Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Şair-Yazar Öğretim Görevlisi Okan Alay ile kalemi üzerine…

27 Kasım 2015 Cuma

 

Yazarlık idealim; zaman ve zeminin değişkenliğine rağmen eskimeyen, nitelikli bir ses-iz bırakmak… Yerelden evrensel değerlere varabilmek… OKAN ALAY

 

Bu hafta öğretim görevlisi şair-yazar Okan Alay hocamızla söyleşideyiz. Üniversite son sınıf öğrencisi iken edebiyata ilk eseriyle merhaba diyen yazarımızla söyleşimize geçmeden önce bir kaç hatırlatma yapmak istiyorum.

1975’te Bingöl’de doğan Okan Akay, 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans eğitimini Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Edebiyatı Bölümü’nde “Bingöl Masalları (İnceleme-metin)” ve doktora tezini ise “Türk Saz Şiirinde Yergi, İroni ve Mizah”  adlı teziyle tamamladı.

Beşparmak Dergisi 9. Şiir Ödülü’nde ikincilik ödülünü aldı (2004); Arkadaş Z. Özger 2004 Şiir Ödülü ve Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri 2005’te ise “Dikkate Değer” görüldü.

           Öykü ve yazıları; Varlık, Hayal, Hece Öykü, Yedi İklim, Mühür, Temrin, Lamure, gibi dergilerde yayımlandı. Türkçe, Farsça ve Kürtçe çeviriler yaptı.

           Hacettepe Üniversitesi’nde doktor öğretim görevlisi olarak çalışan yazar, Ankara’da yaşamaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

           Kitapları:

– Kültür Dünyamızda Bingöl, Araştırma-İnceleme, 1996, Meg Yayınları

– Suyun Gölgeye Karıştığı, Şiir, 1. Baskı, 2005, Yom Yayınları.

– Kültür Dünyamızda Bingöl II, Araştırma-İnceleme, 2006, Üniversite Yayınları

– Yanılgılar Evi, Şiir, 2010, Yasakmeyve Yayınları

– Suyun Gölgeye Karıştığı, Şiir, 2. Baskı, 2014, Hel Yayınları

  • İçimdeki Uzak, öykü, 2015, Hel Yayınları

 

“Sayın Okan Hocam, hoş geldiniz. Üniversite öğrenimi sırasında Bingöl’le ilgili yaptığınız araştırmalarınızı son sınıfta öğrenci iken “Kültür Dünyamızda Bingöl” adı altında kitaplaştırarak yayımladınız. Bu, büyük bir azim gerektiren gurur verici bir çalışma. O yıllarda size kimler destek olmuştu? Araştırmaya, kitap haline getirmeye nasıl karar verdiniz, bizimle paylaşır mısınız?

 

Teşekkür ederim. Üniversite öğrenimim sırasında halkbilimi ve seminer çalışmaları derslerinde bazı araştırmalar yaparken, neden doğup büyüdüğüm memleketime dair bir çalışma yapmayayım diye düşündüm. Zira henüz lisedeyken Bingöl’le ilgili araştırmalara merak sardığımda yazılı kaynakların yok denecek kadar az olduğunu fark etmiştim, içimde bir ukde olarak kalmıştı. Üniversitede bölümümün de bana sunduğu imkânlar çerçevesinde kitap çalışmasına koyuldum. Böylece hem kendim şehrimi tanımış olacaktım hem de kendimce şehrimi benim gibi merak edenlere tanıtmış olacaktım. Araştırmalarımda başta ailem, sonra danışman hocam Prof. Dr. Mustafa Özbalcı ve kitabın basımı aşamasında ise dönemin Bingöl Valisi Abdülkadir Sarı Beyefendi bana destek olmuştu. İki yıllık bir çalışmanın neticesinde 1996’da son sınıf öğrencisiyken kitap okurla buluştu. İlk göz ağrım şehir monografisi kitabım…

 

“İkisi araştırma, üçü şiir biri öykü alanında birçok esere imza attınız. Eminim hepsinin yeri ayrıdır ama ben önce şiiri sormak istiyorum, şiir sizin hayatınızda ne kadar yer kaplıyor? Sizin için ne ifade ediyor?”

 

Dediğiniz gibi her bir eserin bende yeri elbette ayrı; ama şiir bambaşkadır. O nazenin sevgilidir, başköşeye kurulur durur. Aşktır. Daha önceki şiir dinletilerimde ve söyleşilerimde de belirttiğim üzere, benimkisi: şiir yazmak mı, söylemek mi? Hayır, hayır… “Şiir yaşamaktır” benimkisi.

Gündelik yaşam içinde şiir bazen içimdeki suskunluk, bazen iş yerinde masa başında bir çay yudumlayış, bazen durakta otobüs beklerkenki bir gelgit hali, bazen dinlediğim bir şarkıdaki ezgi, bazen hiç tanımadığım ama yanı başımdan geçen bir insanın yüzündeki tebessümdür, bazen bizatihi dilimden dökülen dizelerin ta kendisidir şiir. Hakikatin öte sesi…

Şiir, ilk kitabımın adıyla dersem; “Suyun Gölgeye Karıştığı”dır. Hayatın iç sesi, hikmet, erdemlilik, aşktır şiir.

“Yazdığınız şiirleriniz arasında tarzınızı en iyi anlatan hangisidir? Okurlarımızla paylaşabilir miyiz?”

 

Aslında buna eleştirmenlerin ya da rikkat sahibi okurların karar vermesi daha doğru olur. Yine de sorunuzu cevapsız bırakmayarak tematiği ve retoriğiyle  “Dengbêj Filit” diyorum. (Dengbêj: Kürdçe ozan… Filit: mistik bir ozanın adı… Tahayyülümde var ettiğim.)

 Dengbêj Filit

 

Salkım saçak bir aşk ile

Söze can veren dengbêjdi Filit

Murat kıyısında, Bingöl’de.

Ne natür bir sesti

Bu postmodern çağda

Tekno gürültüden uzak, azade nefes

Konuşurdu Doğunun yorgun diliyle.

Kırağılar vardı saçlarında beliren

Pembe bir güz sabahında

Acılardan armağan.

Dudaklarında karanfil kokularıyla

Susardı öyle dağlarca

Kaçak cigarasında bir içimlik zaman

Yıldız düşerdi göğün taraçasından

Kalbinin avuçlarına.

*

Dingin bir edayla otururduk meclisine Filit’in

Gül rengi uzak akşamlarda.

Başka söze ne hacet

Dinlerdik evveliyatı ondan

Bin yıl yaşamışçasına.

Süleyman sultan imiş

Hüdhüd  esrarı ayan ededursun

Saba melikesi Belkıs şaşakalır

Uzaklar nasıl yakın oluvermiş!

Susardık,

Dengbêj kavliyle Filit

Dil olurdu bize;

İnsan kimin uzağına çekilip

Nasıl avutsun ki kendini

Bir yanımız taht dese de

Öbür yanımız ölüme ram!

       *

Filit parça parça bir dil

Zamandan firarî civan düş

Şehla bir bakışla neye dokunsa

Sır usulca çekilir

Ürperir eşya

Gizil bir aşk belirirdi

Seyyal hatıralar arasında.

Botan’da Mem,

Sipan’da Siyabent

Aşka gelir,

Ateşten bir gül Zin

Kanayan bir ceylanla Xecê

Ömrümüze süzülürdü.

       *

 

Ah, söze can veren dengbêjdi Filit

Sessizliğin geniş, zamanın yavaş aktığı

Dara Heni’de, Bingöl’de.

Ne kadar ezber ettiysek de kıssaları

Klamlarına nişan olup

Cem olduysak da hürmet ocağına

Revan olamadık

Murad’ın delişmen sularında

Salınan bir yaprak kadar ima olan

Ve kimsenin anlamadığı

Kadim bir dille konuşan Filit’e.

*

Ey dengbêj Filit;

Şimdi senden şiirler devşirirken hayat

Sesin kalbimize asılı özge bir kilit!

      ***

“İçimdeki Uzak” isimli eserinizde on iki öykünüzü okurlarınızla buluşturdunuz. Bu eseri hazırlamak ne kadar zamanınızı aldı?”

 

“İçimdeki Uzak”, belirlenmiş bir zaman içinde masa başında bir plan dâhilinde oluşan bir kitap değildi. İçindeki öykülerden birkaçı 2010 öncesine aitken mesela “Kara Kaplı Kitap”, birkaçı ise son birkaç yılın ürünleri mesela “Geçmiş Haller Albümü”, “Bir Yanıtı Yoktur” ise kitabımın yayımından birkaç ay önce tamamlanarak diğer öykülere katılarak on iki öykülük bir bütünü oluşturdular. İlk öykü kitabı olarak onlarca öykü arasından süzülüp seçilen on iki öykü, aslında on yıla yakın bir sürecin öykü diliyle tanığı bir nevi.

“Öykülerinizde sade, anlaşılır, öz Türkçeyle, samimi ve gerçekçi bir anlatımınız var.  Mesela Geçmiş Haller Albümü isimli öykünüzde “Ahh!.. Gelse de bir haber ben de çekip gitsem… ”  cümleniz beni alıp götürdü. Akıcı anlatımınızla kendimden birçok şey buldum. Bu özellikler, eseri okura sevdirirken eminim ilk kez kitap okuyanlara da okuma alışkanlığı kazandırıyor. Düşüncelerinizi kâğıda dökmeden, okuyucuyla paylaşmadan önce hangi aşamalardan geçirirsiniz?”

 

 Öykü dilimin yalın, samimi ve kalbe-zihne değen tarzda olmasına ayrıca önem veriyorum. Bunu başarabilmişsem kendimi mutlu addederim. Şiirin lirizmiyle öykünün olay örgüsü ve durum kesitlerinin kurgu tekniği örtüşünce sanırım içerik ve üslup daha uyumlu olacaktır. Düşünce veya duygularımı kâğıda aktarmadan, aslında onlar satır satır, ya da ilmek ilmek zihnime-iç dünyama peyder pey doluvermiştir henüz kâğıda, yazıya dökülmeden. Okurun karşısında çıkarmadan önce ise kendi dünyamdan şekillenir, beğeni kriterime göre değerlendirilir, sonrasında biçim-içerik-söylem olarak olabildiğince uyumlu hale getirilmeye çalışılır. Bu süreçte yazar olarak metin üzerinde çalışmalar yapar, zamana bırakır, rötuşlar ve yeniden okumalarla adeta bir heykeltıraş gibi fazlalıklardan arındırarak estetize etmeye çalışırım. “Tamam”, “olmuştur” dediğimde ise söz konusu metin, dergi veya kitap aracılığıyla okuruna kavuşur.

 

 

 “Çeviri de yaparak edebiyata farklı açıdan da katkıda bulunuyorsunuz, Türkçe, Farsça ve Kürtçe çeviriler yapıyorsunuz. Hem akademik kariyer hem yazım hayatı hem de çeviri sizi yormuyor mu? Okan Alay bunlara nasıl zaman buluyor?”

Ah yormaz mı? Bazen ben de kendime sormuyor değilim, çok mu parçalanıyorum diye? Ama birbirini tamamlayan çalışmalar gibi, hayatın akışı içindeki mevsimler gibi kendine özgü halleriyle var olunca bunlar, birinden vazgeçip salt birine veya ikisine razı olamıyor insan. Her birinin güzelliğiyle hemhal oluvermek istiyor insan. Diller mevzusunda ise durum şöyle; Kürtçe anadilim, Farsça akraba ruhanî dilim, Türkçe resmi-eğitim dilim olarak aynı zamanda aynı coğrafyanın renkleri olarak; İngilizce ise akademik kariyer dilim olarak bende türlü yansımalarıyla tezahür etmektedir. Akademik çalışmaların ayrı bir dünyası var, bir dünyadan bir başka dünyaya geçerek belki de hani vardı ya bir filmde “zaman makinesine girerek farklı dönemlere-dünyalara” gidiliyordu, bir şekilde ben de bunu sanırım türler aracılığıyla yapmaya çalışıyorum Edebî-sanatsal çalışmaların ayrı bir dünyası… Hayatın mekanik veya akademik akışının ötesinde bambaşka bir imkân yaratarak daha insanî yanımıza vurgu yaptığı için varoluşumuzun bir diğer yanını yansıtmaktadır benim için. Hal böyle olunca doğal bir akış çerçevesinde zamanı daha verimli kullanmaya ve doğasına uygun mecrada ne, neye tekabül ediyorsa o disiplinden veya yoldan ilerlemeye çalışıyorum. Şiir, öykü, çeviri, makale, seminer, sempozyum, söyleşi her biri kendi mecrasında… Vakti güzel kullanırsak yeterli diye düşünüyorum. Çalışmak isteyen için vakit çoktur ve harca harca bitmez berekettir; lakin bahane arayan tembeller içinse vakit israf edilen nakittir har vurup harman savrulan…

 

“Son cümleniz Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa isimli eserinde çok sevdiğim bir cümleyi anımsattı; “Çalışmak için yer ve zaman bekleme, çalışmak isteyene her yer ve zaman müsaittir.” Konuyu dağıtmayım yine. Diğer soruma geçeyim. Çeviri kitaplar aslı gibi oluyor mu sahiden? Hep merak etmişimdir, konunun uzmanını bulmuşken sormak istedim. Film isimleri bile bazen bir garip çevriliyor bilirsiniz.”

(Fotograf: Şair-Yazar Okan Alay, Üstad Cemal Safi ile...)

 

Elbette bakınız aslı gibi oluyor mu?” diyorsunuz. ASLI daima aslıdır, “aslı gibi” sondaki benzetme edatı belki de sorumuzun cevabını taşıyor içinde. Hiçbir çeviri asla aslı olamaz ama ne kadar o öze, asla yakınlaşırsa çeviri o kadar başarılı olmuş olur. Bütün mesele o “asıl”a bağlı kalmak, olabildiğince ona yaklaştırmaktır.  Zira her bir eser yazıldığı dilde bile “dil içinde bir dil”le yazılıyken onu alıp bir başka dile-bağlama yansıtmak-taşımak hiç de kolay değildir.  Bu girişim-eylem “çevirmek” olduğuna göre asla rücû olabilirse ne âlâ. Çeviride haliyle özünden, renginden, ruhundan, sesinden bir şeyler eksilir, ama başka da çaremiz yok ki! Montaingne’yi okumak için herkes Fransızca bilmek zorunda kalacak ya da Dostoyevsky için Rusça, Hayyam için Farsça, Cigerxwin için Kürtçe, Ritsos için Yunanca, Nazım için Türkçe gibi… Yüzlerce edebiyat dili düşünüldüğünde çeviri “zorunlu seçmeli” olarak ortaya çıkıyor.  O zaman mesele çevirinin niteliğiyle ilgili oluyor. Çevirmenin, eserin yazıldığı kaynak dili ve eseri çevireceği dile vakıf olması, eseri adeta yeni dilde ilk kez kendisi yazıyormuş gibi olabildiğince doğal bir dille adeta yeniden var etmesi gerekecektir. Bu da ciddi bir emek ve sabır gerektirecektir her güzel şey gibi.

 

“Okan Alay’ın yazarlık ideali nedir? Örnek aldığı, tavsiye ettiği yazarlar kimlerdir?”

Yazarlık idealim; zaman ve zeminin değişkenliğine rağmen eskimeyen, nitelikli bir ses-iz bırakmak… Yerelden evrensel değerlere varabilmek. Şu gök kubbe altında bir güzel seda bırakmak yarına, gelecekteki insanlara.

 

“İnşallah diyelim o halde… Peki, sayın hocam, aileniz, öğrencileriniz ve yakın çevreniz edebiyata olan sevginizi nasıl karşılıyor?”

Aslında mümkün olsa da onlara sorulsa… Ailem ve beni tanıyanlar iyi bilirler ki edebiyat/sanat benim için hayatımın yadsınamaz bir parçasıdır. Öğrencilerim bilirler ki; “Sanat, edebiyat onlarsız nedir ki hayat!” diye klişeleşen bir deyişim vardır, gülümseten… Annem; “Ah yavrum senin bu mektebin niye hiç bitmez, ha bire okuyor yazıyorsun” der durur hâlâ. Eşim; sen sanki edebiyat için gelmişsin dünyaya der, akademideki bir öğrencim; “Hocam sizin derslerinize girince, diyorum edebiyatın cisim hali, sureti diyorum” demişti de gülümsemiştik kampus kantininde… Ne diyeyim; insanın sevdiği işi yapması veya işini severek yapması mı diyelim, ben dünyaya gelsem yine edebiyat emekçisi mi olurum diyelim, öyle bir şey işte… Sevilesi şey…

 

“Sevilesi şey… Güzel bir tanımlama. Ben artık eminim bir üniversite daha okumalıydım, bölümü edebiyat olan… Hocam, okurlarınızdan geri dönüşümler alıyor musunuz? Bu sizi motive ediyor mu?”

 

Evet gerek okulda, yakın çevremde ya da söyleşilerde yüz yüze görüştüğüm okurlardan gerekse de sosyal medya aracılığıyla görüştüğüm okurlardan zaman zaman geri dönüşler alıyorum. Motive etmez olur mu? Olumlu veya olumsuz, ama yapıcı eleştiriler, beğeniler, değerlendirmeler alarak yazdığım-ürettiğim bir değerin okurdaki yansımasını görmek, karşılık bulmuş olmasının farkında olmak doğal olarak yazarını-şairini motive eder. Zira bu sanatsal olanın hayatla olan münasebetini göstermektedir aynı zamanda.

“Okan Alay, Ankara’yı seviyor mu? Niçin?”

 

Seviyor. Mekânlarla sorunlu değildir. Merkezmiş, taşraymış, uzakmış fark etmez. Yaşadığı yerdeki güzelliği keşfedebilen, pek çok olumsuzluğa rağmen çoğunlukla pozitif yönleri görüp onlarla mekânı-zamanla içselleştirebiliyorum sanırım. Şairim Sohrab Sepehrî’nin deyişiyle;

“Her nereye gitsem gökyüzü benimdir”. Ben de öyle nerede olursam olayım durur gökyüzüne bakarım ve derim aynı gökyüzünün altında değil miyiz, işte yurdum benim!.. Fakat yine de şehrim, Çewlîg-Bingöl’in yeri başkadır bende şiirce…

 

“Sayın Hocam, yazmak belli başına bir iştir. Bu iş elbette okumakla olabilir, bu konuda tüm kalem sevdalıları hemfikiriz. Sizce okuma alışkanlığı kazandırmak için yazar olarak neler yapmamız lazım?”

 

Okumak Goethe’nin deyişiyle bir sanattır. Öğrenilmesi, emek verilmesi gereken bir ciddi uğraşı… Boş vakit doldurma aracı değil, bizatihi zamanın en verimli anlarından biri olarak görülmelidir. Bu hassasiyetle aileden başlanarak ebeveynlerin model teşkil ettiği bir ortamda önce okumanın sevdirilmesi gerekecektir.  Okullar maalesef çoğu zaman okuma kültürü yaratmada yetersiz kalıyor, ya da müfredatın resmî hali, pedagojik boyutu bazen sanatın özgür- doğal dokusuyla uyuşmayabiliyor. Öğrenciler-gençler okumayı bir zoraki soğuk bir eylem-angarya olarak algılayabiliyor. Bundan dolayı ebeveynler, okuma tutkunu kişiler, ufku geniş öğretmenler, yazar ve şairler herkes kendi karınca kararınca okuma sanatına katkıda bulanabiliriz. Şair ve yazarların söyleşileri, etkinlikler ayrıca önemli rol oynayabilir. Televizyon dizilerinde okumayı özendirici sahneler, kesitler dahi okumayı özendirmede yadsınamaz bir rol oynayabilir…

 

 

“ Dizilerde genellikle bir saniye okuyor gibi yaparken ne yazık ki ya kapı ya telefon çalar ya da kitabı tersten gösterirler, o sahneler hep ilgimi çekmiştir. Wang Chung demiş ki; iyi yazılar, anlaşılması kolay, yazılması zor olan yazılardır. Siz bu hususta neler düşünüyorsunuz?”

Sehl-i mümteni derlerdi eskiler. Yalın ama derin, söylenmesi kolay görünen ama yazılması zor metinler…  Sadelikteki derinlik… Türkçe şiirde Yunus Emre, Kürtçe şiirde Feqîyê Teyran bunun en güzel örnekleri olsa gerek… Edebiyat ve genel olarak sanat, aslında en zor-karmaşık bir mevzuyu dahi az ama öz, niteliksel bir yoğunlukla aktarmak değil midir bir yönüyle? Sanat yapmak için sanatı mecrasından çıkarıp sentetik-yapay bir hale getirmemek gerekir, onu doğanın en güzel yansıttığı sadelikteki mükemmellik özünden koparıldı mı galiba güzel-afili görünse de tatsız-kokusuz meyveler gibi iğreti durabilir, ya da ambalajı rengârenk olsa da içi boş-kof olabilir.

 

“Okan Alay’ın gelecek için projeleri nelerdir? Yirmi yıl sonra kendinizi edebiyatın neresinde görmek istiyorsunuz?”

Gelecek için projelerimiz olur tabii ki. Ancak yirmi yıl sonra diye hiç hayal kurmadım, hedefim şu olur demedim. Ömür vefa ederse, hayr olsun derim önce. Ama yazın anlamında, akademik çalışmalar anlamında bazı düşüncelerim var tabii ki. Daha önceki sorularınızda da belirttiğim üzere zamana-mekâna direnen nitelikli bir şair-yazar olarak var olabilmek, akademik olarak edebiyat sahasında saygın bir isim olmak fena olmaz hani diye düşünüyorum.

 

“Gülümsemek yakışıyor size ama ben bunların kesinlikle olacağı kanaatindeyim. Peki, yakın çevrenizde olan edebiyat toplantılarına katılıyor musunuz? Bu toplantıların yazara-şaire katkıları nedir sizce?”

 

Her toplantıya, etkinliğe katılmıyorum. Seçici davranmaya çalışıyorum. Nasıl ki her kitabı okumuyorsak ve ona zaten zamanımız imkânlarımız el vermiyorsa, ondan ötürü seçici davranmak zorundaysak, böylesi etkinliklerde de niteliğe, ilgimi çekip çekmediğine, zamanlamasına, kadrosuna bakarak karar veririm. Elbette şair ve yazarların alanlarıyla ilgili olanları başta olmak üzere düzenlenen programlara-toplantılara katılmasının birçok yararı olacaktır. En azından şair ve yazar çevresinden kişilerle bir irtibat oluşacaktır, sanat ve edebiyata dair görüş alışverişi olacaktır, katılımcılar ve dinleyiciler/okurlar arasında da bir iletişim tesis edilmiş olacaktır. Bütün bunlar da edebiyatı ve temsilcilerini hayatın içinde tutacak şeylerdir. Önemsiyorum.

 

 

“Okan Alay, sonunu getiremeyeceği veya sonuç alamayacağı bir işe girdiğinde ondan vazgeçer mi?”

 

Okan Alay, karakteri gereği kolay kolay pes eden biri değildir. Azimli oluşumu ve yoğunlaşarak burcumun yansıması bir akrep gibi hedefime doğru ısrarla, kararlılıkla, sabırla yol alırım. Kaybedince mi, yenilince mi, olsun, bir daha… Yine mi, olsun bir daha. Yenile yenile yeni-leniyoruz diyorum.  Hedefime ulaşınca, şükür diyorum ve tebessümle doğaya, özüme selam ediyorum.

 

 

“Pek çok başarılı dünya liderinin ve başarılı insanların kendilerini motive etme hususunda sırları vardır. Kendilerini motive etme konusunda zorlanmaz aldıkları kararları sonuna kadar götürürler. Değerli hocam sizin de motivasyon zekanızın yüksel olduğunu tahmin etmek sizi bu kadar tanıdıktan sonra bizim için zor olmadı. Sizin sırrınız nedir, bizimle paylaşır mısınız?”

 

Özel bir sırrı yok. İstemek, inanmak, azimle çalışmak ve kolay kolay pes etmemek ilkem vardır. Zamanın geçiciliği karşısında kalıcı olmak ve gelip geçen milyarlarca insan arasında bir fark yaratmak arzusu sanırım gerekli motivasyonu yaratıyor.

 

“Öykülerinizden birinde intihar ederken iç sesiyle hareket eden karakteri anlattığınız bir paragrafı da okurlarımızla paylaşmak istiyoruz, müsaade eder misiniz?”

 

Elbette, memnuniyetle… Paylaşıldıkça çoğalsın diye güzellikler…

“…

Çıldıracağım! Nasıl yok sayayım geçmişi! Süslenmeliymişim, yok niye genç bir kız gibi değilmişim, yok neden makyaj yapmıyormuşum! Hıh güldürme beni anne. Sinir krizleri geçirdiğim zamanların şahidi jilet kesiği kollarımı mı görsünler, tenimde bir ömürdür sakladığım kiri mi görsünler. Yapma be anne, kandırmayalım birbirimizi. Hayır, kâbus değil hakikatti yaşadığım; acıydı payıma düşen.. Hâlâ iğreniyorum ellerimden, tenimden, kendimden, sesimden bile… Bana dokunan o elleri üzerimden atamadım ki, tenime sinen pis kokudan kurtulamadım ki! Yıllardır yıkanıyorum; ama geçmedi o koku. Gün geçtikçe bütün bedenim soluyor muydu ne? Ve soldukça bedenim, ben de terk ediyorum kendimi, onu ve herkesi. Yıllarca erkekleri yok sayarak yaşadığım bu garip dünyamda Metin nasıl hayat bulabildi doğrusu ben de anlayabilmiş değilim. Ama daha fazla taşıyamayacağım bu yükü. Ona haksızlık yapamam. Yeter artık!

Kalktım. Doğruca durağa yönelerek 17 numaralı otobüse bindim.

 

  • Elif Teyze inanmıyorum. Doğru mu? Nasıl engel olamadınız ya. Taflan’ın sularına mı bırakmış kendini Müjgan? Oy bahtsız Müjgan’ım. Sebebi olan hınzır Abdi dolaşsın elini kolunu sallayarak, o gitsin ölüme!

Evet,  gitti. Vahlar, yazıklar kızıma! Dindiremedik ondaki birikmiş acıyı. O ırz düşmanı Abdi yaktı kızımı, yüreğim yanıyor!

….”

 

“Kıymetli hocam kıymetli zamanınızdan ayırdığınız için teşekkür ediyor, kaleminiz daim olsun, başarılarınız günbegün artsın diyorum.”

 

Ben teşekkür ederim, ben de şahsınıza yazım hayatınızda başarılar diliyor, okurlarımıza da sizi aracılığınızla sevgi ve selamlarımı iletiyorum.

Şair-Yazar Okan Alay, Eğitimci-yazar Fatma Çetin Kabadayı ile...

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2642 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri