Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

Üstad Şair-Yazar Muhsin İlyas SUBAŞI ile kalemi üzerine

04 Mayıs 2014 Pazar

                                                                                                                                                                                                                           Bilgi birikimi, tahlil kabiliyeti, idrak gücü, yazmak isteyenin yeteneğiyle birleşebilirse ortaya eser çıkar.      MUHSİN İLYAS SUBAŞI      

                                                      

 

                İsmini öğrendiğimde belki de 10 yaşında var yoktum. İlkokuldayken Onun yazdığı “Dünden Bugüne Kayseri” isimli eserinden ders işlerdik. İlkokul’da okutulan ve aklımda tek kalan kitabın yazarıdır kendisi. Ne kadar etkilendiğimi eminim tahmin ediyorsunuz.

Yıllar sonra onu ve onunla söyleşi imkânı bulmak mataramdaki su bitmek üzereyken bir pınar bulmaya benziyor inanın. O kadar mutlu oldum. Peki kimdir bu Muhsin İlyas Subaşı: Önce kısa bir biyografisini vereyim size:

                “1942 Yılında Sivas Şarkışla’da dünyaya gelen eğitimci-şair-yazar-gazeteci yazarımızın ödülleri,      başarıları hep takdir gördü. Vuslat Türküsü 1968); Aydınlığın Gözleri (1979); Bu Yüreğin Ülkesinde            (1981); Sevgi Donanması (1982); Deryâdil (1985); Sevdakâr (1988); Bir Sır Gibi (1991); Aşkistan              (2005) Gül Seferi (2013) isimlerinde şiir kitapları, Şiirden Şuura (2004) isimli deneme kitabı, Ahtapot                 (1995); Güneşe Uçan Kelebek (2001); Aşkta Yanan Dede (2003); Ben Onurumu Çiğnetmem (2004)            adında romanları, Alparslan (1962) oyunu, Taşla Konuşan Deha (1996); Ağırnaslı Sinan (2004); İki                 Mevlevî (2005); Batıdaki Mevlana (2007) Toprağın Dili (2013) biyografileri, Dünden Bugüne Kayseri        (1986); Kayseri’nin Manevî Mimarları (1995); Bir Şehrin Hikâyesi (2003); Batı İslam'ı Tanıdıkça               (2008); Batı Türk'ü Tanıdıkça (2008), Şehirname (2011) araştırma incelemeleri, Gülük’ten Gültepe’ye (2014) Hatıra kitapları mevcut.”

                Kalemi hiç susmasın diyerek söyleşimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

                “Hoş geldiniz değerli üstadım… Öncelikle teşekkürlerimi iletiyorum. Muhsin İlyas Subaşı, Kayseri’nin en değerli kalemlerinden. Kayseri’nin size çok şey borçlu olduğu kanısındayım. Muhsin İlyas Subaşı olmak sizin hayatınızda neleri değiştirdi, neleri zorlaştırdı?”

 

                Yazan adamın hayatı, normal insanlarınkinden elbette çok farklıdır. Onun hayat dilimlerinin arası bir dantel örgüsü gibi çok renkli ve çok da karmaşıktır. Bir defa yalnızca kendinize, eşinize ve çocuklarınıza ait olmadığınızı düşünüyorsunuz. Sorumluluğunuzun yüklediği yükün ağırlığı sizi gerektiğinde bu iç dünyanızdan da uzaklaştırıyor. Bu bakımdan, gerçekten zor bir hayata talipsiniz ve yalnızsınız. Bakın, mesela evde hanımla konuşurken obir şeyler anlatırken ben  bazen başka dünyalarda olurum, onun söylediklerini duymam ve ona tepki veremem. Buna kırılır, ancak anlayışlıdır. Çünkü kafama bir başka konu varsa, ben burada ona değil, meseleme teslim olmuşumdur. Değişimi ve onun getirdiği problemleri böyle düşünmek gerekiyor. Bir de yazıp mesafe aldıkça, göze gelen isim oluyorsunuz. Söyledikleriniz, yazdıklarınız, ilgi kurduğunuz insanlar açısından hep muhasebe altındasınız. Yani bir nevi sosyal denetimdir bu. Toplum kendine göre Muhsin İlyas istiyorsa, siz öyle olamasanız bile ona saygı duyacaksınız. İzniniz olur mu, çok ilginç bir olay yaşadım şu son birkaç yıl içerisinde, hayatın zor tarafını göstermesi bakımından ondan söz edeyim burada.

 

                Tabii, buyurun niye olmasın?

          

                Kayseri’deki bir kısım şairin iştirakiyle bir “Şiir Akşamları” programı düzenlenir. Büyükşehir Belediyesinin bir salonunda her Cuma akşamı bu program uygulamaya konulur. Zamanım fazla olmadığı için sürekli katılamadım. Arada bir uğrayıp okunan şiirleri diledim. Bir defasında da benden şiir okumamı istediler. Gidip geldiğim bu süre içerisinde dikkatimi çeken bir şey oldu, bana karşı bazılarında bir soğuk tavır var. Nedenini de bir türlü anlayamadım. Burada kısa bir konuşma yaptım. Edebiyatın, hele hele şiirin çok önemli bir tür olduğunu söyledim. Şairlerin sap ile samanı karıştırmamaları gerektiğini, Âşık Veysel örneğinin bizim için çok önemli bir uyarıcı olduğunu, onun gözlerinin görmemesine, hatta ilkokul eğitimi bile olmamasına rağmen, halk felsefesini şiirine yansıtan muhteşem bir örnek olması gerektiğini söyledim. Ertesi hafta, bir şair dostumuz hakkımda uzunca bir hicviye yazmış, okudu. Onun birkaç kıtasını buraya alıyorum. Tabii bir şey de demedim, ‘Demek beni böyle algılıyorlar, onların bakışındaki yanlışları kadar, belki benim de kendimi takdimimde hatalar vardır.' diye düşündüm, masumiyetime inanıyordum, bunun için de kırılmıştım, ama çözümü kendime aramayı düşündüm. Şiirinde özet olarak şöyle diyordu:

 

                                               Muhsin İlyas Hocama;

                “Gördüğüm gün sevgim sizi,

                Dedim; “tam ilim denizi.”

                Lâkin harcadınız bizi,

                Biz sap mıyız, saman mıyız?

 

                “Gönlü geniş” olan kişi,

                Yapmamalı böyle işi.

                Sap, samanın diğer eşi,

                Biz sap mıyız, saman mıyız?

 

                Bizde senlik-benlik yoktu,

                Aramızda sevgi çoktu.

                Bu laf biraz kibir koktu,

                Biz sap mıyız, saman mıyız? Ozan Erbabı (Vedat Çalık)

                Şiir okunduktan sonra söz aldım: “Benim hakkımdaki bu takdir hislerine diyeceğim bir şey yoktur. Arkadaşımız bizi böyle algılıyorsa, belki bende de kusur vardır. Ancak ‘Kibir’ sözü benim kabulleneceğim bir şey değildir, çünkü ben ilahiyatçıyım, Kur’an’da kibirlinin nasıl lanetlendiğini bilirim. Bir insanın kendine güveni başka şey, bunu karşınızdaki insanın algılama yeteneği başka şeydir”, şeklinde ifadeler kullandım.  Hatta, böyle bir algıya tepkiyle olsa gerek ki, bir de rubai yazdım:

Her gün yeni bir daldan uyanmış değilim,

Her gün yeni bir türküyle yanmış değilim,

Dik durmama yüklenmişse kibrin günahı;

            Umrumda değil, bundan utanmış değilim!

 

                Aradan birkaç yıl geçtikten sonra aynı şair bu defa şu şiiri yazdı.

 

-Muhsin İlyas Subaşı Bey’e
 

Hocam, düşündüm de hak verdim size,

Geçince aradan bu kadar zaman.

Aslında o sözler ders oldu bize,

Görünce anladım, eyledim iman,

Gerçekten karıştı sap ile saman.

 

İlk başta üzüldüm, gıyaben kızdım,

Hatta üşenmeden şiir de yazdım.

Bilseydim, elime kalem almazdım,

Sitem ettiğime pişmanım şu an,

Gerçekten karıştı sap ile saman.

                Bu şiir oldukça uzundur, hatta şair dostum, bu defa, ilk şiirini okurken kendisine coşkuyla alkış tutan etrafındaki arkadaşlarını da acımasızca hicvetmektedir. Görünen şu ki; arınma kolay olmuyor. Dik durmalısınız, ama dikleşmemelisiniz. İnsanlara eleştirilerinden dolayı düşmanlıkla yaklaşmamalısınız. Ben, hakkımda yazılan ilk şiirde ağır bir tepki tavrı koysaydım arkasından herhalde bu şiir gelmezdi. Bu bakımdan, göze gelen insanların toplumdaki hayatlarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Artık bir noktadan sonra sizin hayatınız size ait değildir. Bu sosyal denetim mekanizması sizi figür haline getiriyorsa, bunun gereklerine de katlanacaksınız! Topluma karşı sorumluluğunuz işte burada başlamaktadır. Şöhretin budalalığına kapılan nice insan, kaliteli eserler de üretse, cemiyetten dışlanmış ve kendi başlarına bırakılmışlardır. Aylarca emekle inşa edilen binalar gerektiğinde bir dinamitle yıkılabiliyor. Edebi şahsiyetiniz de öyledir, ömrünüzü verirsiniz, yanlış tavrınız yüzünden, kendi kişiliğinizi kendi elinizle dinamitler ve bir anda yok olup gidersiniz. Şair ve Yazarların bu hususta dikkatli olmaları gerektiğini düşünüyorum.

                         

                “1963’te, daha lise öğrenciliğiniz döneminde, Kayseri’de yayın hayatına giren “Kayseri Ekspres” gazetesinin yayın yönetmenliğini, yüksek öğrenimi sırasında, iki gazetenin (Hâkimiyet ve Yeni Sabah) Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptınız. Bir dönem, bölgesel yayın yapan Elif TV’nin Genel Müdürlüğünü ve İhlas Haber Ajansı (İHA)’nın Bölge Müdürlüğü görevlerinde bulundunuz. Bu çalışmalar kolay sorumluluklar değildi elbette. O günlerden biraz bahsedebilir miyiz? Heyecanından, mutluluğundan, zorluklarından aklınıza ilk gelenler nedir?”

 

                Efendim, daha ilkokul öğrencisi iken Türk köyüne gazeteyi taşıyan ilk insanım dersem, abartmış olur muyum bilemiyorum. 1950’lerin başlarında, anamdan aldığım yumurtayı bakkala verip onun parasıyla gazete alan ve onu büyük bir dikkatle okuyan çocuktum. Sonra, ortaöğretime başladım. Daha ortaokul birinci sınıfta iken yerel gazeteleri takip ettim. Lise ikinci sınıfta sizin yukarıda sözünü ettiğiniz gazetenin ‘Neşriyat Müdürü’ oldum. Bu çok cüretli bir işti, ama heves dağların aşılma yorgunluğunda size dehşetli bir irade veriyor. Yüksek öğrenimimi gazeteci olarak tamamladım. Sonra Ajanslar ve TV yöneticiliği. Çok anılarım var, böyle bir sevdaya rağmen, basın hayatından kopmak!...  Asıl sorgulanması gereken burası işte.

 

                Peki, niye koptunuz bu meslekten?

 

                İki sebep var, birisi, ben sıradan bir gazeteci ya da gazete yöneticisi olarak kalmak istemedim. Lise ve üniversite dönemimde çok kitap okudum. Bilgi birikimimi arttırdım. Bu defa, kitaba sevdalandım. Medya insanı tüketir. Evinize döndüğünüz zaman geçirdiğin günün yorgunluğu üzerine, ertesi günün kaygısı eklenir. Düşünemezsiniz, okuyamazsınız, yazamazsınız; bu bakımdan, bir sınır çizmem gerekiyordu. İşte orada durdum ve düşünmeye başladım. Ayrılma işimi aşkından kopa sevdalının ruh yangınına dönüşmeden halletmem için sağ olsunlar, bu mesleği kirletenlerin, kirli emellerine alet edenlerin etkisi büyük oldu. Düşünebiliyor musunuz; adam başkalarının hayatının mahremine girerek bunu şantaj vasıtası yapıp lüks bir otomobil alıyor ve sana da: ‘Benim gibi yap, zengin olursun.” diyebiliyor. (Bu adam, aldığı yıl trafik kazası geçirerek o otomobilin içinde hayatını kaybetti!) Kuşkusuz dürüstler çoktur ve çoğunluktadır. Ancak, bu tür insanların pisliği mesleğin rengini bozabiliyordu.  Çünkü bu meslek, bu tür işlere çok müsait. Doğrusu korktum, kirlenmesem de kirlenmiş bu tür adamlarla beraber olmaktan kurtulmanın tek yolu buradan uzaklaşmaktı. Bu iki temel neden beni öğretmenliğe yöneltti.

                Ama siz öğretmenliğiniz boyunca da bu işlerle uğraştınız, ayrıca emekli olunca da bu alanda önemli görevlerde bulunup yöneticilik yaptınız?

 

                Bu farklı bir şey, artık alnınızda ‘Gazeteci’ yazmıyor. Öğretmenlik sırasındaki işim Part-time bir çalışmaydı. Hiçbir basın organizasyonuna katılmadım. Sadece kültürel alanda hizmet vermeye özen gösterdim. Emeklilikten sonraki görevim de yöneticilikti. Doğrudan mesleğin hay-huyu içinde olmadım. Sonunda, baktım bu işler yazı hayatıma ayak bağı oluyor, artık tamamen ondan da uzaklaştım.

 

                “Memleketim Kayseri hakkında sizden birkaç cümle duymak isterim.”

 

                Doğum yerim Sivas’a bağlı Şarkışla olsa da, Kayseri, benim de memleketim. İlkokuldan sonra buraya geldim ve hala buradayım. Bu şehirden kopamadım. Kayseri’yi seviyorum. İtiraf edeyim, bu sevgim insanından, insanın kalitesinden kaynaklanmıyor. Çünkü Kayseri çok değişti. Benim geldiğim yıllarda 80 bin insan vardı, çoğu yerlisiydi, şimdi bu şehirde bir milyon 80 bin insan var. Yerlilerinin birçoğu da şehri terk etti. Buna rağmen, Kayseri muhteşem bir şehir; bir Selçuklu şehri. Selçuklu’nun ruhaniyetini hemen her gün karşımıza çıkan o devasa eserlerinde adeta kokluyor, soluyorum. Bunun içindir ki, ben şehrin sokaklarında modernizmin ezdiği, katlettiği yeni şehirlilik heyecanından uzaktaki bir dünyada; Selçuklu ülkesinde yaşamaya çalışıyorum. Çünkü bugünün medeniyet krizinden Kayseri, bu eserlerle kendisini kurtarabilmektedir. Kayseri’nin hafızası ve ruhu bu eserlerde her sabah taze bir ışıkla bize gülümsemektedir. Tabii bu sadece Kayseri’ye de has bir özellik değildir, Konya’da, Sivas’ta, Bursa’da, Erzurum’da ve daha birçok Anadolu şehrinde bu zenginliğin örneklerini görebiliriz. Tabii bu şehirlerin hiçbirisinde Erciyes gibi bir dağ buketi de yoktur. Kayseri’nin ayrıcalığı da sanırım buradadır.

 

                “Yazdığınız eserler içinde -eminim hiç biri ayırt edilmez ama- ‘Şunu iyi ki kaleme almışım dediğiniz eser/eserler hangileri?”

 

                Benim kitaplarım benim evlatlarım gibidir. Birini diğerinden ayırt etmek elbette mümkün değil. Ancak, benim beğenimden ziyade toplumun ilgisi ve kabulü önemlidir. Bu açıdan baktığımız zaman, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “Sevdakâr” isimli kitabım iki baskıda 8 bin adet sattı. Ayrıca, “Güneşe Uçan Kelebek”, hem talep hem de etki bakımından öne çıkan bir kitap oldu. Ve bugüne kadar yedi baskı yaptı. “Aşk Prensesleri de Öldürür”, bazı yazarların yaptığı gibi arkasına televizyon ve medya propaganda desteğini almadan bir yılda 5.500 adet sattı. Bundan da çok olumlu tepkiler aldım. Peşinden, “Batı’daki Mevlana, Batı Türk’ü Tanıdıkça ve Batı İslam’ı Tanıdıkça”, isimli eserlerim özellikle yabancı ülkelerdeki Türkologlar tarafından ilgi gördü. Bütün bunları düşününce, birini diğerinin önüne almak pek doğru olmuyor.

 

                “Bir şiirinizi okurlarımızla paylaşmak isteriz hangisine müsaade edersiniz?”

                Zor bir seçim, yazdığım son şiirimi paylaşalım o zaman:

 

CADDELER

 

Ben caddelerde yürürüm,

Caddeler içimde yürümez.

Anne sütüyle yıkansa da hoş,

Ben uyanığım caddeler sarhoş.

 

Her köşe başında,

Bir genç kızın rüyası.

Her köşe başında,

Bir şehit anasının ağlayan yası.

 

Bir telaş yumağıdır caddeler,

Hayattan kaçıyor sanki.

Caddeler içimde onarılmayan sızı,

Caddeler kendi mahşerinin yalnızı.

 

Gündüz umudu,

Gece korkuları emzirir.

Hasretin kaybolmuş ismidir caddeler,

Ülkemin hüzünlü resmidir caddeler!

 

Ben caddelerde yürürüm,

Caddeler içimde yürümez.

Anne sütüyle yıkansa da boş,

Ben uyanığım caddeler sarhoş.

 

 

                “Yazarlığa başladıktan sonra her baktığımız bize kalemimizi hatırlatıyor düşüncesindeyim. Kaleminiz ve siz edebiyata çok şey kattınız. Bu sıralardaki çalışmalarınız hakkında ipucu alabilir miyiz?”

 

                Efendim, her insan hayatın sonuna doğru her gün bir adım atar. Bu gerçeğin karşısında doğal olarak yaşlandıkça tecrübelerinize ve hatıralarınıza dönüyorsunuz. Benim Anadolu’da öne çıkabilme hususunda verdiğim mücadele yabana atılacak cinsten değil. Zaman zaman sohbetlerimizde bundan söz ettikçe dostlarımın çoğu bunların yazılıp geleceğe bir söz emaneti olarak bırakılmasını söylediler. Kendine inanırsan, geleceğinin sağlıklı zemini elinde olur. Sanırım bu yönde tipik bir örneğimdir. Çok badireleri, çok ciddi engelleri aşarak, birçok insanla boğuşarak yürüdüm. Belki zorluklar karşısında yılan gençlere bir irade eğitimi örneği olur diye bunları yazdım ve yayınladım: “Gülük’ten Gültepe’ye Yalnız Yürüdüğüm Sokaklar” adıyla yeni çıktı bu kitabım. Elimde basım aşamasına gelmiş birkaç çalışmamdan söz edebilirim: Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad’ı, kardeşi ve oğlunu konu edindiğim “İhtişamdan Felakete Üç Sultan”, Sinan’ın romanı “Aşkımı Taşla Yazdım” ve “Batıdaki Hz. Resul”; ancak okumayan bir toplumumuz var, doğal olarak yayın alanındaki daralma bizleri de etkilemektedir.

 

                “Edebiyatımızın şu anki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?”

 

                Magazinleştirilmeye doğru giden bir edebiyat ortamı var. Çok sayıda dergi çıkıyor, bunların birçoğu da yerelliğin ötesine geçemiyor. Internet’teki edebiyat rezaletinin şirazesi yok. Bazı site yöneticileri kaliteden ziyade, kantitenin peşinde. Böyle bir yozlaştırılmış zeminde çınarlar da olur mu, olur diye umut ediyorum. Kötülerin hâkimiyet alanını işgal etmeleri bana göre ürkütücü de olmamalıdır. Önemli olan yaptığı işinin farkında olan şair ve yazarların varlıklarını koruyarak sürdürmeleridir. En büyük hakem zamandır!

                “Yazar olmak istiyorsanız yazın, diyen düşünüre katılıyor musunuz? Herkes yazar olabilir mi? Genç kalemlere tavsiyeleriniz neler olacak?”

 

                Yazılarak yazar olunuyor, ancak bunun altyapı olmazsa neyi yazacaksınız, nasıl yazacaksınız, kime yazacaksınız? Burada başlar problem. Bugün gençlerimizin birçoğu kendi kişisel gözlemleriyle kabiliyetlerini birleştirip bir şeyler ortaya koyuyorlar, ancak kalıcı olan bu mu? Bilgi birikimi, tahlil kabiliyeti, idrak gücü, yazmak isteyenin yeteneğiyle birleşebilirse ortaya eser çıkar. Birçoğu bunu yapamadığı için yazar olamıyor. Bu yüzden de herkes yazar olur diye bir kural yoktur.  Bana göre bir insanın yazar olabilmesi için evvela kendisine şunu sorması gerekir: “Ben bir yazar olarak, yazdığım bu eserin neresindeyim?” Eğer merkezine kendini alabiliyorsa, yukarıda sözünü ettiğimiz merhaleleri aşması gerekir. Merkezde kendisi yokta, iyi ya da kötü bir nakilci ise, o tür eserler geleceğe bir şey bırakmaz. Genç yeteneklere tavsiyem; çok okusunlar. Önemli eserleri başucu kitabı yapamayan hiçbir genç, gelecekte verimli olamaz. Tabii, bunu derken o eserleri kopyalamasını da söylemek istemiyoruz. Her okunan eser, insanda yeni bir kültür penceresi açar, onu kapıya dönüştürüp o kapıdan kendi içindeki yeteneğe doğru yürüyebilirse, geleceğini tayin edebilir. Öyle yapmayıp, gördüğünü, duyduğunu kaleme alırsa, alıcı bulamaz. Hani deler ya; ‘müşterisiz meta zayidir’, diye. Böyle bir ziyana uğramak istemeyenlerin, çok önemli gördüğüm araştırma-inceleme gibi bir sorumluluğa talip olmaları gerekir.  Nasıl bir arı yüzlerce çiçeğin usaresini alarak kendi balını oluşturuyorsa, yazar da öyle olmalıdır!

 

                “Edebiyatta olmazsa olmaz dediğiniz hususlar nelerdir?”

Yazan için dikkat, birikim, bilgi ve kararlılık önemlidir. Yazan insan, Edirne’deki okuyucuyu da, Van’daki okuyucuyu da dikkate alacaktır. Bunu söylerken, okuyucuya göre eser yazalım anlamında söylemiyorum, Bunu, onların kabul alanlarının niteliklerinden ziyade, kendisinin onlara vereceği mesajın, bilginin, estetiğin ve felsefenin ortak duyarlılık alanında buluşmasını sağlamak için söylüyorum. Bizim geçmişimizde var olan irfânî bilgiyi maalesef kaybettik. Batı, bugün bunu çok iyi kullanıyor. Biz yine kaynağımıza dönemezsek başarılı olacağımızı düşünmüyorum. Edebiyatı, ‘edeb’in dışına taşıyarak bir yerlere varılamayacağını unutmamamız gerekir. Bizim toplumumuzun sosyal hafızası çok kuvvetlidir. Güçlü bir ayırt edici yeteneği vardır. Hiç kimse kendisini bu denetimden kaçıramaz!.. Kendi kabul alanları içinde eser üretip orada kalanlar, o sınırlar içinde kaybolup giderler. Son söz: Eser müessir olmadıkça bir şey ifade etmez!

            

 

                “Yaşadığınız güzel bir anınızı okurlarımızla paylaşmanızı istesek ne dersiniz?”

 

                Matematik öğretmeni kızımın tayini Kars’a çıktı. Onu Kars’a yerleştirmek için bu şehre gittim. Şehirde gezinirken, bizim gibi adamların merakı kitapevlerine olur elbette. Bir ara milli eğitim kitapevi gözüme ilişti. Vitrine battım, benim “Sevdakâr” var. Bu kitap Ankara ve İstanbul’da bitmişti, Kayseri’de de yoktu. Hemen içeri girdim, ellerinde bu kitaptan ne kadar olduğunu sordum, 20 civarında bulunduğunu ifade etti görevli. Hepsini almak istediğimi söyleyince, görevli ciddileşti, “Hayır beyim veremeyiz, bu kitabı gençler alıyorlar”, demesin mi. Elbette hoşuma da gitti bu tepki ve tebessümle; “Peki bu kitabın şairi bunu isterse ne yaparsınız?” dedim. Adam birden heyecanlandı; “Böyle bir şair Kars'a da gelir miymiş! Kurban olurum sana, kitapların hepsi feda olsun, hele gel içeri, misafirimiz ol, çayımızı iç!” diye beni kucakladı. Oturdum biraz sohbet ettik, sonra ben de tamamına talip olmaktan vazgeçtim ve birkaç tanesini alarak ayrıldım oradan. Bence şairin ve yazarın en büyük ödülü bunlardır. Bu tür olaylarla sık sık karşılaşıyoruz ve eserimizin iz bırakmış olması sizi mutlu ediyor. Bakın mesela siz, ilkokulda kitabımı okumuşsunuz. Sağ olunuz, sözünüzün başında büyük bir lütufkârlıkla, aklınızda kalan tek yazar ismi olarak Muhsin İlyas’tan söz ediyorsunuz ve kalkıp Iğdır’dan bana ulaşabiliyorsunuz. Yazarı diri tutan işte bu vefa duygusudur.

 

                Mükemmel bir yaşanmışlık… Ne mutlu size üstadım. Çok teşekkür ediyor, kaleminiz ve ömrünüz uzun olsun diyorum.”

 

                Teveccühünüze ben de teşekkür ederim efendim.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4510 defa okunmuştur
Anadolu İlim Deryaları
Mustafa Bülent
Fatma Hanım,Rahmetli M.Emin YURDAKUL'un söylediği gibi şairleri haykırmayan bir millet,sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.Son devrin kıymetli Şair ve yazarı sayın Muhsin İlyas SUBAŞI Hocamla yaptığınız söyleşi kesinlikle çok güzel ve takdire değer,sanata ve sanatçıya verdiğiniz değerden dolayı size teşekkür ederim elinize kaleminize sağlık,Muhsin İlyas SUBAŞI hocamla yapacağınız yeni bir söyleşiyide sabırsızlıkla bekliyoruz emeğiniz için teşekkürler
06 Mayıs 2014 Salı 22:58
Beğendim (5)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Ahmet Kardeşime...
F.ÇETİN KABADAYI
Değerli Ahmet Bey kardeşim, Hayat o kadar kısa ki. Rabbimin bize verdiği ömrü doğru değerlendirmek zorunda olduğumuzu yaş ilerledikçe daha iyi anlıyoruz. Yazılarımı okuduğunuza göre siz de bunların bilincinde olan nadir insanlardansınız. Uzun ve hayırlı ömür diliyorum. Kıymetli yorumunuz için müteşekkirim.
05 Mayıs 2014 Pazartesi 23:17
Beğendim (3)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
tebrikler
Ahmet Birisi
Fatma HANIM Sizi hassaten tebrik ederim. Milelt dibine kadar magazine BATMIŞKEN siz her YAZINIZDA kültür ve sanattan ve güzel insanlardan bahsetmeye devam ediyorsunuz. tekrar tebrikler.
05 Mayıs 2014 Pazartesi 17:38
Beğendim (4)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri