Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Betül KURŞUN

DİNDARLIKLA KEMALİZM NEDEN ÇEKİŞİR -II-

27 Nisan 2012 Cuma

İslami hareketlerin Kemalist-Cumhuriyet ile ilişkilerini anlamak için,  Osmanlı devlet geleneğini anlamak şarttır. Osmanlı torunu tüm toplumsal gruplar, Cumhuriyetin, Osmanlı-İslam kurumlarını yerinden etme politikalarına şiddetle karşı çıkmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında bu açık düşmanlık bastırılsa da, çok partili rejimle birlikte yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Bu yazımda halkın Kemalizmden duyduğu rahatsızlığı neden İslami kimlikle dışa vurduğuna Osmanlı'dan başlayarak göz atmaya çalışacağım. Bir diğer deyişle dindar kesim neden Kemalist olamıyor demeye çalışacağım.

Türkiye ‘ de İslami hareketlerin amacı, devlete nüfus etmek ve kendi Osmanlı ve Selçuklu kimliklerini yeniden biçimlendirmek olmuştur. 1980' den bu yana da Türkiye tedrici olarak, toplum, piyasa ve devletin İslamileşmesi sürecini yaşamaya devam etmiş, 80 askeri darbesinde de solcu tehdite karşı İslamişleşmiş kesim kullanılmıştır.

Osmanlı tarih boyunca  (1299/1918) din-devlet-toplum arasında aracı bir köprü işlevi görmüştür.  Kuran ve hadise dayalı bir referans sistemi ile devlet yönetilmiştir. Devlet bütün yerel kimliklerin üzerindedir. Devlet bilgedir ve devletin kendisi kişisel çıkarlardan üstündür.  Ancak, özellikle çöküş döneminde devletin gerekleri, dinin gereklerinin de üstünde çıkmıştır.  Devlet kurumsallaştıkça merkez yavaş yavaş Ortadoks İslamın etkisine girmiş, çevre ise kısmen sufi ve eklektik olarak karakterleşmiştir. 

En kritik dönem Cumhuriyet tohumları atılması hasebiyle 19. yydır. İşte o zaman Müslüman bir millet oluşturmak için bir tür milliyetçilik seferber edilmiştir.

Devlet kolektif örgütlenmelerden yoksundur. Yerel düzeyde kişisel ilişkiler dinsel normlarla belirlenir. 

Devletin en gözde kariyeri askerdir. Ve yeniçeri dahil hep kilit ve kritik noktada asker olgusu bulunmuştur. Cumhuriyete de asker gücü ile beraber aktarılmıştır. 

İkinci önemli kurum millet sistemidir. Cemaat içi ilişkilere özerklik tanınırken, farklı dinsel cemaatleri kontrol etmek için neredeyse hukuki bir çerçeve geliştirilmiştir. Bu da azınlık statüsünün kazanılmasına yardımcı olur.  Ancak her milletin bireysel özgürlükleri üzerine de katı sınırlamalar getirilir.  Böylece devlet her zaman dinsel kurumlar sayesinde cemaatleri kontrol altında tutabilmiştir.

Sonuç olarak İslam hem bir sosyal birliktelik kaynağı, hem de yönetici ile yöneten arasında bir referanstır. Devlet işleri şeriattan ayrı olan, Örf-i Sultaniye'ye göre yönetilmektedir.

Osmanlı' da din, zamanla Müslüman toplulukları türdeşleştirmek için kullanılır. Devlet genişledikçe farklı kültürler bir tehdit haline gelir. Bunun sonucunda, din alternatif dayanışma kaynaklarını ortadan kaldırmak için kullanılmaya başlanır.

Devşirme- millet sistemi- ve loncadan oluşan idari üçlü, laiklik ve milliyetçilik gibi Avrupa kaynaklı yeni fikirler, bitmeyen savaşlar batı Avrupa kapitalizminin ülkeye girmesi, Osmanlı Devleti'nin çöküşünü hızlandırır.

19. yy 'da, Kemalist dönemde yetişmiş Türk bilim adamlarının Cumhuriyetin ulus inşasını övmesi, Osmanlı- Rus savaşı ile imparatorluğun liberalleşmesi, reformlar, bireycilik, diğer yandan Balkanlar’ da yükselen Milliyetçilik ve dış meydan okumalara devletin cevap veremeyişi ile Osmanlıcılık siyaseti başarısızlığa mahkum olur.

Özellikle reformlar Türk toplumunun sekülerleşmesine  katkıda bulunarak, vatandaşlık, eşitlik ve anayasa fikirlerini beraberinde getirir. Reformların hedefi basit bir devlet gücünü kısma niyeti değildir. Bu süreçte toplumsal taban güçlenir, ordu modernleşir, ticaret gelişir, burjuva zevki ve bireycilik algısı oluşur. 

Devletin bürokratik sınıfı bu reformları imparatorluk adına gelişme görürken, ulema ise zayıflık olduğu görüşündedir. Hatta din elden gitmektedir.  Reformlar başarısız oldukça ulema görüşü zemin oluşturur, güçlenir. Ulema, İslam'ın devletin çimentosu olduğunu düşünüürken, devlet ideolojisi olması gerektiğini savunur. 2. Abdulhamit dönemiyle bu argüman daha da etkili olmaya başlar.

Abdulhamit İslam milliyetçiliğini benimsedi. Bu dönemde reformlarla beraber dinsel hareketler de yeniden hız kazandı.

Ne zaman bir yenileşme hareketi doğsa, buna tepki olarak İslami hareketler kemikleşti, ve bir tepkime olarak zıt görüşte yerini aldı. İslam her zaman nüfusu bir arada tutacak hayati araç olarak sunuldu. Tüm etnik grupları Müslüman millete dönüştürmek için İslami kimlik her zaman kullanıldı.

93 harbinden sonra Meşruiyetin kaynağı Osmanlı hanedanından, halifeliğe ve Müslüman cemaatine kaymaya başladı. Berlin Antlaşması ile Osmanlı, topraklarının büyük kısmını ve Müslüman halkın 5/1' ini kaybetti. Avrupa’ya verilen topraklardan gerçekleşen göçlerin de etkisi ile çok dinli imparatorluk Müslüman bir ülkeye dönüştü.

II.Abdulhamit padişahlığı boyu devlet ve dine dayalı siyasal bir bilinç oluşturmaya çalıştı. Bir yandan da İslam milliyetçiliğini oluşturma çabalarına devam etti. Sufi tarikat şeyhlerini elde tutma çabası, hicaza demiryolu, telgraf hatları, Mekke ve Medine’nin korunması için yatırımlar hep bu yönde çalışmalardı. Ayrıca yarı-dinsel sıbyan mektepleri, daha seküler ibtidai rüşdiye, muallim mektepleri açtı. Modern cumhuriyeti kuranlar bu okullardan mezun oldular. İlginçtir ; Abdulhamit yeni askeri öğrenci yetiştirmek için, Alman General Colmar Von Der Goltz ‘u ülkeye getirtmiştir. Bu generalin öğrencileri ilerde laik milli devletin oluşumunda önemli rol oynayacaktır. 

İronik bir şekilde Kemalist milliyetçi projenin temelleri Abdulhamit zamanında atılmış olacaktı.

 1919-1922 arasındaki milli mücadele, ahlak  ve din için  bir savaş idi. İslami kimlik bileşeni Atatürk tarafından da başarılı biçimde kullanıldı.  % 20 si ulema olan bir meclisle milli mücadeleye girildi ve bu ulema bu mücadelede kilit isim oldu.

Cumhuriyetin kurucu belgelerinde, Erzurum ve Sivas Kongre belgelerinde Türk adında hiç bahsedilmemekle beraber, tüm kimlikler ‘’bir millet olan Müslümanlar’’ şeklinde kullanılmıştır. Bunun yanında kürt kavramı da kullanılmış, ancak Türk kimliği yaratılma ve tekleştirme çabasından hiç söz edilmemiştir. Yani milli mücadele bir Türk kurtuluş savaşı değil, halifeyi esaretten kurtaracak bir Müslüman savaşıdır.

Mustafa kemal meclis açılış konuşmasında ‘’ Anasır-ı İslamiyye' de sanılmasın ki tek cins millet vardır, bu hudut dahilinde Türk vardır, Çerkes vardır ve Anasır-ı Saire-i İslamiyye vardır’ şeklinde ve bence tarihle çelişen bir konuşma yapmıştır. Savaş boyu dini terimler, iman gücü ve halifenin esaretten kurtarılması millete ivme kazandırma adına sık sık kullanılmıştır. 

Sonuçta Anadolu Müslümanları yabancı orduları dağıtır, Sevr devre dışı kalır ve Lozan ile yeni sınırlar çizilir. Sevr ‘ i bugün çoğu Avrupalı hatırlamasa da Türk milletinin zihninde Avrupa kötü niyeti olarak yerleşmiş ve bir travma olarak zihinlerde yer etmiştir.

Devam edecek...

 

 

 

 

 

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4814 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri