Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Araştırmacı-şair-yazar Mehmet Cemal Saydam ile Edebiyat üzerine…

05 Şubat 2015 Perşembe

 

 

Şiiri Safahat’la belledim, Necip Fazıllarla devam ettirdim.

Mehmet Cemal Saydam

 

 

Ondan yana söz duyunca

Dalar gider, düşünürüm,

Sonsuz hülyalar boyunca,

Ben hep onu düşünürüm.

Sevda bassa kucağına

Güneş çekse sıcağına,

Düşsen derdin ocağına,

Çaresi yok seveceksin.

“Çaresi yok seveceksin” isimli sanat müziği olarak bestelenen şiirinden birkaç mısrayı paylaştığım Mehmet Cemal Saydam Bitlis doğumlu olmasına karşın, Nazilli'de büyümüş, Samsun'da yaşamış ve şu anda da Kuşadası'nda yaşayan kendi söylemiyle “hem Doğu hem Ege ve hem de Karadeniz'den aldığı nefes ve tattığı tatlarla, tanımlandığı üzere de, tam bir ‘Anadolu Çocuğu’"

 

İşletme müdürlüğü, fabrika yöneticiliği, danışmanlık, basın ve halkla ilişkiler müdürlüğü gibi kitlelerle iç içe olan kamu görevlerinde bulunan Mehmet Cemal Saydam, siyasetle de iç içe olmuş ve üç dönem de, "temiz siyaset" adına, milletvekilliği adaylıklarında da bulunmuştur.

16 yaşından itibaren çeşitli türlerde yazan Mehmet Cemal Saydam, şiirle başladığı yazın hayatını, makale, sohbet, araştırma, öykü ve roman türü yazılarla devam ettirmiş, tiyatro ve senaryo yazmakla da devam ettirmektedir.

Çeşitli türdeki yazıları, uzun yıllar devam Devlet Memuriyeti dolayısıyla, Anadolu Basınının onlarca gazete ve onlarca dergilerinde, çeşitli mahlaslarla yayınlandı.

Bunun bir yansıması olarak da, ilk basılı eseri olan Hevidanlı/Berfucan"ı bile, Mehmet Cemal SÜPHANDAĞLI adıyla yayınlamış ve ancak bu eserden sonra, yazılarında açık ismini kullanmaya başlamıştır.

Basılı eserleri olan yazarın, halk müziği, sanat müziği ve Türk pop müziği formatlarında da beste çalışmaları mevcuttur.

Baskıya hazırlanmakta olan "KUŞADASI AŞKLARI" adlı öyküleri, "KOD ADI:ROJDA" adlı romanı, "SEVDAMA MUM YAKTIM" adlı şiirsel Düzyazı tekniğiyle kaleme aldığı dizelerden oluşan şiir tadındaki eserlerinin yanı sıra, "SESSİZ ÖFKE", "SIFIRIN TÜKENDİĞİ NOKTA", "GÜNEŞİN KIZI" ve "ÇAKAL SOFRASI" adlı çekime hazırlanmış dizi film senaryoları da mevcuttur.

 

“Sayın hocam, öncelikle teşekkür ediyorum vakit ayırdığınız için… Mehmet Cemal Saydam olmak nasıl bir duygu?”

Mehmet Cemal Saydam’ı, “Mehmet Cemal Saydam”a sormak, sanırım ki gizemli bir kutuyu aralamaya benzer… Hani, açıp açmamak arasında tereddüde düşer gibi bir şey… Neyle ve nelerle karşılaşılacağının şüphelerinde olmak gibi bir şey… Aslında, tüm hayatı, soyadı gibi saydam, berrak ve duru bir kişilik. Saklısı ve gizlisi olmayan, güzelliği ve çirkinliğini gizlemeyen, yaşam süreci içindeki her kademeden ne tür soru gelirse gelsin, hepsine yürek sağlamlığıyla cevap verecek ve bundan imtina etmeyecek kadar kendinden emin bir kişilik. Her insan gibi, O’da sevgileri, sevdaları, güzellikleri ve sevilmeyecek eylemleri gibi, içimizden biri… Ama hayat sürecine o kadar çok şey sığdıran bir kişilik ki, işte kendisine “Mehmet Cemal Saydam” kimdir? Nasıldır Nasıl tanımlanır? diye sorulduğunda, karşımıza, işte o kutu gelir… O gizemli kutu… Acıyı mı anmak istiyorsunuz? O kutudan, anında çıkıverir karşınıza… Hayatı öğrenmek mi? Kahkahalarla gülmek mi? Hayatı birlikte yaşamak mı? Hayatı boşa almak mı? Sorumluluğun en daniskasını görmek veya öğrenmek mi? İnsan sevgisini bellemek mi? Her platformda, her türlü olumsuzlukla mertçe mücadele etmek mi? Yerine göre, kendi derdine değilse de, dertlere ortak olmasını bilmişliğiyle, çaresiz bir çocuk gibi ağlayan birini mi, yoksa her türlü pisliğin içinden süzülüp gelen insanlığın yüz karası bireylerle savaşta mı görmek istersiniz? İşte hepsi o kutuda… ve o kutu, Mehmet Cemal SAYDAM’ın yüreği ve özüdür. Özetle: Mehmet Cemal SAYDAM, sevgilere ve sevdalara olduğu kadar, acılara ve yalnızlıklara da bir yoldaş. Çocukla çocuk olmasını, büyükle konuşmasını bildiği kadar, çaresizle yan yana, “ben ağa ve paşayım” diyenlere de, o platformu öğretecek kadar engin bir yüreğin sahibi. Korkuyu tanımayan bir kişilik. Ama elbette ki O’nun da korktuğu zayıf noktaları var. Önce Allah’tan, sonra da onurlu ve gururlu insanlardan korkması gibi…

 

 

“Şiir tarzınızı farklı bulanlardanım. Hece şiirleriniz su gibi okunup gidiyor. Benim okumaktan en çok haz aldığım şiir türüdür. Diğerleri beni aşıyor, hece mi serbest mi, hangisi gönlünüzde daha çok yer kapladı diye sorsam ne dersiniz?”

Şiiri ve yazını bana öğreten öğretmenimin ayakkabısına su doldurarak içsem, asla doymam… Yaşıyor ve Allah’tan uzun ömürler diliyorum. Beni yetiştirirken, her fırsatta unutmamak üzere, şu sözleri kullanmıştı: “Şiir diye önünüze konulan şeyi iyice okuyun. Sonra kapatın. O şiir denen şeyden, size kalan veya verilen muazzam bir ders yoksa, aklınıza nakşeden bir kıt’a, bir beyit veyahut ki tek bir mısra mevcut değilse, eğer ki aruz veya hece vezninde yazılmış olup da, sizde anında bir müzik çağrısı yaptırmamışsa veya geçelim bunları, mermere işlenmiş bir nakış gibi aklınıza çakılan güzel bir vurgu söz konusu değilse, o şiir denilen şeyi yırtıp atın ve yazanı da, bir daha yazmamak üzere yakalayıp, bir güzel hakkından gelin...” Tabi, “hakkından gelin” derken, şiiri kirletmemek adına, yazmaktan vaz geçirin demek isterdi… Biz böyle terbiye edildik ve gerçek de böyledir. Unutmayalım ki, günümüzde şiirden kaçışlar vardır. Duygu ve düşüncesini kaleme almaya çalışan her fert, alt alta sıralamaya çalıştığı toplan üç beş cümleyi sıralayarak ve imla kurallarını çiğnemiş olarak okurun karşısına çıktığında, haklı olarak kaçmalar gözleniyor. Bu konu, roman, öykü ve diğer yazı şekillerinde de kendisini gösterir ama şiir apayrı bir şeydir… Şiir yürektir, şiir özdür, şiir türküdür, şarkıdır, kasidedir, özetle hayatın kısa, özde ama yüreğe nakış gibi işlenmesi gereken bir dildir… Bizler şiiri öğrenirken, Tanzimat’tan Edebiyat-ı Cedide’ye, oralardan Cumhuriyet dönemine kadarki edebiyat dönemlerinden, üstatların izini sürdük. Sürmeye mecbur değil, mahkûmduk ki dürdük. Şiiri de onlardan tanıyıp, onlardan belledik. Bir Dadaloğlu’nu, Köroğlu’nu, Aşık Veysel’i ve o abidevi kişilikleri unutmak mümkün mü? Şahsen, şiiri Safahat’la belledim, Necip Fazıllarla devam ettirdim. Ama şiirin en güzel dönemini de, yakın tarihte kaybettiğimiz Abdurrahim Karakoç Ağabeyle yaşadım. O’nunla aynı dergi, aynı gazete ve aynı organlarda birlikte hareket edip yazarken, beraber dergi çıkarırken o hazzı fazlasıyla tattım. Çoğu yerde, yürek bütünleşmemiz, kalemlerimize de yansırdı. Lakin dost ve arkadaş olmamıza rağmen, o şahsiyete, hep saygı duydum. Anılarımızın her bölümü, bir öyküyü oluşturur… O süreçlerde, Halit Ziya Uşaklıgillerin, Mehmet Raufların, Tevfik Fikretlerin, Halit Ziyaların ve sonraki yıllarda Halide Ediplerin, Yakup Kadrilerin ve daha yakın tarihlere doğru Arif Nihat Asya, Mehmet Akif Ersoy, Oktay Rıfat ve Necip Fazıl Kısaküreklerin de yazdıkları tür olan MENSUR ŞİİR (Mensure veyahut ki son dönemlerde üniversitelerimizin yeniden adlandırdığı ama pek de benimsenmeyen imsiye Şiirsel düzyazı) tekniğine büyük önem verdim. Yoğun bilgi, birikim, araştırma ve derinlik istemesinin yanı sıra, belli ahenge sahip, sık sık uyak kullanılma mecburiyeti getirirken, uyak yerlerini şairin cümle kuruş tekniğine bırakan bir tür. Açık söylemek gerekirse, “Serbest Şiir” dediğimiz tür, Mensur şiirden doğma bir şiir türü olup, tarihçesindeki adı da “Artistik Şiir”dir. Artistik şiir denmesindeki esas tariflemede, bu şiir türünde, ağırlıklı olarak devrik cümlelerin kullanılmasıdır. Mensur şiiri yazamayanlar, haliyle bu türe yönelmişlerdir. Lakin bu tür çoğu kişiye basit ve kolay geldiğinden, önüne gelen kısa duygu ve düşüncelerini kaleme almak isterken, bunun da adına “serbest şiir” diyerek gerçekten şiir yazanların hakkını bilmeden çiğnemiş olmaktadırlar. Ve dolayısıyla da şiirden uzaklaşılmasına sebep olunmuştur… Evet. Anadolu “Sevginin de” Anayurdudur. Yedi bölge seksen bir il Anadolu insanı, şiir dilinden anlar ve şiir dilinden konuşur. Mayamızı belki de böyle karılmıştır… fakat “şiiri, şiir gibi yazar” ediplerimize de, türü ne olursa olsun, yazdıklarına saygım vardır ve zevkle de okurum. Serbest türde yazan çok kıymetli ediplerimiz de mevcuttur ve elbette ki değer de bulmaktadırlar. Bana sorduğunuz sorunun özüne geldiğimizde ise: Aruz ve hece vezninin her türlü kalıbında yazmaya çalıştım ve naçizane olarak, yazmaya da gayret etmekteyim. Sanırım 2000 civarında aruz ve hece vezninden müteşekkil bir şiir külliyem mevcuttur. Lakin, ben yine de MENSUR ŞİİR derim. Yayınlanan iki eserim de, Mensur Şiirlerden oluşmuştur. Yakın zamanda yayına hazırlanmakta olan ve “Sevdam Kuşadası” adlını alacak olan geniş hacimli eserimde (ki tüm şiirler yöreye ait olacak) ilk kez hece vezninin tüm kalıplarındaki şiirlerim yayınlanmış olacaktır. Naçizane eserlerimi gözden geçirmeye zaman ayırmış olmalarınızdan dolayı da, ayrıca teşekkürlerimi sunarım.

 

 

“Hiciv üzerine şiirlerinizin aşırı duygusal olmanızdan, toplumsal kaygılarınızdan, insanlığa, doğaya olan düşkünlüğünüzden kaynaklamanın bir yansıması olduğu kanısındayım. Yanılıyor muyum?”

Hiç de yanılmamışsınız… “Gerçeği alnından vurmak” demek, sanırım ki burada kullanmam gereken bir ifade karşılığı için olmalıdır. Prof Dr. İsa Kayacan’ın, beni tanıtan uzunca bir yazısında ifade ettiği söz misali… Evet. Hicvi çok severim. Her şair ve yazarın da, özellikle kaleme almak istediği tür… Hiciv yazmaya kalktığımda, tavizsiz kişiliğim öne çıkar. Ve asla ve asla, konu özünden taviz vermem. O anda şiirime konu olan her kim, hangi makam, hangi kişilik olursa olsun, toplumca kabullenilen gerçeği işlemekten çekinmem. Taviz vermek, toplum adına olur ki, o hakkı da, kendi adımıza kullanamayız.

“Her ortamda yazan, kalemi elden düşürmeyen, bir şair olarak çok iyi bir okuyucu olduğunuzu da biliyoruz. İlham en çok ne zaman sizi yakanızdan tutup çekiştirir merak ediyorum, kalabalıkta mı yoksa yalnızlıkta mı?”

 

Yazmanın, yeri ve zamanı asla olmuyor Sayın Kabadayı… Lakin edebiyat tarihimize iz bırakan şairlerimizin en çok sevdikleri ve ilhamlarının yoğunlaştığı bir zaman dilimi vardır. O dilimi, ben de çok severim ki, adı “SERİ SIBA ZAMANI’dır… Öz Türkçe bir ibare… Ser: Baş, Sıba: Sabah… Yani sabahın başı… Tan yerinin ağarmasına kısa bir süre kala olan zaman dilimi… Tabi ki yalnızlık, en büyük tercih sebebimiz. Duyguları donanırken, başka seslerden etkilenmemek. Duyguların misafirliğini kabul etmişken, onlarla bütünleşmek. Onlarla hem hal olmak, onlarla hemâvâz olmak… Ve bir başka gerçeğim: Eğer şiirimde karşı cinsten bir kadını-kızı hangi ortam ve duyguda anlatacaksam, kendimi önce ona göre şartlandırır ve hazırlarım. Bir kadının duygularını donanamamışsam, asla ve asla kadını anlatan bir şiire ve yazıya başlamam. Tıpkı bir fakiri anlatmak isterken, cebini tamamen maddiyattan boşaltıp boşaltıp, yoksul haline bürünmek, aşırı tiryakiyken, sigarasını yırtıp atarak dumansız sahillerde dolaşarak o duygu ve düşünceyi donanmak istediğim anlar gibi. Hatta evsiz-barksız ve çaresiz birinin halini anlatmak isterken, gece soğuğunda veya ayazda, palto ve kabanını evde bırakıp, o gerçekleri yaşamalarım gibi... Bunlar gerçeklerim. Ve o anlarda, bir olurum kimsesizle. Bir olurum evsizle, yuvasızla…

“Okurlarımızla bir şiirinizi paylaşmak istesek hangisine müsaade edersiniz?”

Onun takdirini sizlere bırakırsam, çok şey mi istemiş olurum acaba? Şiiri sevenin, yazandan çok daha farklı olarak şiire baktığına inananlardanım… Yine kısa bir anlatım: rahmetli Abdurrahim Karakoç, “Mihriban” başlıklı şiirini, aşırı sevgi kokuyor diye, “Kan Yazısı” adlı o ilk eserine almak istememişti. Bir yerde, gerçek bir aşkının öyküsüydü. Ama platonik bir gençlik aşkı. Ve adı da Mihriban olmayan ama gerçek ismi bizde saklı olan o kızın anısına yazılmış bir şiirdi… İlginçtir ki, yazan şair bir Sünni, besteye tabi tutan sanatçı da tam bir Alevi… Musa Eroğlu. Ve o şiir, onca şiir arasından cımbızla alınıp besteleniyor, oradan da gönüllere nakşediliyor. Ve o şiir, o besteyle de, klasik şarkılarımızdan biri haline geliyor. Ve Samsun’dan tanıyıp bildiğim Cemal Safi misali… Orhan Gencebay’ın, “Ayşem” den başlayıp “Ya Evde Yoksan”a ve onlardan diğer dizelerine uzanması misali… En iyisi, ben kısa tutayım da, takdiri sizlere bırakayım...

“Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.”

Ben teşekkür ediyorum Sayın Kabadayı. Şahsıma verdiğiniz değer, edebiyat ve şiir üzerine oluşan sohbet kadar büyük değerdir şahsım için. Ve bizde şiir, bizde edebiyat söz konusu olduğunda, her şeyi unutmasını da, dünyaya sizlerle beraber bambaşka duygu ve güzelliklerle bakmasını da bilenlerden olduğumuz için, zamana acımasını da bilmeyiz.

Her şey gönlünüzce olsun. Kadim sevgi ve saygılarımla…

NEYE YARAR Kİ?

Aradan seneler, geçtikten sonra,
Beni anlamalar, neye yarar ki?
Saçlara kar rengi, düştükten sonra,
Dizine vurmalar, neye yarar ki?

 

Güvenip gençliğin, diri haline,
Düş düşürmedin, erme vaktine.
Aldanıp âlemin, renk cümbüşüne,
Sonradan susmalar, neye yarar ki?

 

Bilmedin bahar ne, hazan ne zaman?
Sermaye Hak’kın ise, olur mu ferman?
Gözüne çökünce, o sisli duman,
Derdine yanmalar, neye yarar ki?

 

Korkular düşerken, öde sessizce,
Dayanmak olmaz ki, kapıya gece.
Bitti bilirken, gençlik-eğlence,
Kapımı çalmalar, neye yarar ki?

 

Sevda çöllerinin, bedevisiydin,
Gününe gün ekler, gün bekçisiydin.
Renk âleminin, bir elçisiydin,
Yalana kanmalar, neye yarar ki?

 

Âlemi insanın, gerçekleri var,
Gün var, gündüz var, geceleri var.
Geçmiş geleceğe, köprüler kurar,
Yürek dağlamalar, neye yarar ki?

 

İşte “yolun sonu”, dönüş yok artık,
Yılları bitirdik, zamanı çattık.
Unları eleyip, elek bıraktık,
Beyhude feryatlar, neye yarar ki?

 

Mehmet Cemal SAYDAM

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 7030 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri