Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Tolga Kenan ARAS ile Dobra Dobra…

25 Nisan 2015 Cumartesi

 

 


Ruhsuz beden nasıl bir şey ifade etmiyorsa, bana göre duygusuz şiirde kuru ve yavan bir anlatım olur. Tolga Kenan ARAS

Yalnızlığı yazarken şiir mısralarında,
İsyanımı haykırır, taştan ağır heceler.
Duyguları yakarken, cehennemin har'ında,
Hiç bir tepki vermiyor, kör ve sağır geceler...! 

 



Kör ve Sağır Geceler isimli şiirinden bir kıta paylaştığım bu mısraların sahibi Tolga Kenan ARAS hayatımda tanıdığım en cesur adamlardan, en yürekli kalemlerden biri diyebilirim onun için… Lafını çekmez, yalan söylemez, çıkarı için kimseye yalakalık yapmaz, gerçek neyse onu söyler… Olan değil, olması gerekeni savunur. Kimi ondan çekinir, kimi nefret eder, kimi de çok sever ama o bildiği yoldan şaşmaz. Keşke herkes onun gibi olabilseydi ama biz haksızlıklar karşısında bile susup Allah'a havale etmeyi kendimize huy edinmişiz. Elbette bizim de dayanamayacak noktaya geldiğimiz de oluyor. İşte o zaman hepimiz biraz Tolga Kenan oluyoruz. Iğdırlı bir şair… Gençliğinde karaladığı şiirleri yazıp-yazıp yırtıp atmış ama son yıllarda yazdığı şiirlerle oldukça beğenilen bir kalem… İstanbul’da yaşayan bir çocuk sahibi hem Iğdır'a hem edebiyata gönül vermiş biri…  Kendisiyle hem kalemi hem hayat üzerine konuşalım istedik ve sağ olsun bizi kırmadı.


“Hoş geldiniz Tolga Bey,teşekkür ediyorum vakit ayırdığınız için…”

 

Hoş bulduk, siz de hoş geldiniz.

Bana bu fırsatı yarattığınız için ben teşekkür ederim.

Tolga Kenan ARAS günlük hayatta nasıl biridir? İşinden memnun mudur? Ve niçin şiir yazar?” 

Hürmetli, Fatma Çetin Kabadayı hanımefendi; Sizi, yayınlamış olduğunuz kitaplarınızdan, buram-buram Anadolu kokan, insanı ve sosyal hayatı konu alan, kısa ama etkileyici ve okudukça tadı dimağımızda kalan öykülerinizden, kısmen de şiirlerinizden az/çok tanıyorum.  Ve tanıdığım kadarıyla da hürmet duyulacak biri olduğunuzu gördüğüm için, size hürmetli hanımefendi diye hitapla başladım.   
‘Tolga Kenan Aras günlük hayatta nasıl biridir?’ sorunuza gelince, onun açıklamasını da sağ olun ki, siz daha söyleşiye başlarken vermiş oldunuz. Aslında övgü dolu sözlerinize layık biri miyim onu bilemem ama sizin de ifade ettiğiniz gibi, hayatım haksızlıklarla mücadele etmekle geçiyor. Günlük hayatımda, yaşamın her alanındaki adaletsizliği ile kavga eden, haksızlıklara başkaldıran, düzene isyan tavırları takınan ama düzeni düzeltmek anlamında elinden yazmaktan başka bir şey gelmeyen ve bundan ötürü de yalnızlaşan, yalnızlaştıkça da yazmaya ve okumaya meyleden bir kısır döngü içinde geçiyor günlerim. 
Biraz asi, biraz deli dolu, biraz da boyun eğmeyen bir karaktere sahip olduğumdan ötürü çalışmadan yaşamamın mümkün olmadığı için, her ne kadar da yeterli bir kazanç olmasa da elbette ki işimi severek yapmaya çalışıyor, iş dışında neredeyse tüm zamanımı okumak ve yazmakla geçiriyorum.
Sanırım bütün bu sözlerimden de, niçin şiir yazdığım sorunuz anlaşılmıştır.
Yani bir anlamda yazdığım şiirler benim öz duygu dünyamı yansıtır ve hem yazdıkça hem de yazdıktan sonra o şiirler benim sohbet ettiğim en yakın arkadaşlarım olurlar.



“Şiirlerini beğendiğiniz, okumaktan zevk aldığınız yazarlardan birkaçını öğrenelim. Ve niçin onlar diye soralım…”

Şiiri, şiir okumayı seviyorum. İyi bir şair olmak istiyorsan, mutlak suretle şiirde Edebiyat tarihine damgasını vuran, güçlü şairlerin şiirlerini çokça okumalısın mantığı her ne kadar doğru olsa da, Benim özellikle çok şiir okuyayım, kendime bir üstat seçip onun izinden gideyim gibi bir düşüncem hiç olmadı. Ama elbette ki zaman ve fırsat buldukça, büyük üstatların şiirlerini ve yeni dost kalemleri okumaya gayret ediyorum. Yani açıkçası bu konuda en üst seviyedeki şiirleri olduğu gibi, sıradan olanları da okuyorum ama güçlü şiirlerden okudukça hem haz alıyor hem de kendime bir katkı sağlıyorum. 
Fatma Hanım, Edebiyatımız o kadar zengin ki, bu alanda büyük aşamalar kat etmek için elbette ki dünya edebiyatını mümkün oldukça takip etmekte fayda var, ancak buna rağmen özellikle şiir alanında dünya edebiyatının önünde olduğunu düşündüğüm Türk Edebiyatı yeterince doyurucudur. Ben, Türk edebiyatının içinde var olan Azerbaycan Türk edebiyatına da oldukça meraklıyım. Ve bu anlamda Azerbaycanlı büyük Türk üstatlarını da zevkle okuyorum. Özellikle de Sovyetler döneminde ve Azatlık mücadelesi döneminde ki zindanlara atılma, kurşuna dizilme, idam edilmelerine rağmen en zor koşullarda bile müthiş bir yürekle milli şiirler yazan büyük ustaları okumaktan, oldukça büyük mutluluk duyarım.
Örneğin, Halil Rıza Ulutürk şiirlerini okuduğum zaman vücudumun titrediğini hissederim.
Buna benzer duyguları, Hüseyin Cavid, Bahtiyar Vahapzade ve istiklal şairi Ahmet Cevat’ı okuduğumda da yine benzer duygulara kapılırım.
Keza aynı duyguları hissederek okuduğum büyük Türk şairlerimizden Mehmet Akif Ersoy, Arif Nihat Asya, Namık Kemal gibi milli şairlerimizi de okurken fazlasıyla duygulanırım. Bu saydığım önemli şahsiyetlerle beraber daha birçok milli şairimiz büyük coşku içinde okurum.
Bunlardan ayrı okumaktan haz aldığım ve duygularımın güçlenmesine vesile olan çok sevdiğim bir Mehmet Araz, Ramiz Rovşen, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemal Safi, Ümit Yaşar Oğuzcan ve daha birçoklarını severek zevkle okurum. 
Ve tabii ki, ünlü büyük üstat ŞEHRİYAR…



“Şehriyar’ı Iğdır’da bana da tanıtıp sevdirdiler sağ olsunlar. Bilmediğimiz nice şairler var. Tolga Bey, siz heceli şiir yazıyor ve hece şiirinde duyguya daha çok ağırlık veriyorsunuz. Duygusuz şiirin insanın etkilemeyeceği konusunda hem fikiriz. İlham sizi nerede daha çok yakalayıp yakanıza yapışıyor diye sorsam?”

İnsanoğlu var olduğundan bu yana var olan ve belki de kıyamete kadar da var olacak olan sanat dallarından biridir şiir. Geçmişten bugüne insanların tam bir tanım üzerinde anlaşamadığı, onu tarif etmeye ve belli bir kalıba sokmaya çalıştığı, bazı açıklamalarla şekillendirdiği ama söylenenlerle herkesi memnun edip tam bir metin üzerinde birleştiremediği bir yazım ve sanatsal ifade tarzıdır şiir. 

Çoluk, genç, yaşlı, kadın, erkek herkesin üzerinde bir görüşü olan ama belli ölçütlere sığmayan, insanı sarıp sarmalayan bir büyüleyicilik vardır şiirde. Duygularımızdan kopup gelerek kimilerine göre, musikiye yaklaşan, kimilerine göre sadece manadan ibaret olan ama ne olursa olsun zevki, estetiği ve biçimiyle yine duygularımızı okşayan, hafızalarda yer edinen, bir kelime oyunu, bir söz sanatıdır şiir.
Uzunluğu kısalığıyla, kalıbı ve teknikleriyle, çağrışıma dayalı geniş manasıyla şiir, elbette ki anlatımda, güzele ulaşmanın ince ve etkili söyleyiş anahtarıdır. Onu düz yazıdan ayıransa, örülüşü, nağmesi ve mana derinliğidir. Şiir hece ve aruz ölçüleriyle yazıldığı gibi serbest olarak da yazılabilir. Ama ne yazık ki serbest şiir yazan şairlerin önemli bir kısmı serbest şiiri her şeyiyle bağımsız, kalıpsız söz dizimi sanmaktadır. Oysa serbest şiirde bile, belli bir kalıpsal ölçü olmasa da, kafiye olmalı, iç ahenk yaratılmalı ve ses uyumu yakalanmalıdır. Bu anlamda hece şiiri daha zor ve teknik bilgi isteyen bir tür olarak bilinse de, bana serbest şiir yazmak daha zor geliyor. Bu tarzda da birkaç denemem olmuştur. Ancak ben hece şiirlerinde daha kolay bir ahenk yakaladığımı düşünerek ve birazda bu tarzı sevdiğim için genelde hece tarzında yazıyorum şiirlerimi.
Madem şiir duygularımızdan kopup gelen ve duygularımızı okşayan sanatsal örgülü bir söz diziniyse, o halde elbette ki şiirde duyguya daha çok önem vermek gerekmektedir bence. Şiir yazarken içine kattığımız duygu seli ne kadar yoğun olursa, şiir o kadar canlı olur. Yani bir anlamda söz dizinleri, kalıplar, ölçülü ve örgülü cümleler şiirin “BEDENİNİ” oluşturur. İçine katılan duygu yoğunluğuysa ona “RUH” verir. Ruhsuz beden nasıl bir şey ifade etmiyorsa, bana göre duygusuz şiirde kuru ve yavan bir anlatım olur. Şiirin “Felsefesi” de buradadır zaten.
İlham, yaşadıklarımız ve gördüklerimizden aldığımız etki tepki sonucunun eseridir bence.
Yaşanmayan, ya da yaşanması arzulanmayan hiçbir konuda şiir yazmak için ilham bulamazsınız. Hani bir sözümde dediğim gibi şiir, şairin yaşadıkları ya da yaşamak isteyip yaşayamadıkları duygularının ortaya çıkardığı yazım ifadesidir.
Dolayısıyla bana ilham nerede geliyor sorusuna belli bir şey söyleyemiyorum. Bazen iş başındayken, bazen otobüste dolmuşta metro da giderken, bazen ve genellikle de evde kendi kendimle baş başayken şiirin ana fikrini oluşturan ilhamı daha çok yakalıyorum.

 

“Birçok programa konuk olarak katıldınız, şiirleriniz radyolarda okundu, beğenildi. Eserlerinizi okurlarınıza ne vakit bir kitap halinde sunmayı düşünüyorsunuz?” 

Aslında her şair kitap çıkarmanın onurunu yaşamak ister. Çünkü bu bir onurdur, ayrıca kendisinden sonra çocukları için de kalıcı bir eserdir.
Ancak, bakalım her yazan kitap çıkarmaya yeterli midir? Bana göre hayır!
Örneğin Türk edebiyatına damgasını vuran tarihe mal olmuş çok ünlü şairlerimiz vardır ki, ancak öldükten sonra kitapları basılıp okuyucuya kavuşmuştur. Bu konuda birçok büyük şair sayabiliriz. 
Mesela bir Mirze Alekber Sabir; Azerbaycan Türk edebiyatının dehalarından biridir. Mizahsel bir dille anlattığı ve satirik şiirin tarihe mal olmuş öncülerindendir. Ancak Üstat Mirze Sabir, yaşarken hiçbir kitabını bastırmamış ya da bastıramamıştır. Bu bir anlamda nasip işidir ki, Üstat öldükten sonra o çok ünlü ve edebiyat tarihimizin en önemli eserlerinden olan Hophopname adlı kitabı Azerbaycan'ın aydınları tarafından müşterek çabayla basılarak edebiyatseverlerle buluşturulmuştur.
Mesela, Yahya Kemal Beyatlı; Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Şiirleri Divan Edebiyatı ile modern şiir arasında köprülük görevi üstlenmiştir. Türk edebiyatı tarihi içinde "Dört Aruzcular"dan biri olarak kabul edilir (Diğerleri Teyfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Haşim'dir). Sağlığında Türk edebiyatının baş aktörleri arasında kabul edilmiş ancak hiç kitap yayımlamamış bir şairdir. 
Ve bunlar sadece iki örnektir ki, bu örnekleri çoğaltabiliriz. (Bu örneklemelerle aslında şuna vurgu yapmak istiyorum. Öncelikle şiirlerimizi yazalım, gitgide şiirlerimizin kalitesini artırarak edebiyat dünyamıza kalıcı eserler bırakmak gayesinde olalım. Kitaplar kaçmıyor, yeterlilik oluştuğu zaman nasipse o da olacaktır.)
Ülkemizde insanlarımızın, tabiat koşullarına göre mi yoksa kahramanlığı ve duygusallığı çokça yaşayan bir neslin torunları olmasından mıdır nedir, tam olarak bilemiyoruz ama hemen herkes, en azından hayatında bir kez olsun şiir yazar. Bu aslında güzel bir şeydir. Fakat her şiir yazanın kendisini şair sanması doğru değildir. Yanlış hatırlamıyorsam sanırım Aziz Nesin’in ironi yaparak söylediği bir sözüdür ve der ki: “Sokaktaki üç kişiden beşi şairdir.” 

Zaten kitap okuma alışkanlığının olmadığı ülkemizde, birkaç şiir yazan herkesin, bir matbaa ile ya da her hangi bir yayınevi ile anlaşarak, masraflarını ödeme karşılığında kitap çıkardığı ve satılmadığı bilinen bir gerçektir.
Elbette ki kitapları satılan şair ve yazarlarımız da vardır ancak bu oran çok düşüktür. Ve ben bütün bunları düşünerek, kendimi henüz satılabilecek ve okunabilecek bir kitap çıkarmak için yeterli görmüyorum. Ben özünde mükemmeliyetçi bir insanım ve yapacaksam, yapabileceğimin en iyisini yapma gayretindeyim. O yüzden nasibimizde de varsa yeterliliğime kanaat getirdiğim zaman inşallah benim de çok okunan kitap ya da kitaplarım olacaktır.

“Günümüzde mert insanların sayısı oldukça azaldı. Kimse doğruları söyleyemez duruma geldi. Biz buna korkaklık mı diyelim yoksa çıkar ilişkisi mi?” 

Fatma hanım, mertliğin karşıtı namertliktir. Yani şöyle. Nasıl ki karanlık arttıkça aydınlık azalır ya da aydınlık azaldıkça karanlık artar, nasıl ki sıcaklık azaldıkça soğuma çoğalır ve nasıl ki doluluk azaldıkça aynı ölçüde boşluk çoğalırsa, keza, mertlikte azaldıkça namertlik aynı ölçüde çoğalma gösteriyor. 
Üzülerek görüyoruz ki, geçmişi şanlı zaferlerle dolu olan, mertlik ve yiğitlikleriyle tarih sayfalarına yazılan ve bir zamanlar yaşadığımız topraklarda namerdi barındırmayan milletimiz, kişisel tüketim ihtiyaçlarının artması, ilimde-bilimde değil ama çarpık yaşam tarzına göre batılılaşma hevesiyle ve teknolojinin de hızla ilerlemesiyle, milletçe karakteristik özelliklerimizde bir mutasyona uğramış durumdayız. Yani mertliğin yerini hızla namertlik almaktadır.
İslam toplumuyuz diyoruz ama büyük çoğunluğumuz ne ayetleri ne de hadisleri yeri geldiği zaman önemsemiyoruz. Mesela; Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu; "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır." 
Bugün İslam coğrafyasına bomba yağarken, günahsız masum çocuklar can verirken, en azından kalbi burkulmayan kişi, bence dilsiz şeytandır.  Ya da Dünyanın fakir bölgelerinde çocuklar açlıktan can verirken sessiz duran, seyirci kalan, oralara elini uzatmayan kişi dilsiz şeytandır.  Herhangi bir hak sahibinin hakkı gasp edilirken de, gördüğü ve bildiği halde, buna seyirci kalan, tepkisiz duran kişi de yine dilsiz şeytandır. 
Mert insan her şeye rağmen haksızlıklarla savaşarak toplumu kurtarmaya-düzeltmeye uğraşır, namertlerse o toplumdan nemalanmaya gayret sarf eder.
Mert niyetini bütün çıplaklığıyla ortaya koyar, namert ise her zaman hinlik-cinlik peşindedir.
Sözün başında ifade ettiğim gibi, kişisel ihtiyaçların artması, işsizliğin çoğalması, yönetimlerin zalimleşmesi, sesini çıkaranların haksız yere işlerinden olması bütün bunlar insanlarımızı korkaklığa ve dolayısıyla da namertliğe sevk etmiş. 
Ve dolayısıyla mertliğin azalmasının sebebi nedir sorunuza şu tanıyı koyabiliriz, sizin de dediğiniz gibi bu hem korkaklık hem çıkar ilişkisinden kaynaklanıyor.



“Bazı şairlerin egoları biraz yüksek oluyor, görüyoruz. Ön plana çıkma, “En iyi yazan benim”, imalarında kendilerini komik duruma düşürenler de, kıskançlıklar da hayli fazla. Ne olacak bizim edebiyatın hali?” 

Şairlerin egolarının biraz değil çok yüksek olduğu her haliyle ortadadır. 
Ben şiir yazmakla beraber insanların sosyal ve psikolojik durumlarına da merak saran, gücü nispetinde çevresini inceleyen, insan psikolojisi ve toplum psikolojisine de ilgi duyan bir yapıya sahibim. Bu anlam da ve bu konuda anlatacak o kadar çok birikimim olmuş ki ama sözü fazla uzatmamak ve okurlarımızı da sıkmamak adına kısaca bir ya da iki örnek vermek istiyorum.
Örneklemeleri yapmadan önce şunu belirteyim ki, ben karalamalarımın dışında gerçek anlamda şiir yazmaya başladığım zaman, her zaman örnek aldığım beni şiir yazmaya teşvik eden, Edebiyat dalında akademik anlamda “ÜSTAT” konumundaki bir büyüğüm bana şu sözü söylemişti. ‘Artık şairler arasına sen de katıldın ama dikkat et, zira şairler hem kıskanç hem de egosu yüksek insanlardır.’ demişti. Ve bende sonraki dönemlerde, bu sözün ne kadar doğru olduğunu tecrübeye dayalı yaşayarak gördüm. (Kendimle ilgili değil bu tecrübem genel anlamdadır)
Ciddi anlamda ve kurallarını öğrenerek şiir yazmaya başladığım ilk yılımda, büyük bir şiir sitesinden ortak arkadaşlarımız vesilesiyle, dikkat çekmiş olmalıyım ki kendilerine katılma daveti aldım. Tabiidir ki, çok mutlu bir şekilde daveti kabul ederek şairler sitesine bende üye olup, şiirlerimi düzenli olarak orada paylaşmaya başladım. Kısa zaman içerisinde de, site yöneticileri ve arkadaşlar tarafından sevilmeye başladım. Ancak, bir zaman sonra, hiciv şiirlerinin ustası bir şair arkadaşımı da ben o siteye davet ettim. Sevgili arkadaşım davetimi kırmayarak üye olduğu sitede, daha ilk paylaştığı, tabi ki kalitesi de çok yüksek olan bir “HİCİV” şiiriyle, sitedeki şairlerden tebrik beklerken maalesef ki yerden yere vuruldu. Sebebi ise o şiirini kendi adıyla değil de, mahlas kullanarak başka bir yerde yayınlanmış olmasıydı. Şiir yüksek kalite olunca, samimiyetle söylüyorum şiirden uzaktan yakından alakası olmayan ama kendisine şairlik payesi verilen bir aklı ileri arkadaş, güya uyanıklık yapmış Google’ı aratarak şiiri bahse konu şairin mahlasıyla başka bir yerde görmüş ve o mahlasın ona ait olduğunu da bilmediği için ortalığı ayağa kaldırmıştı. Nihayetinde yapılan tartışmalar sonucunda da, o şiirin arkadaşımıza ait olduğunu ve mahlasında kendi mahlası olduğunu ispat etmiş, ancak bu duruma çok üzülmüştük. O gün olay kapandı diye düşünürken bizim şair yine bir Hiciv şiirini eklemiş, bu şiirde de yine aynı zat hiciv nedir anlamadığı için şiirin içeriği ile ilgili büyük bir tartışma yaratmış ve ne hazindir ki, site sahibi dâhil birçok arkadaşın desteğini almıştı. Şair arkadaşım o kızgınlıkla haklı olarak derhal siteden şiirini çekti ve üyeliğini iptal etti. Bende bunu kendime yediremediğim için onun kavgasına tutuştum ve tartışma kültürü dahi almamış insanlar, kendileri istediği gibi yorumlar yazıp benim konuyla alakalı yorumlarımı silip beni engellediler. Zaten bir an bile kalmayı düşünmediğim siteden, bu şekilde bende ayrılmış oldum. 
Bunu anlatmamda ki maksadım asla birilerini kötülemek değildir. Bu örneği vererek anlatmak istediğim şey şu ki, dost ahbap ilişkileriyle, birilerine hak edilmeyen değerleri cömertçe vererek birilerine de hak ettiği değeri namert bir şekilde gasp etmekle, edebiyatımız ilerleme yönünde, zerre aşama kaydedemez. Tam da bu yüzdendir ki, 80 milyona dayanan ülkemizde ne yazık ki çok fazla kaliteli sanatçı çıkaramıyoruz. Bizim, nüfus olarak %10’a tekabül eden kardeş ülke Azerbaycan, edebiyat dalında yüz yıl ortalaması ele alındığında, bizden kat be kat önde oldukları görülmektedir. 
Bu sadece şiir/şair ve edebiyat camiasında böyle değildir. Bu yanlışlıklar ve haksızlıklar tüm çevrelerde maalesef ki vardır. İşte tam da bu yüzden, değerlerin sosyal alandaki yer bulma dengesizliği hat safhadadır.



“Siyasetle de yakından ilgilisiniz. Şahsen ben bu seçimde kim kazanacak diye birine sorma ihtiyacı duysam ne yanlı bir gazeteciye ne taraf tutan televizyon kanalına inanırım. Her ne kadar birçok şey adil olmasa da hak yerini buluyor mu sizce?”

“Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir”
Günümüzden 322 yıl önce doğan bir filozofun söylediği sözün bugün de geçerliliğini sürdürmesi hayli ilginç..! değil mi sizce..?

Ulusu oluşturan bireylerin niteliği ile o ulusun yönetenlerin arasında bir korelasyon (biri olmadan öteki düşünülemeyen iki şey arasındaki ilişki) olduğunu vurgulayan bu cümle Atatürk’e, İnönü’ye, Bismarck’a, Churchill’e, Hz. Muhammed’e atfen (mal edilerek) de söylenir.

Montesquieu’den bir buçuk asır sonra doğan bir başka düşünür, Nietzsche ise “Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!” diyor.

Ben söylemiyorum, Nietzsche söylüyor, ister katılır, ister katılmazsınız!
Bu toplumun yaşayış biçimini, refahını, ferahını eğer beğenmiyor ve en üst düzeye çıkarmak istiyorsak, öncelikle bu toplumu daha fazla eğitip öğretmek gerekir. Ve olmazsa olmazlardan biridir adil üst düzey bir eğitim modeli. Eğitimde yüksek düzeye ulaşan, okuyan, araştıran, üreten ve gelişen-geliştiren toplumlar, hayat standartlarını da doğal olarak üst seviyeye çıkartırlar. Yalnız milli refahı yükseltmek için eğitim tek başına eğitim yeterli değil bana göre. Bunun için karakteristik duygu-davranış ve düşüncelerimizi de geliştirmeli, güzelleştirmeliyiz. Mesela “Vicdan”. Vicdan duygusu adaletin mihenk taşıdır. Vicdan duyguları gelişmeyen toplumlarda adaletin doğru işleyişini bekleyemeyiz.

(Fotograf; Şair Tolga Kenan Aras'ın en büyük ağabeyi,annesi,ablası,kendisi ve ve yeğeni küçük Murat ile...)

 

“Şiirlerinizden birini okurlarımızla paylaşmak istesek hangisine müsaade edersiniz?”

Elbette, bundan memnuniyet duyarım. 
Fatma Hanım, şu ana kadarki söyleşimiz mertlik, dürüstlük ve siyaset konuları işlendiği için, belki de bu konularla alakalı bir şiir paylaşmam gerekirdi, Ancak. Ben okuyucularımızın beni aşk (Lirik) şiirleriyle özdeşleştirmesini isterim. Ben sosyal ve toplumsal olaylarla alakalı yönlendirici (Didaktik) şiirlerde yazıyorum, Kahramanlık duygularına hitaben (Epik) milli şiirlerde yazıyorum. Ama dediğim gibi öncelikle aşk şiirlerimle anılmak, hatırlanmak istiyorum. Bu anlamda şu an aklıma gelen ilk şiir “Beni iyi hatırla” adlı yaşanmış gerçek bir öyküsü olan, Vuslatı şartlara göre mümkün olmayan, büyük bir aşkın bitişine dair yazılmış bir şiirimi okurlarınızla paylaşmak istiyorum.

Beni İyi Hatırla…!

Yıllarca hep seviştik, binlerce mil uzaktan,
Duygular ilişkide, tenlerimiz bakirdi.
Böyle hayali aşkı, yaratmıştık biz yoktan,
Hayal gücümüz zengin, gerçeğimiz fakirdi.
Kahroluyorduk senle, bunca uzak olmaktan,
Aşktan mutluyduk ama dokunmamak ecir’di.
Vuslata ermeliydik, şimdiye kadar çoktan,
Lakin nasip değildi, olmadı olmuyordu.
Son zamanlar bir hayli, bıkmıştık ağlamaktan,
Ya bir çare bulunur, ya bitti denilirdi.
Çok usanıp yorulduk, biz kavuşamamaktan,
Madem çaresizdiysek, ayrılmak gerekirdi.

Bütün yollar karanlık, çıkış yoluysa tekti
Karamsar bir durumda, büyük bir çıkmazdaydık.
Tensel temas yoksa da, ihtiraslar yüksekti
Her gün hem büyük hazda, hem de bir enkazdaydık.
Aşkla çarpan kalbimiz, umutsuzdu ürkekti
Buna rağmen biz hala, kızgın bir yalazdaydık.
Yolun sonu görünmüş, bu rüya bitecekti
Bir yandan yanık makam, bir yandan hicazdaydık.
Gittikçe alevlenen, sevda ağır bir yüktü
Bir çözüm bulmak için, duada niyazdaydık.

Ve nihayet anladık, bu aşk bize büyüktü…!

Bittiğini hissettik, o son gün telefonda,
Beraber ağlayarak, bir boşalıp bir dolduk.
Donup kalmıştık birden, sözün karar anında,
Kendimize gelirken, üzüntüden kahrolduk.
Bir ömür sürecektik, aşkımızın yolunda, 
Aradaki engeller, kalkacak sanıyorduk.
Kıskanırdık kimseyi, istemezdik yanında,
Şimdi bir birimize, mutluluk diliyorduk.
Ömürlük sevgiliydik, rüya bitti sonunda,
Çok savaştık malesef, kadere mağlup olduk. 

Bir aşk fırtınasına, tutulmuştuk seninle,
Aşk’ı baki, sadece, fırtınası dinecek.
Artık sen sus ağlama, son defa beni dinle,
Belki nikâhımız da, başkaları olacak.
Kahpe felek adımı, ayırsa da adınla,
Ama olsun üzülme, aşk ömürlük kalacak.
Vuslat kısmet olmadı, sana sözüm yeminle,
Sevdalarda anılır, adım adınla ancak. 

Ilık meltemler eser, bir gün diner bu poyraz,
Zamanın kör döngüsü, ne getirir görelim.
Hiç kendini bırakma, derlen toparlan biraz,
Unutma ayrılığa, mecbur kaldık sevgilim.
Sen de artık kabullen, alışmak için zorla,…
Ama sakın unutma, beni iyi hatırla…! 

Senden bu son isteğim, etme sakın itiraz,
Bu hicranı çoğaltma, arada bir mektup yaz.
Belirt hal ahvalini, ister üç beş satırla,…
Ama sakın unutma, beni iyi hatırla…!

 

 

“Çok güzeldi. Yüreğinize sağlık… Peki, hepimizin sevdiği ve bizi anlatıyor dediği atasözleri vardır. Siz aklıma gelince “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar,” sözümüzü hatırlasam da kendinizi daha iyi ifade eden veya en sevdiğiniz atasözü hangisi diye sorsam ne dersiniz?” 

Tam olarak o söz beni yansıtmasa da, hayatımın birçok kesitlerinde bu söz benim de dünyamda hayat bulmuştur. Onunla beraber kendime yakıştırdığım birçok atasözleri vardır. Zaten atasözleri de, zaman içerisinde tecrübeye dayalı olarak oluşmuş ve topluma mal olmuşlardır.
Mesela ben -Belli düşman gizli dosttan yeğdir- sözünde kendimde birçok şey bulurum. Ve hatta acemi dönemlerimde bu sözü kapsayan bir şiirde yazmıştım.

Dileğim...

Yüce Rabbim budur senden dileğim, 
Sen beni namerde muhtaç eyleme.
Dostlarımı hakikatli bileyim,
Düşmanları söylemezsen söyleme…!

Dost odur ki özü sözü mert olur,
Darda görse derdim ona dert olur,
Gerçek dostun acısı da sert olur,
Dostum ile yüreğimi dağlama…!

Düşman nedir düşman kimdir bilirim,
Düşmanların üstesinden gelirim,
Ben düşmanı gözlerinden tanırım,
Yeter ki sen kalp gözümü bağlama…!


Bu şiir dediğim gibi acemi dönemlerime ait bir şiirdir, şiirde teknik anlamda birkaç hata varsa bile bugün itibarıyla o günlerin anısı için, bunu düzeltmek bile istemiyorum.
 

“Tolga Kenan Aras’ı işyeri arkadaşına, mahalle sakinine ve bir şair arkadaşa sorsak bize ne cevap verirdi acaba? Tahminleriniz nelerdir? 

Bu soruyu benim çevreme sorsanız daha iyi olurdu ki, sorunun muhatabı çevremdeki beni yakından tanıyanlardır. Bende merak ettim şimdi, acaba hakkımda kimler neler söylerlerdi?
Bu konuda size bir tek şey söyleyebilirim o da şu ki, kimlerin hakkımda neler söyleyeceğini bilemem ama sevenim ya da nefret edenim her kim olursa olsun, hakkımda neler “SÖYLEYEMECEĞİNİ” kesinlikle bilirim. Mesela hiç kimse Tolga Kenan ARAS için  ‘kötüdür, korkaktır, sahtekârdır, yalancıdır, art niyetlidir, hırsızdır, şerefsizdir, vatan hainidir…’ gibi insana yakışmayan kötü karakteristik özelliklerden hiçbirini şahsıma yakıştıramaz ve asla bu anlamda hiçbir şey söyleyemezler… Pek tabidir ki, bu da benim hayattaki en büyük servetim ve onur kaynağımdır.

“Eser hırsızlığı aldı başını gitti. Kimi şiir çalıyor değiştirip yayınlıyor, kimi yazdırıyor ben yazdım diye utanmadan ortada geziyor. Ben her zaman önemli olanın gerçekler olduğunu ve gerçeğin elbet su yüzüne çıkacağını savunsam da kalem tutmayı bilmeyenin üretebileceğine bile inananlar oluyor. Bu hususta neler diyeceksiniz?” 

Bu sorunuza verebileceğim cevap tek kelimeyle “AŞAĞILIK VE İĞRENÇ ÖTESİ” bir durum. Bu davranış bozukluğu olan özgüvenden yoksun, şahsiyetsiz ve kişiliksiz insanların ancak yapabileceği bir şeydir. 
Ölüm de var, bu sahtekarlıkları yapan insanlar bir gün öleceğinden ve hesap vereceğinden korkmuyorlar mı..? 
Ölüm demişken bu anlamda bir şiirimi de yine okurlarınızla paylaşmak isterim.

Ölüm…!

Bir tarafı ışıl-ışıl, diğer taraf kapkaranlık,
Ön yüzünde hep rengârenk, toz boyalı sırlı duvar.
Aldatmasın sahte renkler, gelir geçer o bir anlık,
Asıl olan arka yüzdür, çünkü orda sonsuzluk var.

Budur hayat tiyatrosu, bir perdede iki bölüm...
Bu bölümde her şey yalan, tek gerçek var; o da ölüm...!


 

“Güzeldi. Tolga Bey, her şairin kendini teşvik eden, doğru yolu gösteren bir kalem yoldaşı vardır. Sizin kalem yoldaşınız sizden neler bekliyor, duymak istediklerinizi duyabiliyor musunuz?” 
 
Fatma Hanım, “Her şairin bir kalem yoldaşı vardır.” gibi çok net bir cümle kurarak başlamış olduğunuz sorunuzdan, sanki böyle bir kati kural vardır gibi bir algı oluştu. Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, bildiğim kadarıyla böyle bir kural kaide yoktur. Ancak, bu şekilde birbirlerine hocalık yapan ya da kalem yoldaşlığı yapan şairler var mıdır..? Bilemiyorum, belki de vardır.
Bana gelince, bunun adına kalem yoldaşlığı demesek de, şiirlerimi yazarken faydalandığım konusuyla, felsefesiyle, ilhamıyla, yüreğimde hiç eksik olmayan sevgi yoğunluğuyla ve yazım tekniği-şiir tekniği anlamında profesyonel kişilerle, zaman-zaman yapılan sohbetlere dayalı bilgi paylaşımıyla, adına” beslenme kaynağı” diyecek olursak, benim bu konuda birçok doğal beslenme kaynağım bulunmaktadır. 
Bunların başında da sevgi gelir. İnsana, doğaya, güzele, özellikle de anneme olan sevgim beni şiir yazmaya iten etkenlerden birincisidir.
Ayrıca, doğup büyüdüğüm coğrafyanın duygusal anlamdaki bana vermiş olduğu bir avantajı olarak düşündüğüm, Doğunun en doğusundaki, ülkemizde Güneşin doğuşunu ilk gören, kutsal Aras nehriyle, heybetli Ağrı dağının sınırlarını çizdiği Iğdır ovası, benim duygusal yoğunluğuma katkı veren en büyük ilham kaynağımdır.
Bir diğeri de, bilgi bazında beslenme kaynağımdır ki, o da, zaman-zaman sohbetler ettiğimiz, sohbet ettikçe her sözünden her cümlesinde bir şeyler kaptığım, Edebiyatımızın olmazsa olmazları durumdaki gerekli teknik bilgiler yönünden çok faydalandığım sevgili hocam, arkadaşım, aynı sokakta büyüdüğümüz değerli abim olan İrfan Murat Yıldırımdır. 
İrfan hocam, sayısız hakemli makaleleri yayınlanmış, uluslararası bilimsel tezleri yayınlanan saygın bir üniversite hocasıdır. Aynı zamanda da beni şiir yazmam konusunda teşvik eden, kalemimin şiire çok yatkın olduğunu ilk keşfeden ve ilk zamanlarımda yazmam konusunda sürekli beni olumlu yönde dürtükleyen de yine İrfan hocamdır…


“Geleceğe dair ne gibi projeleriniz var biraz ipucu alsak nasıl olur?” 

Projelerim yok ama çok hayallerim var… 
Yani henüz proje aşamasına gelmemiş hayallerim var, bunlardan bir tanesi de, en kısa zamanda evime bir ev tipi stüdyo sistemi kurarak, şiirlerimi kendi sesimle profesyonele yakın bir kalitede kayıt altına alarak ölümsüzleştirmektir.

“Hayatta acı çekmeyen insan yoktur ve eminim mazlumun ahı tutar. Affetmek sözlüğünüzde var mı? Büyük hataları ne kadar bir süre sonra affetmeniz söz konusu? Ya da şöyle sorayım; affetmek gerçekten insanı hafifletir mi?” 

Evet affetmek hafifletir insanı. Mesela ben özellikle dost bildiklerimden geleni kolay affedemiyorum, ancak belli bir süreden sonra affetmenin büyüklüğünü ve hafifliğini yaşayabiliyorum. Birçok şiirimde de, birçok şeyi affetmek erdemine nail oluşumun ip uçları bulunmaktadır.



 

“Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyor, kaleminiz daim olsun diyorum.”

Bana bu fırsatı yarattığınız için ben teşekkür ederim. Bu söyleşiyi sizinle yapmak benim için de büyük bir zevkti…


Ar@s

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3214 defa okunmuştur
Emekli
Ali TOKSÖZ
Sayın FATMA ÇETİN KABADAYI TOLGA Beyle yapmış olduğunuz söyleşiyi büyük bir heyacanla okudum.TOLGA Bey sorduğunuz sorulara şiirlerindeki mertlik ve tarafsızlık ilkesine bağlı kalarak DOBRA DOBRA Ve açık yüreklilikle cevap vermiş.Sizede çok teşekkür ediyorum TOLGA Bey gibi bir cevheri keşfettiyiniz için.Ben bir naçiz şiirşinas olarak TOLGA Beyin duymayan kulaklara ses,konuşamayan ağızlara dil,ve göremeyen gözlere işik olacağından eminim.Yarınların büyük şairiolarak EDEBİYAT Literatürüne gireceyinden hiç ama hiç kuşkum yoktur.SEVGİ VE SAYGILARIMLA.
27 Nisan 2015 Pazartesi 00:40
Beğendim (2)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Çok teşekkürler güzel söyleşi için...
Afayet Afiq
şiir konusunda fikirlerinize tamamen katılıyorum. Bazı insanlar çokca okur, sonra okutuklarından bir şey çıkarır ya birine benzetir ya da hepsisinden farklı yazıcam çabasıyla farklı mekanik duygusuz bir şey çıkarır ortaya. görünüşde evet tam bir edebiyat işi olur, kaydasıyla kanunuyla, dışı şiire benzer ama duygusu olmaz, ruhu olmaz. Asıl şiir ve ya edebi eser mence de, içinden ne geçiyorsa odur
26 Nisan 2015 Pazar 14:28
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri