cemiyetin bütün emirlerine, bilakayd ü şart itaat” Yeminine itiraz ederek “Ben cemiyetin emr-i marufuna biat ederim, mutlak söz veremem “itirazı üzerine Fatin bey Akif’in kararlılığı karşısında kendi reyi ile epeyce bir dedikodudan sonra yemin metninin cemiyet tarafından değiştirilmesi sağlanmıştır. Bu durum müthiş bir sarsılmaz kararlı duruşun örneğidir.

İnsanlığın birçok bedeller ödeyerek ulaştığı “ortak iyi ”arayışının bir sonucu olarak kazanılan  ‘’Adalet, hukuk, demokrasi ve insan haklarını yok sayan kontrolsüz gücün’’, gerek elinde bulunduranları gerekse başkalarını nerede ve nasıl yok edeceği hesap edilemez.

 Tarihi tecrübeler ışığında eşrefi mahlûkat adayı olarak dünya gezegeninde iradesinin dışında kendisini bulan biz insanlar birlikte yaşama erdemine ulaşmalıyız ve  “devlette olmakla, devleti ele geçirmek” arasındaki farkı da idrak etmeliyiz. Bu bağlamda herkes ve tüm kesimler kendilerinin de içinde bulundukları grup ve kurumlarının yemin metinlerini  bir kez daha sorgulamalıdırlar.

Selam ve saygılarımla.      

--
 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4012 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri