Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Gazeteci-Yazar Mehmet Nacar ile Söyleşi

24 Ocak 2014 Cuma

 

GELECEK, GEÇMİŞİN DEVAMIDIR.  MEHMET NACAR

Kelebek gönlümün kanadı kırık, 
Takatı yetmiyor sana uçmaya. 
Mahzun dudağında acı hıçkırık, 
Çekinir derdini sana açmaya. 

Ateş gözlerinin mavi alevi, 
İçimi ısıtan ömürlük bahar. 
Ruhumda feleğe darılan devi, 
Çocuğa döndürür yaktığı kadar. 

Boynunu okşayan saçların var ya, 
İpeğin özünden saman sarısı… 
Hasretim balıktır, saçların derya, 
Teline dolanır hayal sürüsü…

 

  

 

Ateş Gözlüm şiirinden birkaç kıta paylaştığımız şairimiz 1946 Yılında Kilis’in Yavuzlu Beldesinde dünyaya geldi. Çeşitli illerde öğretmenlik yaptıktan sonra emekliye ayrılan bir eğitimci-yazarımız Mehmet Nacar.

Yedi kitaba yedi bin kadar makaleye imza atan Nacar, Gaziantep’te gazetecilik hayatına devam ediyor. Biz de kendisini sanat hayatında katıldığı toplantılardan tanıyor ve destekliyoruz. Yaşamı, yazdıkları ve yaşanmamışlıkları konuşmak adına bir söyleşi teklifimiz oldu. Bu güzel söyleşimizi de sizlerle paylaşmaktan onur duyuyoruz.

Neler mi konuştuk? Bakalım.

 

Sayın Mehmet Nacar, öncelikle bizi kırmadığınız için çok teşekkür ediyorum. Nasılsınız?”

*

Teşekkürler Fatma Hanım. Dostlarla bir arada olduğumuz, şiir ve edebiyat konuştuğumuz zamanlarda kendimi çok daha iyi hissediyorum.

*

“Şiir sizce nedir? Şiirsiz bir hayat düşünebilir misiniz?”

*

Rus yazar İvan Turgenyev, şiiri ‘’İlahların dili’’ olarak tanımlamakta. Birçok kişi Kur’an’ı Kerim’in bile şiir şeklinde indiğine dikkat etmemiştir. Oysa ki, bütün sûre ve ayetler kafiyeli olarak indirilmiştir. Bana göre ise şiir, sözcük denen kristal tuğlalardan bir Tac Mahal yapmaktır.

İnsanların iç dünyaları sıradağlar gibidir. Bu sıradağların bazılarında patlamalar olur, kül ve lav püskürtür, ardından alev saçmaya başlar. Şiir iç dünyamızdaki yanma ve alevlerin ışıklarının dışa yansımasıdır. Tıpkı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘’Biraz kül, biraz duman, o benim işte…’’ dediği gibi.

Benim için şiirsiz bir hayat mümkün değil. Şiir hem rahatlama, hem de kalıcı eserler üretme yöntemidir. Şiir/edebiyat dünyası farklı bir dünya, farklı bir âlemdir. Ben bu âlemde doğdum, yıllarımı bu âlemde geçirdim. Başka bir âlemde yaşamayı düşünmem mümkün değil.

* 

“Edebiyata ilginizi nasıl fark ettiniz? Şöyle de sorabilirim, ilk siz mi yoksa başka biri mi fark etti?”

*

Edebiyatla ilgimi ilk olarak kendim fark ettim. Köyde geçen çocukluğumda bile çok sayıda kitap okudum. O yıllarda köylerde satış yapan ve merkeple dolaşan çerçiler vardı. Bu çerçiler yanlarında kitap da getirir ve satarlardı. HZ. Ali’nin Hayber Kalesi Cengi, Köroğlu gibi kitaplardı bunlar. İlerleyen yıllarda Kilis’te ortaokul okurken şiir yazmaya başladım. Şiirlerim Kent ve Hududeli (yerel) gazetelerinde yayınlandı. Lisede yazdığım serbest bir şiirle Kilis’te popüler oldum. Ancak, şiire ilgimi kesinleştiren ve şiiri vazgeçilmez yapan olay Faruk Nafiz Çamlıbel’in edebiyat kitabımızda rastladığım ‘’Şair’’ başlıklı şiiri oldu. Bu şiirin son satırında ‘’Şair sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın.’’ demişti Faruk Nafiz. Bu satır beni çok fazla etkiledi. Nihat Sami Banarlı’nın yazdığı Türk ve Batı Edebiyatı okuduğumuz edebiyat kitabımızdı. Bu kitabın son bölümündeki edebiyat tarihinde Faruk Nafiz’in bir dörtlüğüne rastladım;

‘’Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik tellerine,

Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.

Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine,

Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek.’’

Bu dörtlüğe bayılmıştım. Kilis’in on bin kitaplı bir halk kütüphanesi var. Orada araştırdım ve şiirin tamamını bularak ezberledim. Şiirin adı ‘’Firari’’. Nerdeyse elli yıldır ezberimdedir.

‘’Marifet iltifata tabidir’ anlamında güzel bir söz var. Yazdığım şiirlerin ilgi ve takdirle karşılanması yazma arzumu kamçıladı. O zamandan beri yazıyorum.

* 

“Asi, olgun, kararlı bir kişiliğe sahipsiniz. İyi ki böyleyim ve keşke böyle olmasaydım dediğiniz birkaç huyunuzu sorsam neler söylersiniz?”

*

Yerinde bir tespitte bulunmuşsunuz. Bu huylarım yüzünden uzun yıllar, beş ilde sürgün hayatı yaşadım. Ancak bu doğuştan gelen ve sonradan zenginleşen bir özellik. Ülkede herkesin bir ideolojisi var değil mi? Benim ideolojim de DOĞRU MANTIKtır. Yanlışlar karşısında isyan ediyor ve tepkimi ortaya koyuyorum. Hayatım Reşat Nuri Güntekin’in ‘’Acımak’’ romanının kahramanı ile paralellik içindedir. Eğitim gördüğüm yıllarda öğretmenlerim normalin hayli üzerinde bir zekâya sahip olduğum konusunda hemfikirdi. Ortaokul üçüncü sınıfta matematik öğretmenim not ortalamamın on olduğunu söylemiş ve beni yıl boyunca matematik derslerine almamıştı. Doğru mantığı ideoloji olarak seçmem sanırım zekâmın marifeti. Yaşadığım sürece aklım en büyük düşmanım oldu. Yanlışların hüküm sürdüğü bir dünyaya uyum sağlayamadım. Bu huyumdan dolayı dostlarım kadar düşmanlarım da hızla çoğaldılar. Keşke bu huylarım sadece kendi özelimde ortaya çıksa yüküm biraz hafiflerdi belki. Ülke sorunları ve siyasetle ilgili konular da beni özelim kadar yakından ilgilendirmekte.

Hiçbir zaman keşke böyle olmasaydım, demedim. Her zaman kendi dünyamı kurmayı denedim.

“Her şiiri beğendiğinizi sanmıyorum. Bir şiirin kalıcı olması için ne gibi özellikler taşıması lazımdır?”

 

Her şiiri beğenmek mümkün mü? Ülkenin tamamı şair, ülke sathı da şiir çöplüğü haline geldi. Gelişen teknoloji ve özellikle de internet ortamı herkesi şair yaptı. Sorsanız şiir hakkında tek kelime bilgisi olmayan milyonlarca şair var. Üstelik bu şairler ‘’Körlerle sağırlar birini ağırlar’’ tekniğiyle havaya girmiş, kendilerini dünyanın ve ülkenin en büyük şairi olarak gören bomboş insanlar. Gerçekten şiir yazanlar şiir çöplüğünün ortasında kaybolup gitmekteler. Hal böyle olunca ülkemizin kültür ve sanatı yara almakta. Zayıf kalmaktadır.

Bazı dernek başkanları, dergi sahipleri ve şairlik özelliğinden çok parası olduğu için bol bol kitap yapan bazı meraklılar ülkenin en iyi şairleri olarak sahnelerde boy göstermekteler. Reklamla veya taraftar tezahüratıyla şair olunur mu?

Edebi kurallara ve gerçek şiir özelliklerine sahip olmayan hiçbir şiiri okumak işkencesine katlanamıyorum.

Bir şiirin kalıcı olması için birçok özelliği bünyesinde bulundurması gerekir. Bunlardan en önemli birkaç tanesini söyleyeyim.

1-Şiir yazıldığı dili konuşanların ortak duygu ve düşüncelerine sahip olmalıdır.

2-Şiir bütün zamanlara hitap etmeyi başarmalıdır.

3-Şiir dili arı olmalıdır. Herkesin anlayacağı şekilde yazılmalıdır.

4-Akıcı olmalıdır. Akıcılığı şiir kurallarına uyumla sağlanır. Mesela hecede hece sayısı ve duraklara kesinlikle bağlı kalınmalıdır. Serbest şiirleri de düz yazıdan ayıran tek özellik kafiyelerdir. Satır aralarına kafiyeler serpiştirilmek zorunda.

5-Şiirde lüzumsuz sözcükler asla kullanılmamalı. Ben, sen, o, biz, siz, onlar, her, hep, şey, bir..vs… Örnek vermek gerekirse ‘’Ben seviyorum’’ sözünde ben yazılmamalı. Çünkü seviyoruM sözünün sonundaki M harfi ben yerine geçmekte…

6-Söz sanatları açısından zengin olan şiir güzel şiirdir. Ümit Yaşar’ın sevgilisine ‘’Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın…’’ dediği gibi.

 

“Daha önce yayınlanan Sürgün Âşıklar eserinizden birçok şiiri radyo programımızda okuduk. Dinleyenlerimiz de çok beğendiler. Elbette yerleri farklı ama şiir mi yoksa nesir mi diye sorsam neler söylersiniz?”

*

Her ikisi de önemli. Her ikisi de yazılmalı. Şiir bir tür edebi mühendislik sanatıdır. Okulu yok. Öğrenmek ve geliştirmek zor. Çünkü şair kendi kendisinin öğretmenidir.

Yazı ise söz söyleme ve hitabet sanatıdır. Yazı yazan birisi kompozisyon, terimler ve deyimler, dilbilgisi ve noktalama işaretleri konusunda son derece donanımlı olmak zorunda. Aksi halde güzel yazı yazmakta çok zorlanır.

Bu sorunuz kalemimle ilgiliyse şunları söyleyebilirim. Yedi eserimden beşi şiir, birisi nesir/şiir (Artistik nesir de deniyor), son kitabım Kapıldım Gidiyorum ise düz yazı ve anı kitabı. Yeni yazı projemde bir öykü kitabı çalışması var. Yaşadığım zaman diliminde rastladığım konulardan seçilen yaşanmış öyküleri konu alacağım. Büyük ihtimalle kitabın adı da Yaşanmış Öyküler olacaktır.

Sürgün Aşıklar’dan şiirler okumanız beni mutlu etti. Şahsınızda Iğdır halkına selamlar yolluyor, saygılar sunuyorum…

*

“Antolojiler hakkında ne düşünüyorsunuz?”

 

Antolojiler fanteziden başka bir şey değil. Hepsi de antoloji hazırlama kurallarına aykırı yapılmakta. Para ile sayfa kiralayarak antoloji yapılmaz. Bazıları daha ileri giderek parasını ödemek kaydıyla isteyene istediği kadar sayfa ayırmakta. Baştan sona saçma bir çalışma bunlar. Antoloji yapan kişilerin büyük çoğunluğu bu işi kâr ve kazanç kapısı yapmıştır. Kitabın içeriğinin edebi kalitesi önemli değil. Antolojiler bazı uyanıkların para kazanmak için yaptığı çalışmalar. Edebiyata ve şiire hiçbir yararı yok. Bu tür kitaplar okunacak ve kalıcı eserler değil. Kitap yapamayanların kitapta yer alma sevinci yaşamalarına, kitabı yapanların da şairlerin kesesinden kitap yapmalarına olanak sağlamakta. Grubu adına antoloji yaparak kapağa kendi eseriymiş gibi adını koyan ustacıklara rastladım. Tabi ki, bütün antolojiler yazdığım şekilde değil. Aralarında kaliteli olanlara rastlıyorum.

Antoloji nasıl yapılmalı?

Kendini kanıtlamış şairlerin en güzel eserlerinden derlenmiş, Türk Edebiyatı kurallarına uygun olarak yazılmış şiirlerin toplandığı kitaplar antolojidir. Gerisi fantezi veya başka amaçlar güden kitaplar.

Bir şairin eserleri antolojiye alınıyorsa o şairden para talep edilmez. Telif ücreti ödenir veya telif ücreti almaması için ricada bulunulur. Nette yeni olduğum yıllarda benim de acemilikle katıldığım iki üç antoloji oldu. Uzun yıllardan beri bütün ısrarlara rağmen hiçbir antolojiye katılmıyorum.

*

“Muhakkak okunmalı dediğiniz üç şair veya yazar/kitap ismi alabilir miyim?”

*

Çok zor bir soru bu. O kadar muhteşem şair ve yazarlarımız var ki, ben şimdi hangisine haksızlık ederek eleyip, üç tanesini alayım? En iyisi yine kısıtlama yaparak birkaç tane yazayım. Siz üç tanesini seçiniz.

Kitap; Nutuk-Şu Çılgın Türkler-Safahat-İnce Memet-Sinekli Bakkal…

Şair; Necip Fazıl Kısakürek-faruk Nafiz Çamlıbel-Kemalettin Kamu-Cemal Safi-Orhan Veli Kanık- Ümit Yaşar Oğuzcan…

Sorunun kapsamını yeterinden fazla aştığım için yazar isimlerini es geçiyorum.

“Yazmaya gönül vermiş olanlara neler tavsiye edersiniz?”

 

Hayal dünyası geniş ve zekâ derecesi yeterli olmayanlar yazmasınlar bence. Yazarın zekâ derecesiyle paralellik içinde olan zengin bir hayal ve duygu dünyası da olmalıdır.

Bütün bunlara ek olarak yazmaya gönül verenlerin kelime hazineleri son derece zengin olmalı. Hatta yeni kelimeler icat edebilmelidir. Yazdığı dilin bütün kurallarını iyi bilmeli, bilmekle kalmayıp uygulamakta hayli usta olmalıdır. Söz söylemek veya yazmak ayrı bir konu, söz sanatlarını bilmek, bulmak ve kullanmak ayrı bir konudur. İyi bir yazar söz sanatlarını en iyi şekilde bilen ve kullanan kişidir. Bu kural şairler için de geçerli.

Şairler için önerime gelince; her şair şiir yazarken bir Süleymaniye Camisi, bir Tac Mahal, tarihi bir saat kulesi yapma titizliği, zorluğu ve inceliği içinde olmalı. Her gün bir şiir veya birkaç şiir yazılmaz. Şairlik marifet gösterme sanatı değil.

Yazarların eserleri gelecek nesillerin okullarıdır. Bu nedenle milli, manevi, insani, ahlaki, mantıki değerlerden taviz vermeyen, estetik özelliklere sahip eserler üretilmelidir.

Yazarlığın ve şairliğin okulu yok. Bu sanatlara gönül verenlerin en başta kendine özgü bir üslubu, tarzı ve çerçevesi olmalı. Filozof gibi düşünerek her alanda eser vermek abesle iştigaldir.

*

“Kapıldım Gidiyorum isimli anı eserinizin hem ismini hem içeriğini çok beğendim. Kitapta Necip Fazıl üstadımızla tanışmanızdan tutun da öğretmen arkadaşınızın arkanızdan çevirdiği işlere kadar acı tatlı birçok olay okudum. Belki eğitimci olduğumdan belki de iyi bir okur diyelim, çok sürükleyici olduğunu ifade etmeliyim. Yaşanmışlıklar öylesine tatlı bir dille anlatılmış ki… Bu herkesin başarabileceği bir durum değil. Bu kitabın ismine nasıl karar verdiniz? Yazım aşaması nasıl oldu?”

*

Yakın dostlarım son yıllarda anılarımı yazmam için ısrarlı hatırlatmalarda bulundular. Onlar sayesinde dikkatim bu noktaya çekilmiş oldu. Önceleri kitaptaki konuların birçoğunu yaşanmış öyküler olarak yazmayı düşünmüştüm. Dostlarımın önerisine katılarak yazılanların bir kitapta toplanmasının doğru olacağı kanaatine vardım. İlk sayfaları yazdıktan sonra bir yazı planı hazırladım. Gezdiğim illeri ve bu illerle ilgili hangi anıları alacağımı listeledim. Sonradan aklıma gelenleri listede uygun oldukları yerlere ekledim. Bir yıl süreyle ara ara yazmaya başladım ve her başlığı ayrı bir dosya olarak kaydedip sakladım. Bittiği zaman kitap şeklini aldı. Yayınlamak yazmaktan daha zordu. Çünkü edebiyata gönül verenlerin ekonomisi yetersiz kalmaya mahkûm. Kitapta bir konu bittiğinde sayfanın kalan kısmı boş bırakılmalıydı. Kitap kuralları böyleydi. O zaman da iki yüz sayfayı aşıyordu. Alt başlıkları birbirinin devamı şeklinde ekleyince sayfa sayısı düştü.

Doğru Mantığın izinde beş ilde yaşamış olmam (Doğduğum ille altı) kitabıma zenginlik kaynağı oldu. Sayfa sayısının fazla olmaması için yarı yarıya es geçtim. Kalanlar benzeri bir kitaba ancak sığar.

Kitaba isim bulmak bir ayımı aldı. Düşündüğüm isimler Zamanda Yolculuk, Zaman Tüneli, Mazinin Penceresinden ve benzeri isimlerdi. Bu şekilde bulduğum on kadar ismi Google’da aradım. Her isim altında birkaç kitap olduğunu gördüm. Sonra aklıma kitabın ilk bölümlerinde, gurbete ilk çıkışımda tekrar tekrar söylediğim Türk Sanat Müziği bestesi geldi.

 

‘’Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına,

Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına.

Ayrılık görünmüşken yar tutmuyor elimden,

Misafirim bugün ben gurbet akşamlarına.’’

 

Kitabın adını bulmuştum. KAPILDIM GİDİYORUM.

*

“Kitap yeni çıktı biliyorum ama yine de okuyanlar olmuştur, nasıl tepkiler alıyorsunuz?”

*

Kitapta değişik başlıklar altında farklı konular var. Her okurun ilgisini çeken birçok bölüm bulunmakta. Herkes kendi ilgi alanına göre değerlendirme yapmakta. Ancak tepkiler olumlu yönde. Okurlarca beğenilen bir kitap olduğu izlenimi veriyor. Hiçbir şekilde eğip bükmeden, yontup törpülemeden, yalnızca gerçekleri yazdığım kanısındayım. Yazar dostum Tamer Abuoşoğlu gaziantep27 gazetesindeki köşesinde ‘’Bu bir Mehmet Nacar Filmidir’’ diye tanıttı kitabımı. Senaristlerin dikkatini çekecek önerilerde bulundu. Öğretmenlerin hayatıyla ilgili çok güzel bir film senaryosu olacağını belirtti. Gelecekte tanıtım yazısı yazacak bir grup edebiyatçı/yazar daha var. Onların ne yazacaklarını tahmin etmek zor.

Karagöl dizisinde oynayan bir arkadaşım sadece kitabın kapağında kullandığım resmimi beğenmedi.

Kitap kapağında resmimi kullanmayı pek sevmiyorum. Ancak, ünlü Türk Dilbilimcisi ve hemşehrim Muallim Rıfat Bilge ile ilgili bir kitap hazırlanıyordu. Kitabı hazırlama görevi Türk Dil Kurumu üyesi dostum Mehmet Ak’a verildi. Mehmet Bey de benden bilgi almak istedi. Ne yazık ki, bu ünlü bilim adamımızın hayatı hakkında detaylı bilgiye ulaşamadığımız gibi bir resmine de ulaşamadık. Gelecek yıllarda resmimizi arayan olur düşüncesiyle kapakta kendi resmimi kullandım. Sürgün Âşıklar’da da kullanmıştım. Bu ikisi yeterli sanırım.

*

“Gazetecilik yapıyorsunuz. Köşe yazılarınız var. Edebiyat toplantılarına katılıyorsunuz ve sürekli bir çaba içerisinde ‘Daha söyleyeceklerim var’ dercesine koşuyorsunuz. Hedefiniz nedir? İpucu alabilir miyiz?”

*

Ömür limiti sabitlenmiş, yeniden yüklemesi olmayan bir tür kredi kartıdır. Benim kredi kartımın limiti çok azaldı. Verimli olacağım zamanda yaşadığıma inanıyorum. Hala ideolojim doğru mantık. On yıldan fazla aralıksız olarak günlük köşe yazıları yazdım. Yazılarımın genel konuları siyaset, terör, Atatürkçülük, vatan, millet, bayrak, yolsuzluklar, yanlışlar ve tutarsız yönetimlerdir. Mehmet Emin Yurdakul’un ünlü şiirini hatırlarsınız.

‘’Unutma ki, şairleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş, öksüz çocuk gibidir…’’

Hedefim akıl kurallarına dayalı, demokratik ve adil yaşamayı özümsemiş bir neslin oluşmasına katkıda bulunmak. Yanlış ve doğru arasındaki ince çizgiyi kırmızıya boyamaktır…

Köşe yazılarım ve kitap çalışmalarım yaşadığım müddetçe devam edecektir. Ölümsüzlüğü ölmeyen eserler bırakmakta arıyorum.

  

“Geleceğe dair planlarınız nelerdir? Bundan sonrası için neler düşünüyorsunuz?”

*

Gelecek konusunda ne yazık ki, umutsuzum. Bir yurttaş olarak kendimi ülkemizden ve halkımızdan ayrı düşünmem imkânsız. Milletimizle halkımız azim bir çınar ağacı, bizler de bu ağacın dalları ve yapraklarıyız. Bu düşünceler doğrultusunda eser vermeye devam edeceğim.

Gelecek geçmişin devamıdır.

Yaptığım çalışmaların perde arkasında geleceğe yönelik önemli saydığım bazı düşünceler var. Mesela ilk iki kitabım serbest ve hece karışımı şiirlerden oluşmuştu. Belli bir ideolojiye sahip bazı kesimler hece şiirlerimi eleştirerek serbest yazmamı teşvik ettiler. Konu üzerinde düşününce vardığım sonuç ilginçti.

 

Hece şiirleri Türk Halk Müziğinin, Türk Sanat Müziğinin, Türk folklörünün öz kaynağıdır. Hece kaybolunca bu değerlerimiz de yok olacaktır. Yani Türk kültüründe en çok kullanılan sanatlar ortadan kalkacaklar. Bu düşünce doğrultusunda hece şiirleri yazmayı her şairin milli görevi olarak düşünmeye başladım. Serbest yazmayı bıraktım. Bütün şiirlerimi hece ölçüsüyle yazmaktayım. Hece bir tür edebi mühendislik sanatıdır. Ben mühendis değil de teknisyen olmayı başardım sanıyorum.)))

Gelecek yıllara şiir ve öykü kitaplarımla ulaşmak hayat felsefemdir. Bunu yaparken de kendi öz kültürümüzü korumak, kollamak ve geliştirmek vazgeçilmezlerim arasında. Halkımı seviyorum ve onlardan biriyim. Onlar için yazıyorum…

  

“İyi insan ile doğru insan sizce aynı mıdır, Mehmet Hocam? Dostlarınızın özelliklerini sorsam neler söylersiniz?”

 

İyi insanla doğru insan aynı değildir. Hiçbir zaman da aynı olmayacaktır. İyi insan herkesin nabzına göre şerbet veren, suya sabuna dokunmadan yaşayan, doğruları pek de önemsemeyen, yerine göre yardımdan kaçınmayan, herkesi memnun eden insandır. Bir milletvekili yakınım beni eleştirerek ‘’Doğrular her zaman ve her yerde söylenmez abi’’ demişti. İyi insan doğruları her zaman ve her yerde söylemeyen insandır.

Doğru insan ‘’Kral Çıplak’’ diyebilen, adalet ve doğruluktan taviz vermeyen, bu huyundan dolayı sevilmeyen ve itici kabul edilen insandır. Ancak insani değerler açısından da gereğini ve yakışanı yapandır o.

Galileo dünya dönüyor dediğinde dünya üzerinde doğruyu bilen tek insandı. Engizisyon Mahkemesinde idamla yargılandı. Mahkeme heyeti ‘’Düşüncelerin dini inanışımıza aykırı, dünya düz ve sarı öküzün boynuzu üstünde. Dünya dönüyor demekten vazgeç, seni affedelim’’ dediğinde;

‘’Ben dönmüyor dersem dünya dönmekten vazgeçip duracak mı? Dünya dönüyor işte…’’ demiştir. Dünyada doğru insan olmak bence iyi insan olmaktan çok daha üstün bir özelliktir. Siz doğru olun, varsın herkes size kötü adam desin… Doğruluğundan kesinlikle emin olduğum konularda asla taviz vermem. Bu yüzden kaybettiğim dostlarım oldu…

İki grup dostum var. Birisi uzun yıllara dayanan tanıdık ve arkadaşlardan dost listemde kalanlar. Diğerleri edebiyatı ciddiye alanlar ve bu konuda donanımlı olanlar. Gelip geçici, sıradan dostluklar bana uymuyor.

*

“Çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum, nice başarılara imza atmanızı temenni ediyorum.” 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3992 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri