Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Albay Hanifi Yıldırım ile Dobra Dobra

24 Ağustos 2013 Cumartesi

 

Tüm acılar halk ıma feda olsun helal olsun! Hanifi YILDIRIM

Iğdır’ın Yaylıca köyünde işçi emeklisi bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen vatan millet aşkıyla görev yapan bir YİĞİT olarak bilinen Albayımız Hanifi Yıldırım, terörle mücadelede önemli görevler alarak, hepsini alnının akıyla başarıyla sonuçlandıran ve balyoz davası kapsamında tutuklanarak tam 45 ay cezaevinde kalmış 18 Haziran 2014’de özgürlüğüne yeniden kavuşan emekli albayımız…

Yaptığı, söylediği her şey olay olan, sevenlerinin ona inanmasıyla güç kazanan, doğruluk ve dürüstlüğüyle örnek bir insan…

habername ekibi olarak kendisiyle söyleşi isteğimizi kırmadığı için teşekkür ederiz.

“Değerli Albayımız, Iğdır halk ı sizi seviyor, size inanıyor. Yaşadığınız acı olayların ardından suçlu olduğunuza dair hiçbir kanıt bulunamamış ve tahliyeniz bizleri çok mutlu etmiştir. Haksızlığa kimsenin tahammülü yoktur, hele de olaylar çarpıtılıyorsa. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?”

Iğdır halk ının sevgisine layık olmak beni de son derece memnun etmiştir. Doğduğum günden bugüne kadar Iğdırlı olmaktan Oğuz boyunun ata yurdu olan Iğdır’da doğup büyümekten her zaman gurur duymuşumdur. Ve bu gurur halk ımın bu sevgisi tüm öğrenim hayatımca ve girmiş olduğum sınavlarda başarılı olmama vesile olmuştur. Hava Harp okul unu bitirip kıta hayatını başladığım günden bugüne kendimden ziyade Iğdır halk ını temsil etmenin bilinci ve şuuru ile hareket ettim. Bu düşüncelerle yeri geldiğinde nefsimin isteklerine gem vurarak yapabileceğim en ufak bir yanlışlığın şahsıma -Hanifi Yıldırım’a değil- Iğdır halk ına mal edilebileceği düşüncesini hep taşıdım, hep yaşadım. Ve bu düşünceyi görev yaptığım süre içerisinde tüm personelimi, öğrencilerimi ve en değerli olan çocuk larıma da öğretmeye çalıştım.

Yaşadığım en son olay olan Balyoz Davasında da ve bu süreçte tutukluk sürecimde dâhil, Iğdır halk ını temsil etmenin bilinci ve şuuru ile hareket ettim. Tutuklu kaldığım süre içinde yüzlerce Iğdırlı hemşerim duruşmalarda ve cezaevinde beni yalnız bırakmadılar. Ziyaretime geldiler. Çeşitli nedenlerle ziyaretime gelemeyen gerek Iğdır’da yaşayan gerekse dünyanın birçok yerinde yaşamlarını sürdüren Iğdırlı hemşerilerimin kalplerinin benimle attığını her daim benim yanımda olduğunu hep hissetmişimdir. Nitekim bu düşüncelerimi tahliye olduktan sonra Bursa Mudanya’da ve Iğdır Haydar Aliyev parkındaki açıklamalarımda (24 Temmuz 2014) ifade etmiştim.

(Fotograf; E. Kurmay Albay Hanifi Yıldırım ve Yazar Metin Yıldırım ile...)

 

“25 yıllık fiili görev süresinin 6 yılını Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde PKK terör örgütüyle mücadelede ile geçirdiniz. Sayısız operasyonlara katıldınız. Çatışmalara girdiniz, yaralandınız. terörle başarılı bir şekilde mücadele ettiniz. Bunların akabinde gösterdiğiniz başarılardan dolayı, Üstün Cesaret ve Feragat, Harekât, İdari ve Lojistik, Eğitim ve Öğretim ile Üstün Birlik Yetiştirme Şerit ödüllerini aldınız. Yine olsa yine yaparsınız biliyoruz. Sizin için nerede görev yaptığınız değil neleri başardığınız daha önemli diye düşünüyorum. Haksız mıyım?”

Haklısınız. Meslek yaşantım boyunca hiçbir zaman rütbeye makama önem vermedim. Rütbe ve makamdan ziyade ülkemin birlik ve beraberliğinin, halk ın huzur ve güveninin çok daha önemli olduğunu düşündüm. Bundan dolayı takım komutanlığı, bölük komutanlığı, tabur komutanlığı ve alay komutanlığından ziyade halk a hizmet etmenin, görev yaptığım yönetimin sorumluluklarını yerine getirmenin daha şerefli olduğunu düşünerek hareket ettim.

Ben görev ve sorumluluğunu başarmış bir askerin, bir uzman çavuşun veya bir astsubayın görev ve sorumluluklarını yerine getiremeyen bir generalden bir subaydan daha büyük rütbeye sahip olduğuna inanıyorum. Örneğin, bir karakol nöbetçisinin nöbetinde veya bir TİM komutanının operasyondaki başarısı bugün çok önemli mevki ve makamları işgal etmiş ancak laiki veçhiyle yerine getiremeyen bir generalden daha kutsaldır.

“Emre alışmış bir insanın özgürlüğünün elinden alınması korkunç bir şey… Cezaevi günlerinde yaşadığınız bir olayı ya da duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?”

Bu sorunuza şöyle cevap vermek istiyorum; “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım, vatanım demiş.” Türk tarihine baktığımız zaman ırk olarak, millet olarak esaret altında yaşamaktansa şerefiyle ölmeyi yeğlemiştir. Ben de bir Türk evladı olarak özgürlüğün her şeyden üstün olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla cezaevinde tutsak yaşamak veya hapis yaşamak herkes gibi beni de son derece rencide etmiştir, üzmüştür.

Ben, balyoz davasında dört kez tutuklanıp dört kez salıverildim. İlk tutuklandığımda çocuk larıma ve anne me tutuklandığımı ceza evine gönderildiğimi söylemedim. Bu haksızlığı onlara izah etmenin güçlüğünü yaşadım. İstanbul özel yetkili 10. Ağır ceza mahkemesi üyesince (Üye hâkim; Ali Efendi Peksak tarafından), 2. Kez tutuklanmak maksadıyla İzmir Merkez Komutanlığı personeli lojmanıma geldiğinde İzmir ’de bulunan akrabalarımla vedalaşırken, çocuk larımın bir anda kaybolduklarını fark ettim. O tarihte çocuk larım on yaşında idiler, ilk okul beşinci sınıfsa gidiyorlardı. Tutuklamanın olduğunu öğrenmişlerdi. Çocuk larımı ararken ikisinin de yataklarının altına girmiş yorganın altında ağlarken gördüm. Tabi bunun gibi çok üzüntüler yaşadım. Anne m iki bin kilometre benden uzakta tutuklandığımı başkaları tarafından öğrenince olayı üzüntüsüyle yüksek tansiyondan hastaneye kaldırılmış ve on gün yoğun bakımda hastanede yatırılmıştır. Aynı şekilde kayınvalidem –Seriye Güneş- üzüntüsünden felç geçirerek hastaneye kaldırılmış ve halen bakıma muhtaç felçli olarak yaşantısını sürdürmektedir. Bunun gibi cezaevi sürecinde hayatını kaybeden Deniz Kurmay Albay Murat Özenalp ve diğer arkadaşlarımızın acıları beni derinden üzmüştür.

“Dava süresince muvazzaf Kurmay Albay rütbesinde idiniz. Şimdi emeklisiniz. Nasıl emekli edildiniz? Bize biraz açıklar mısınız?”

Balyoz Davasında ilk olarak 23 Şubat 2010 tarihinde tutuklandım. Dava sürecince yaklaşık dört kez tahliye edildim, tekrardan tutuklandım. En son 11 Şubat 2011 tarihinde tutuklandım ve nihayetinde 18 Haziran 2014 tarihinde anayasa mahkemesince tahliye edildim. Toplamda dört yıla yakın bir hapis hayatı yaşadım.

Özel yetkili İstanbul Ağır ceza mahkemesinin hakkımda vermiş olduğu 18 yıllık mahkûmiyet kararını özel olarak ayarlanmış Yargıtay 9. Ceza Dairesince de - 9 Ekim 2013- onaylanmasını müteakip kanun gereğince tüm haklarımız elimizden alınmış ve rütbelerimiz sökülmüştür. Bu vesile ile emeklilik gibi bazı özlük haklarımızı alabilmemiz için 8 Ekim’de emeklilik isteği yapılmış gibi bizlerden emeklilik dilekçesi alındı. Ve derhal işleme konularak yüzlerce elit subay gibi ben de emekli edildim. 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde başta dönemin başbakan ı Recep Tayyip ERDOĞAN ve danışmanı Yalçın AKDOĞAN’ca Balyoz davasını cemaatin yargı ve emniyetteki unsurlarınca Türk Silahlı Kuvvetlerince kurulan kumpas açıklamalarından sonra Jandarma Genel Komutanlığı, İçişleri Bakanlığına ve Askeri Yüksek İdari Mahkemesine emeklilik işleminin durdurulması ve TSK’daki görevime iade edilmem için dilekçe verdim. Ancak bu dilekçemiz yetkililer tarafından reddedildi. Böylece yıllarca şeref ve gururla taşıdığım Harp Okul u, Harp akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi başarıyla bitirerek kazandığım rütbe iftira sonucu elimden gasp edilerek emekli edilmiş oldum.

“Tahliyenizde sizi davulla zurnayla, kurbanlarla karşılayan halk ın inancı size yaşadığınız acıyı bir nebze olsun unutturabildi mi?”

(Fotograf; Emekli Kurmay Albay Hanifi Yıldırım ve Yazar Fatma Çetin Kabadayı)

Oynanan bu kumpasın yalan ve iftira olduğunu, benim haksız yere ülkeyi bölmek isteyen çevrelerin devlet kadrolarındaki yandaşları tarafından rütbemin çalındığını tüm halk ımız çok iyi bilmektedir. Bu haksızlığı kınamak ve şerefli, başarılı evladına sahip çıktığını bizlerin yalnız olmadığını tüm dünyaya göstermek ve de öğretmek maksadıyla başta Bursa Mudanya hakkı ve Iğdır halk ı bir bayram havası içerisinde davulla zurnayla, kurbanlarla beni karşıladılar, bana tören yaptılar.

Eşi ve benzerine ender rastlanacak sevgi ve mutluluğu yaşattılar. Kayınvalidemin sağlığı geri gelmedi. Ancak bu sevgi seli eminim ki bu ülkeyi bölmek isteyenlere birer şamar oğlanı gibi tokat indirmiştir. Bu haksızlığın, bu zulmün vatanımın bütünlüğü ve halk ımın birlik ve beraberliğine zerre kadar katkı sağladıysa çektiğim tüm acılar halk ıma feda olsun helal olsun.

“Son yıllarda kolunuzu kaldırsanız olay oluyor, gülseniz ‘gülüyor’ ağlasanız ‘ağladı’ diyorlar. Albay Hanifi Yıldırım olmak ne kadar zor?”

Toplum a mal olmanın iyi yanları olduğu gibi zorlukları da mevcuttur. İnsanların çeşitli alışkanlıkları olabilir. Örneğin kimi spor yapmayı sever, kimi gezmeyi kimileri de kahvede oturup muhabbet etmeyi... İnsan olarak sizin bir takım davranışlarınız bazılarının hoşuna gitmeyebilir. Bunu da böyle kabul etmek, hoşgörülü olmak lazım… Herkesin kararına saygım sonsuzdur. Önemli olan kimseyi kırmadan dökmeden duygu ve düşüncelerimizi birbirimize ifade edebilmektir. Bundan dolayı da onur kırıcı, hakaret olmadığı sürece herkese saygım vardır. Kimseye darılmam, gücenmem.

“Bursa Mudanya halk ı da sizi hiç yalnız bırakmadı. Bu kadar güveni nasıl kazandınız?”

Mudanya Türk tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Mudanya Mütarekesi Türk Cumhuriyeti Devleti’nin yeniden var olduğunu, yeni Türk Devletinin dünyaya ilanı niteliğindedir. Balyoz davasında ilk kez tutuklandığımda İzmir ’de görevliydim. Eşim bir Kamu Bankasında çalışmaktadır. Ben tutuklanınca, çocuk larımın ikiz ve ikisinin de erkek çocuğu olması hasebiyle ve evde baba otoritesinin boşluğundan dolayı okudukları orta okul un derslerine gitmemeye başlamışlardı. Çocuk larımın bu davranışlarını Bursa Mudanya’da bulunan aile dostlarımızdan öğrenen Bursa Özel Mavi Dünya Koleji yöneticileri, çocuk larımın eğitim lerinin yarım kalmaması ve eğitim lerine katkıda bulunmak düşüncesiyle onları koleje davet ettiler.

Eşim Mudanya’ya taşınınca da komşularımız olmak üzere olayı öğrenen birçok vatandaş bana mektup yazdı. Mudanya halk ıyla tanışıklığımız bu şekilde oldu. Güvenlerini mektuplarla kazandım. Tahliye olduğumda da bana bu şerefli onurlu karşılamayı yaptılar. Bundan dolayı kendilerine müteşekkirim. Tüm Mudanya Halk ına ve Bursa Halk ına saygılarımı sunarım.

“Helal-haram kavramlarını bilen birisiniz. Boğazınızdan bir tek haram lokma geçmediğini sizi tanıyanlar biliyor. Merhum babanızın da mal varlığı orta seviyedeydi. Anne niz halen kendi yağıyla kavrulan –ömrü uzun olsun- eli öpülesi bir cennet kadını. İmkânı olup da devlete zarar vermeyenlerin sayısı günbegün azalıyor kanaatindeyim. Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz?”

Iğdır’ın Yaycı köyünde büyüdüğümü, işçi bir babanın sekiz çocuk tan biri olduğumu, zor sayılabilecek şartlarda okuyup meslek hayatımın birçok yerde ifade etmişimdir. Rahmetli babam yirmi sene Iğdır Devlet Su işleri’nde işçi olarak çalışıp bizleri büyüttü. Rahmeti babamın Hak ve Hakkaniyete göstermiş olduğu hassasiyetinden ve inançlarından dolayı birlikte çalıştığı mesai arkadaşları tarafından kendisine verilen lakap “Kuloğlu” idi.

Ben de böyle bir babanın evladı olarak devletin her bir kuruşunda tüyü bitmemiş yetim hakkının olduğunu düşünerek hareket ettim. Yine yüce Allah kutsal kitabımız olan Kur’an-ı Kerim’de “Benim huzuruma kul hakkı ile gelmeyiniz!” buyrulmaktadır. Bu düşünceyle görev yaptığım süre içerisinde yeri gelmiş; devlet kalemini dahi makamımda bırakmışımdır. Şu ana kadar edindiğim tüm imkânlarımı alın terimle, özellikle Güneydoğu ’da kanımı akıtarak kazanmışımdır. Allah , bir lokma haramı bile nasip etmesin.

“Albayım, MHP’den aday olma durumunuz söz konusu. Nasıl tepkiler alıyorsunuz?”

İlk, orta ve liseyi Iğdır’da okudum. Öğrencilik yıllarımda herkes gibi benimde bir siyasi düşüncem vardı. Okul dan artan zamanlarda Ülkü Ocakları’na giderdim ve orada arkadaşlarla birlikte olurdum. Milliyetçi Hareket Partisi’ni tercih etmem şimdilik bir durum değil, geçmişten gelen bir sevginin ürünüdür.

Askerlik mesleğim süresi içerisinde kanunlar gereği herhangi bir siyasi partiye üye olmam veya faaliyetlerde bulunmam mümkün değildi. Şimdi emekliyim, emekli olmam hasebiyle her türlü siyasi faaliyetlerde bulunma özgürlüğüm mevcuttur. Yukarıdaki beyanımda da belirttiğim gibi benim için önemli olan makam, mevki, sıfat değil; halk ıma olan hizmettir. Bu vesileyle halk ım bana neyi uygun görür, hangi görevi yüklerse o görevi yapmanın arzusu içindeyim. Bu görev bir danışmanlık, bir yöneticilik veya bir temsilcilikte olabilir. Tamamen hakkın tercihidir, halk ın vereceği karara saygım sonsuzdur.

“Görevdeyken büyük sorumluklarınız vardı. Askerlere örnek cesaretinizi bilmeyen yok. Nasıl kurmay oldunuz?”

Harp Okul u sınavları çok zor kazanılan bir sınavdır. Binlerce kişi içerisinden seçilerek okul a kabul ediliyorsunuz. Harp Okul u Eğitim i çok meşakkatli ve çok bilimsel yapılmaktadır. Örneğin okuduğunuz yıl içerisinde bir dersten bile kalmanız tüm yılı tekrar okumanızı gerektirmektedir. Dört yıllık Harp Okul u eğitim i senesince yalnızca bir kez okul da kalma hakkınız var. İkinci kez kalmanız direkt olarak okul la ilişkinizin kesilmesine neden olmaktadır. Ben Türk Silahlı Kuvvetlerinde imkânsız olabilecek bir başarıyı kazandım. Şöyle ki: Hava Harp Okul unu okudum. Ülkemizin bir bölgesinde artan terör olayları nedeniyle Terörle Mücadelede aktif görev almak için Jandarma Genel Komutanlığına geçtim. Ve Komando subayı olarak Güneydoğu ’da birçok ilde görev yaptım. Jandarma olmam sebebiyle Kurmay Olmak için Kara Harp Akademisini kazanmam gerekiyordu. Havacı bir subayın Kara Akademisini kazanmasının daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir benzetme yapabiliriz; Bir insan diş fakültesinden mezun oluyor, tıpta uzmanlık sınavına giriyor ve beyin cerrahisi bölümünü kazanıyor gibi. Ve ben Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir imkânsızı başardım. Her yıl yalnızca on jandarma subayının alındığı Kara Harp Akademisi sınavlarını dereceyle kazanarak başarıyla bitirdim ve Kurmay oldum. Bu olay Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir ilk ve sondur. Başka da örneği yoktur. Bu başarıma Kara Harp Okul undan mezun olmuş Jandarma subay arkadaşlarım bile şaşırmaktadır.

“Geleceğe dair planlarınız nedir? Bursa’da yaşamaya devam mı yoksa Iğdır’a dönecek misiniz?”

Bursa’da eşimin işi ve çocuk larımın okul u nedeniyle ikamet etmekteyim. Kendime ait herhangi bir menkulüm bulunmamaktadır. En büyük arzum doğduğum yerde yaşayıp ölmektir. Öldükten sonra da mezar taşımın Iğdır’da dikili kalmasını arzu ediyorum. Yaşamak bir mücadeledir. Bundan sonraki yaşantımda da Iğdır halk ının birlik beraberliği, huzuru için mücadele etmeyi düşünüyorum. Vatanımı seviyorum, Iğdır’ı seviyorum ve Türk olmaktan da gurur duyuyorum.

“Söylemek istediğiniz, okurlarımıza aktarmak istediğiniz bir husus var mı?”

Ülkemiz çok sıkıntılı ve zor bir süreçten geçmektedir. Bu konuda da en hassas illerden birisi de Iğdır’dır. Halk ımızın Kürt’üyle, Azeri’siyle bir ve beraberlik içerisinde yaşaması en büyük arzumdur. Ben her zaman şu örneği veririm; Bir elbisenin maksadı vücudu korumaktır. Elbise bütün olur ise vücudu korur. Eğer elbisenin bir tarafı eksik kalır ise o elbise vücudu koruyamaz ve beden hastalanır. Elbisenin sağ kolu Azeriler ise sol kolu Kürtlerdir. Elbisenin önü Kürtler ise arkası Azerilerdir. Sağ kolu veya arkası olmayan bir elbise vücudu koruyamaz. Burada vücut ülkedir, vücut, bedendir; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Eğer Kürtler, Azeriler, Türkler eksik olur ise bu ülke bütün olamaz. Yani Beden hasta olur.

Ben özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinde Kürt kardeşlerimle omuz omuza Terörle mücadele ettim. Sizlerle paylaştığım bu bayrağın hikâyesi şudur; Sene 2007… Diyarbakır iline bağlı Kulp ilçesinin Panak Karakolu (Diyarbakır- Lice- Kulp-Muş Karayolu üzerinde Jandarma Karakolu) bölgesinde operasyon icra ediyorduk. Panak Karakolu yol üzerinde ve Vadi tabanında olup karakolun hemen yanı başında 400-450 metre yüksekliğinde tepeler bulunmaktaydı. Karakolun emniyeti açısından bu tepelerde emniyet sağlanması zorunlu idi. Aşağıda görmüş olduğunuz bu bayrak karakola hâkim olan 400-450 metre zirvededir ve emniyeti Kulp ilçesinden gönüllü köy korucuları (Gönüllü köy koruculuğu, devletten hiçbir maddi maaş ve imkân almaksızın, tamamen vatanını seven halk tarafından teşkil edilen koruculardır.) tarafından sağlanmaktadır. Bu gönüllü köy korucuları evlerinden getirdikleri yiyecek ve kıyafetleriyle işlerini, güçlerini bırakarak yalnız ve yalnız askerlerimizin emniyetini sağlamak üzere bayrağın altında nöbet tutmaktadırlar. Yani o bayrağın altında hiçbir Türk askeri ve subayı bulunmamaktadır. Nitekim karakola baskın yapmak isteyen bölücü PKK teröristleriyle birçok kez silahlı çatışmaya girmiş, şehit vermiş ve yaralanmışlardır. Hem de devletten hiçbir maddi menfaat beklemeksizin... Bugün bölücü gözüyle yanlış algı yaratılan Kürt vatandaşlarımın hikâyesidir.

Bunun gibi sayısız canlı örneğine şahit oldum. Onun için bugün Iğdır’da oynanan oyunlara gelmeyelim, bir olalım beraber olalım. Benim yalnız ve yalnız mücadelem budur. Bunun için halk ım bana hangi görevi laik görürse seve seve yapmaya hazırım.

“Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyoruz.”

 
 
Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 6706 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri