Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Eğitimci-Yazar İsa CEBECİ ile söyleşimiz...

27 Kasım 2013 Çarşamba

1942 yılında Bulgaristan’ın Dobriç iline bağlı Galavantsi köyünde doğan İsa Cebeci emeklilik yıllarını Çorluda sakin bir hayat sürerek geçiriyor.

1960 Yılında Dobriç Pedagoji (İlköğretmen okulu, 1970 Yılında Şumen kentindeki Sofya Üniversitesi filyalinde Türkçe-Coğrafya bölümünü (Ön lisans) 1974 yılında Sofya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü (Lisans) bitiren Cebeci, mesleki çalışmalarıyla birlikte şiir ve müzik sanatları üzerine yoğunlaşmış, ayrıca sahne ve konser çalışmalarına etkin bir biçimde katılmıştır. Üç dil bilen İsa Cebeci, tam bir kitap kurdu olmasının yanında yaptığı çeviri ve tercümelerle de edebiyat alanında oldukça fazla esere imza atan büyüklerimizden. Sayın İsa Cebeci Hocamızı değerli okurlarımızla birlikte yakından tanıyalım istedim. Bakalım kendisiyle neler konuşmuşuz?

 

 

“Hoş geldiniz sayın hocam, İsa Cebeci olmak zor mu? Kitap ve kalem sevdalısı olmak neleri farklılaştırdı?

İsa Cebeci olmak kolay değil, diyorum ben. Bu yanıtı biraz daha açmak gerekirse her şeyden önce onun çok yönlü biri olduğunu belirtmeliyim. Meslek itibarıyla ilkokul, ortaokul ve lise dengi okullarda çalışmış bir öğretmen olmam, çeşitli bilim dallarına ilgi duymama ve bilgi biriktirmeme neden olmuştur. Daha ilkokul öğretmen okulunda mandolin ve bağlama çalmaya başladım. Bu husus, benim Türk halk müziğini daha iyi tanımama ve sevmeme neden oldu. Derken sevda kıvılcımları ruhumda şiir ateşinin parlamasını sağladı. Edebiyat öğretmenimizin teşviki ve rehberliği ile şiir karalamaya da başladım. O zaman Bulgaristan’da ağır aksak da olsa Türkçe gazeteler, bir dergi ve kitapçıklar çıkmaya başlamıştı. Şiir merakı, beni edebiyat deryasıyla buluşturdu. Öğretmen okulunda derslerin büyük bölümü Bulgar dilinde yapılıyor; Türkçe de haftada dört saat gramer ve edebiyat dersleri olarak okutuluyordu. Türkçe kültür kitapları yok denecek kadar azdı. Türk köyünde doğup yetiştiğimiz için Bulgarcamız da çok yetersizdi. Fakirlik ve parasızlık vardı. Ne insan gibi beslenebiliyor, ne de giyinebiliyorduk. Şimdiki gibi eğlence yerleri yoktu. Ayda yılda birkaç kez sinemaya gitmek bile çok öğrenciye nasip olmuyordu. Ve biz çar naçar boş zamanlarımızı ders kitaplarının üzerinde geçirmeye mahkûm oluyorduk. Öğretmen lisesinin son yıllarında Türkiye’nin solcu yazarlarından bazı romanlar Bulgaristan’da yayınlanmaya başladı. İlk okuduğum Türkçe roman Yaşar Kemal’in “İnce Memet” romanı olmuştu. Biz o romanı kaldığımız Dobriç (Hacıoğlu Pazarı) kentinde etkinlik gösteren “Nazım Hikmet”  Okuma Evi yanındaki Edebiyat Derneğinde edebiyatsever arkadaşlarla inceledik. Raporunu da ben hazırlamıştım.

İlk şiirim 1960 yılında başkent Sofya’da Türkçe olarak yayımlanan “Halk Gençliği” gazetesinde basıldı ve beni sevinçler gark etti. O sevincin etkisiyle öğretmenlik hayatımızda da şiir denemelerimize kesintisiz devam ettik. İlkokul öğretmenliğimi 5 yıl sürdürdükten sonra okuma hevesim tekrar nüksetti. Yaşadığım köye oldukça yakın bulunan Şumen kentinde Sofya Üniversitesinin üç fakülteli bir kolu açıldı. Artık ev bark sahibi olduğum halde orada açılan Türkçe-Coğrafya fakültesine kaydolmayı başardım. Arkadaşlarımın yanında tecrübeli ve hayata ciddiyetle bakan biriydim. Ailemiz maddi imkânsızlıklar içinde olduğu için çok başarılı olmalıydım. Nitekim daha ilk dönem sınavlarında fakülte birincisi olmayı da başardım. Yalnız Türkçe ve Bulgarca ile ilgili derslerden değil, coğrafya-jeoloji derslerinden de üstün başarılara ulaşıyordum. Şumen’de üç yıl okuyarak Ortaokullarda Türkçe ve coğrafya öğretmenliği hakkını elde ettik. Lisans öğretimimi başkent Sofya’nın “Kliment Ohridski” Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okuyarak tamamladım. Bu diplomam bana Liselerde coğrafya ve Türkçe öğretmenliği hakkını sağlıyordu ancak Türkçe dersi Bulgaristan’da tedrisat programlarından daha 1970’li yılların başında indirilmişti. Ekmeğimizi coğrafya öğretmenliği yaparak kazandık.

1989 yılı bizim için milat oldu. Yarım yüzyıla yakın süren Bulgaristan anılarımızı orada bırakıp ana vatan bildiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kollarına koştuk. Burada, üniversite diplomamızın bize sunduğu birinci imkânı kullanmayı, yani Türkçe öğretmenliğini tercih ettik. Yaklaşık 16 yıl hizmetten sonra kendi isteğimle emekliye ayrıldım. Bulgaristan’da bir şiir kitabını dolduracak kadar şiirim olduğu halde yayınlamaya fırsat bulamadık zira Türkçe dersleri gibi Türk basını da yasaklanmıştı. Emekli olmadan önce burada üç kitap yayınlamayı başardım.

          Çeşitli kademelerde okumam ve çalışmam beni sürekli kendimi yetiştirmeye âdeta zorlamıştır. Kitap okuma hevesim, müthiş bir alışkanlığa dönüştü. Öğretmenlik yaptığım yıllarda da öğrencilerimden daha çok okuyup, biriktirdiklerimin üstüne hep yeni bir şeyler koymaktan haz duymuşumdur. Öğretmenliğimin yanı sıra sahne hayatı, müzik çalışmaları, gazetelere yazılar ve şiirler gönderme gibi etkinliklerde bulundum. Emeklilik dönemimde bir yerel gazetenin hem yazı işleri müdürlüğünü, hem köşe yazarlığını yaptım. Şimdi Gebze’de çıkan RUMELİ dergisinin edebiyat sorumlusu ve yazarıyım. Yurt içinde ve dışında bazı şiir etkinliklerine ve bilimsel sempozyumlara katılıyorum. Ayrıca iyi bir eş ve baba olma gibi sorumluluklarım var. Araba sürmeye ve bağ bahçe işleriyle iştigal etmeye devam ediyorum. Sazımla da haşır neşir olup kendimce besteler üretmeye çalışıyorum. Tek sözle geniş bir yelpaze de çalışmalar yaptığım için İsa Cebeci olmak zor, diyorum.

Buraya kadar anlattıklarımın içinde sorunuzun ikinci yanıtı da saklıdır saygıdeğer Fatma Hanım. Kitap ve kalem sevdası beni bilgili, çalışkan, araştırmacı ve kendini sürekli yenileyen bir vatandaş durumuna getirmiştir. Bu gün ana dili Türkçe dışında iyi derecede Bulgarca, Rusça, Azerbaycan ve Gagavuz lehçelerini, orta derecede Osmanlı Türkçesini bilen ve kullanan bir aydın kişi yapmıştır. Sanırım bu kadarı da az değildir.

 

 calkalan-gonlum-simdi-mehmet-sabri-kilic

“Öğretmen okulunda güzel günleriniz geçmiştir. Bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?”

Hay hay efendim. Şöyle bir anım var. Öğretmen lisesinin son iki sınıfında okulumuzda Panayot İvanov diye bir öğretmen çalıştı. Ağır başlı ve işini seven başarılı bir öğretmendi. Ben de lisenin birinci ve ikinci sınıfında Bulgarcamı bir hayli ilerletmiştim. Onun derslerini ilgiyle izleyip takdirini kazandım. Notlarım da sürekli yükseliyordu. Sınıfımız sadece Türk öğrencilerden ibaretti. Ben ona çok saygılıydım. Onun da benim sevdiğini hissediyordum. O nedenle de derslerime daha sıkı sarılıyordum. Bizleri Türk diye küçümsemiyor, bilakis Bulgarca öğrenmemizi ve daha da ilerlememizi içtenlikle arzu ediyordu. Edebiyata karşı ilgi duyduğumu anlamış, onu daha da yukarı çekmek istiyordu. Bir gün bana okul kitapları formatında bir dergi getirdi. Üzerinde “Plamak” (Alev) yazıyordu. Ben de dergi alabilecek güç yoktu ama “bunun parasını bursunu aldığın zaman ödersin” dedi. Ben dergiyi alıp teşekkür ettim. Dergi başkent Sofya’da çıkıyor ve liseli öğrencilerin edebiyat yapıtlarını yayınlıyordu. Benim orada yazı veya şiir bastıracak gücüm yoktu henüz fakat edebi bilgilerimi, duygularımı ve hevesimi kesinlikle kamçılayacak bir dergiydi.

Ben, Türkçe muhabereler yazıp Varna’da çıkan HALK DAVASI gazetesinde yayınlamaya başlamıştım. 1959 yılının mart ayında bir odayı paylaşan okulumuzdan üç kız öğrencinin dostluğunu anlatan bir yazı yazdım. Bu kızların ikisi Türk birisi Bulgardı. Hani derler ya, aralarından su sızmıyordu. Bu yazıyı il merkezimiz Dobriç’te çıkarılan “Dobrudjanska Tribuna” (Dobruca Kürsüsü) gazetesine götürdüm. Muhabirler şubesinde yazıyı beğendiler ve basacaklarını söylediler. Ayrıca benimle birlikte gazetenin fotoğrafçısını da gönderip bu üç kıza bir fotoğraf çektirdiler. Birkaç gün sonra yazı fotoğrafla birlikte yayınlandı. Daha aynı gün gazete edebiyat öğretmenimiz P. İvanov’un eline geçmişti. Girdiği Bulgar ve Türk öğrencilerinin sınıflarında gazeteyi göstermiş ve yazıyı okmuş. Benim hakkımda da bir sürü övgüler yağdırmış. Yazının güzel bir kompozisyon örneği olduğunu, Türk çocuğu olmama rağmen Bulgarca yazılar yazabildiğimi belirtmiş. O gün ben gençlik teşkilatının toplantısına sınıfımı temsilen katıldığım için okula gidememiş ve olaydan haberdar olamamıştım. 

Ertesi gün okuluma gittiğimde birçok arkadaşımın tebrikleriyle karşılaştım. Öğretmenim geldi, beni kutladı ve müdür odasına götürdü. Müdüre hanıma tanıştırdı. Orada da tebrik edildim. Ertesi yıl lise son sınıf öğrencisiydik. Edebiyatçımız yine Panayot öğretmendi. Artık bizi olgunluk sınavlarına hazırlamak için her hafta bir konu verir ve haftanın ilk edebiyat dersinde konuları okuturdu. Benim daha da ilerlemem için Bulgar Yazarlar Birliği yayın organı olan “Septemvri” (Eylül) dergisini getirmeye başladı. Biraz pahalı gelse de o derginin edebiyat eleştirileri yazma konusunda bir hayli yararlarını gördüm. Kompozisyon okuma saatlerinde genelde benim yazılarımı en sona bırakır, okuduktan sonra da yazımı örnek gösterirdi. Her düşünce yazısında bir giriş, gelişme, sonuç olması gerektiğini, fikirlerin edebî eserlerden yapılan alıntılarla doğru desteklenmesini isterdi. Okulu bitirdikten sonra öğrendim ki Panayot öğretmenimiz dilbilim ve bilhassa Türkoloji alanında da çalışmalar yapıyormuş. Hatta SSCB’nin Kabarda-Balkar otonom Cumhuriyetinden Galima (Halime) adında bir bayanla bağlantı kurarak Balkarcayı da öğrenmiş. Bu öğretmenimin üzerimde çok emekleri olduğunu düşünerek onu her zaman saygıyla, sevgiyle ve minnetle anıyorum.

“Bir yazarın yapabileceği en büyük fedakârlık nedir sizce?”       

Yazarların kendilerini birçok eğlencelerden mahrum bırakarak, mesleki işlerinin dışında kalan vakitlerini de harcayarak yapıtlar yaratmaya çalışmaları başlı başına bir fedakârlıktır. Türkiye’de kitap yazarak hayatını kazanan kaç yazar var? Ha bazı büyük gazetelerde telif hakkı olarak büyük maaşlar alan köşe yazarlarının olduğunu duyuyoruz. Bize öyle bir piyango rastlamadı. Sosyalist dönemde Bulgaristan’da ve Azerbaycan’da en ufak bir yazıya veya şiire telif hakkı ödendiğini biliyorum. Türkiye’de yayımlanan yerel gazeteler ve dergiler telif hakkı ödemiyor. Şimdiye kadar Türkiye’de onlarca dergide yayımlanan şiirlerim için telif hakkı ödeyen üç dergi oldu: TDK’nin Türk Dili dergisi, MEB’in Milli Eğitim dergisi ve Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü’nün Türk Kültürü dergisi. Birçok yerel gazete ve dergilerde şiirlerimiz ve yazılarımız yayınlandı ama telif hakkından söz eden olmadı. Beyin işi yapanların emeği galiba emekten sayılmıyor. Çeşitli basımevi ve matbaalarda bastırdığımız kitapların da parasını cepten ödüyoruz. Bize verilen kitapları da satamayıp, öğrencilere ve okuyuculara hediye ediyoruz. Bundan daha büyük fedakârlık mı olur? Ecel öncesi veya sonrasında da kitaplarımızı bir okula veya kütüphaneye hediye (feda) ederiz.

“Her kalem tutanın kesinlikle okuması gerektiğini düşündüğünüz üç dört kitabın ismini sorsam ne dersiniz?”

 

Bu soru çok genel oldu. Her yazar, dünya görüşüne ve mesleğine göre farklı yanıtlar verebilir, her okuyucu da farklı kitapları tercih eder. Gerçi bu gün kalem tutanlar azaldı, takriben herkes bilgisayarda yazıyor. Bu soruyu şöyle dakikleştirebiliriz mi acep: “Edebi eser yazanlara hangi üç-dört kitabı tavsiye edersiniz?” Şairlere Cem Dilçin’in “Örneklerle Türk Şiir Bilgisi”, Yunus Emre’nin, C.R. Mevlâna’nın, Karacaoğlan’ın, Âşık Veysel’in, Nazım Hikmetin şiirlerini tavsiye ederim. Öykücü ve roman yazacaklara Ömer Seyfettin’in, Reşat Nuri’nin, Sait Faik’in, Memduh Şevket Esendal’ın eserlerini tavsiye ederim. Ama eleştiri yazmak isteyenlerin de Nihat Sami Banarlı’nın, Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyatı kitaplarını, Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri kitaplarını, Seyit Karaalioğlu ve Behçet Necatigil’in Edebiyat sözlüklerini tavsiye ederim.

“Şiir sizin için ne ifade ediyor? Değerli yazarlarımızdan Mercan Civanla yaptığınız röportajda “şiir sanatı genelde duygulanmalara bağlı bir sanattır” diyorsunuz. İyi şiirin özellikleri nelerdir? Bir şiirinizi okurlarımızla paylaşmak ister misiniz?”

“Şiir benim için önemli bir edebiyat türüdür ve de çok ciddi ve sorumlu bir uğraşı alanıdır. Şimdiye kadar yayınladığım yedi kitaptan altısının şiir kitapları olması şiire verdiğim önemin bir göstergesi sayılabilir. Ama biz insanlar, özellikle de öğretmenlerle veliler, o ciddiyetin farkında olmayarak yeteri kadar hayat tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan çocukları şiir yazmaya âdeta mecbur ediyoruz. Şiir yapısından, tekniklerinden, şekillerinden, söz sanatlarından, ölçüden, kafiyeden, rediften, duraktan, duygudan, düşünceden, sembolden, mazmundan, özgün söyleyişten haberi olmayan insanları şiir yazmaya zorlayıp duruyoruz okullarda. Bunları söylerken ve günümüzde çalakalem şiir yazanları gördükçe büyük düşünür ve roman yazarımız merhum Peyami Safa’nın sözlerini hatırlarım: “Şiirin doktorluk kadar bir ihtisas haysiyeti olduğunu kabul etmeyenlere, şiirin doktorluk kadar güç bir iş olduğunu anlatmak güçtür. Zamanımızın şair bolluğu ve şiir azlığı bu zorluktan ileri geliyor.” Gerçekten de şiir yazmak, ciddî, zor ve sorumlu iştir.

          Benim şiire dair söylediğim cümleyi hatırlatarak iyi şiirin özelliklerinin neler olduğunu soruyorsunuz. Şiirler ilgili yüzlerce, binlerce tanım yapılmıştır. Bu tanımların tamamı kısmen de olsa mutlaka şiirle ilgili bir gerçeği belirtir. Şiire dair tanımlar bugün de yapılıyor. Zamanla şiir sanatına dair anlayışlar, görüşler de değişiyor. Esefle belirtmeliyim ki, milli şiir şekillerinden bir kaçış var. Serbest şiir taraftarlarının sayısı artıyor. Bir de kapalı (modern) şiir yazanlar var. Yani kendi yazdıklarını kendileri algılayanlar. Söyleyişleri de pek “özgün”. Bir internet sitesinden seçtiğim bir örnek sunayım:

“Bu gece

Güneşin yüreğini gördüm

İçinde aşk yazıyordu…

Aldım avuçlarıma ruhumu

Güneşin yüreğinde sundum sana.”

  

Rahmetli Prof. Mehmet Kaplan bu şiiri nasıl tahlil ederdi bilmiyorum ama ben işin içinden çıkamadım. Haddinden fazla kapalı ve özgün. Oysa bir şiir şairin sadece kendisinin tüketeceği bir yapıt olmamalı. Kitleleri duygulandırmalı, düşündürmeli, titretmeli. Edebiyat tarihinden öğrendiğimize göre iki karşıt görüş olan “sanat sanat içindir” ile “sanat toplum içindir” ilkelerinin taraftarları arasında sürekli bir fikir savaşı yaşanmış, tartışmalar yapılmıştır. Ben ikinci ilkeyi daha çok önemseyerek şiirin sadece yazanlar için değil, okuyanlara da yönelik olmasını isterim. Ve derim ki, güzel şiir okurken haz veren, duygu yoğunluğuna sebep olan, düşündüren ve beyinde az da olsa kalabilen şiirdir. Şiirin duygu, düşünce, ahenk (akıcılık ve müzik) yönlerini “fantastik ve özgün” söyleyişlere kurban etmemek gerekir. Güzel şiir hece ölçüsüyle olduğu gibi serbest nazımla da yazılabilir. Valeri, düzyazıyı yürüyüşe, şiiri raksa benzetir. Yürümeyi herkes becerir de raksı çok kişi yapamaz. Ben kendimce şiiri şöyle tanımlarım: Şiir, duygu ve düşüncelerin dil araçlarıyla ölçülü ve uyumlu (ahenkli) biçimde anlatımıdır.

“Değerli İsa Hocam, edebiyatın son yıllardaki durumu sizce nedir?

Bu soru bütün Türk edebiyatını kapsadığı için cevap hakkını edebiyat tarihçilerine ve eleştirmenlerine bırakıyorum. Şunu söyleyebilirim ki, teknolojik gelişmeler (radyo, televizyon, bilgisayar vb.) tiyatroyu olduğu gibi edebiyatı da olumsuz yönde etkilemektedir. Hayatın temposu, eğlence araçları ve görsel yayınlar insanları kitaplara odaklanmaktan alı koyuyor. Birçok yerli romanımız sinemaya uyarlanıyor ve görsel bir şekilde tüketicilere sunuluyor. Bu da seyircileri kitap okuma hevesinden uzaklaştırıyor. Televizyonların bolluğu ve getirdiği kazançlar senaryo yazarlığın güncelleştiriyor. Bu şartlarda öğrencilere şiiri ve edebiyatı sevdirmek zorlaşıyor. Öğretmen olarak ilk, orta ve lise derecelerinde çalıştım. İlk ve ortaokulda şiire ve düzyazıya olan heves, lisede dibe vurmaktadır. Öğrenciler test çözmelerle haşır neşir olurken, şiiri geçin tiyatroya bile heveslenmiyorlar. Şimdi bütün öğrenciler bilgisayarın ve cep telefonunun esiri olmuştur. Uzun yazılar okuma sabrı ve gayreti çoktan buharlaşmış, yazılı diyaloglar (slm, mhb, nbr, tşk gibi) kısaltmalarla gerçekleşmekte. Paylaşımlar altındaki yorumlar da 3 satırı geçmez. Tek sözle edebiyatımız da bir buhran ve çıkmaz sokak içindedir. Bir bilgisayarın hard diski binlerce kitabı içerebildiği için evlerde kitaplık bulundurmaya bile gerek kalmıyor. Bu olgu kitapçılarımızı da zorluklarla karşı karşıya bırakıyor. Kitapların pahalı oluşu da kitap okuma heveslilerini frenleyen bir başka neden.

“Kitap okuyanların kitap yazanlardan az olduğunu düşünüyorum, ne dersiniz?”

Katılıyorum, derim. Kültür kitapevlerinin tıklım tıklım kitap dolu oldukları halde çok az müşteri tarafından ziyaret edilmeleri bu fikrinizin bir kanıtıdır bence. Yalnız edebî kitaplar değil, çok sayıda bilimsel araştırma kitapları da basılıyor ancak alanlar çok az. Veliler genelde kendileri için kitap almıyorlar, çocuklarına almayı tercih ediyorlar. Çocuklar da bilgisayar esaretinden kurtulup da alınan kitapları okumaya vakit bulamıyorlar. Ülkemizin okulları kitap okuma sorununa bir hal çaresi bulamadılar ve bu gidişle bulamayacaklar da. Çocuklar mutlaka önlerinde kitap okuyan modeller görmek isterler ve o modeller de onların velileri olur. Ama bunca Tv dizileri varken hangi veli kitap okuyacaktır. Velhasıl kitap okuma sıralamasında Türk milleti son sıralarda olmaya devam edecektir. Bir de şu kitap fiyatları da meraklıların heveslerini kursaklarında bırakmaktadır. KDV oranının %18 olması yenir yutulur gibi değil. Ne demek 20–35 TL arasında fiyat biçmek. Kitap lüks mal değil, beyinlerimize besin olarak görülmeli. Ben de kitapçıya girdiğimde çok kitaplar beğeniyorum ama alamadan çıkıyorum. Devlet sanki satışı önlemek istercesine yüksek KDV koyuyor. Oysa mide besinleri kadar beyin besinleri de önemli.

 

Dağ Tepesinde Bulut”, “Çalkalan Gönlüm Şimdi”, “Örneklerle Deliorman Türk Ağzı Sözlüğü” adlı eserleriniz var. Bunlar arasında okurlarınız ve sizin için hangisi en önemli?

Şimdiye kadar Türkiye’de benim 7 kitabım yayınlandı. Sizin zikrettikleriniz, internette tedavüle girmiş olanlardır. İlk kitabım “Çocuk ve Fidan” 1997-İstanbul, “Sen Rüzgâra Benzeme” 1998 Çerkezköy, “Dilsiz Dostlar” 2002, İst. Büyük Çekmece, “Hoyrat Düşünceler” 2005, Çorlu’da basıldı. Birinci kitap hariç diğer kitapların İSBN numaraları olduğu halde internet kayıtlarında yer almaması herhalde kendi yayınlarımız olmalarından kaynaklanıyor.

Bu kitaplardan benim için de okurlar açısından da en önemli olanı “Örneklerle Deliorman Türk Ağzı” kitabıdır zira her şeyden önce bilimsel bir araştırmadır. Maddi açıdan da, manevi açıdan da önemli bir ağırlığı olmuş ve Türkoloji dünyasında önemli bir boşluğu kapatmıştır. Sırada basılmayı bekleyen ve düşünce yazılarından oluşan bir nesir kitabım, bir de Türkçeden Bulgarcaya çevirmiş olduğum bir araştırma kitabı var.

“Kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için çocuklarınıza uyguladığınız yöntemleri bizimle paylaşır mısınız?”

Ben inatçı bir kitap kurdu olduğum için her şeyden önce çocuklarıma bizzat örnek oldum. Okumayı söktükten sonra gittiğim yerlerden onlara da kitaplar satın almaya başladım. Aynı zamanda eşime de beğendiği kitapları satın almaya gayret ettim. Çocuklarım büyüdükçe aldığım kitaplar da değişti. Aile kitaplığımızın dışında çocuklarımın da özel kitaplıkları oldu. Eşimle bizi sürekli kitap okuduğumuzu gören çocuklarımız da kitap kurdu oldular. O zamanlar, günümüzün eğlence kaynaklarından, bilgisayar, telefon, fotoğraf, çizgi filmler gibi teknik araçlar yoktu. Çocuklara disiplinli ve düzenli olmayı aile ile birlikte çalışan öğretmenler ve okullar başarabiliyordu. Bu gün ise eğitim kazanını karıştıran kaşıkların ve kaşıkçıların sayısı inanılmaz derecede artmıştır. İpler eğitimle yükümlü olanların elinden çoktan kaçmıştır. Öğretmenler öğrenciye model olmaktan çıkmıştır zira araya başka meslek mensupları ve televizyon gülleri girmiştir.

On yıl kadar önce MEB Türkçe derslerine ayrılan 6 dersten birini serbest okumaya tahsis etmişti. Okullarda bu karar uygulandı. Çocukların çoğu evde okuduğu kitabı getiremiyordu çünkü evde de okuduğu bir kitap yoktu. Türkçe öğretmeni de sınıf kitaplığından kitaplar dağıtarak çocukların metin seçip okumasını sağlamaya çalışıyordu. Bu yaklaşım da istenilen sonuçları vermedi. Çocuklar, okumaya başladığı kitabın olaylarına dalıp, kişileriyle birlikte yaşamadıysa, okumanın zevkine varmadıysa, kitabı sonuna kadar okuma sevincini yaşamadıysa, kitap kurdu olamaz. Ne demiş halkımız? Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete. Sonumuz hayırlı olsun.

 

“Değerli hocam, vakit ayırdığınız için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. Sizi tanımak mutluluktu. Nice kalemli yıllarla sağlıkla uzun bir ömür diliyorum.”

 

 orneklerle-deliorman-turk-agzi-sozlugu-isa-cebeci

 

YALNIZLIK

Kimi zaman

Yalnız kalmak isteyişim

Yalnızlığı sevdiğimden değil

İnsanları sevmediğimden hiç değil

Yalnız kaldığım zamanlarda ben

Gerçek dostlarımı bulurum

Onlarla geçerim kendimden

Onlarla başka dünyalı olurum.

 

Önce kitaplarım dikilir karşıma

Konuşmak isterler benimle

Bildiklerini paylaşmak isterler

Sonra kalemim sokulur avucuma

Bir haller olur bana

Ak yapraklar üzerine dökülür

Kalemin ucundan duygularım

Dağlar ardına gizlenir uykularım…

 

Bir bebek gibi bekler

Kucağıma oturup okşanmayı bekler

Köşede oturan sazım

İşte o zaman mola verir yazım

Mızrapla teller sevişirken ince ince

Dost türküler seslenir gönlümce…

 

İşte gerçek dostlarımı ben

Böylece hazır bulurum

Ve de kimselere sezdirmeden

Sanat yudumlar, sanat solurum.

İsa Cebeci 

 

  

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3690 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri