Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Fatma Ç. KABADAYI

YAZAR İSMAİL ÖZMEL İLE SÖYLEŞİ…

20 Ekim 2013 Pazar

ZİRVEYE TIRMANIRKEN İŞİNİ DE UNUTMA,
KENDİSİ Mİ UÇUYOR ŞU GÖKTEKİ UÇURTMA? (İsmail ÖZMEL)

 

1933 Yılında Niğde’de dünyaya gelen İsmail ÖZMEL, yazım hayatında elli yılını tamamlayan, birçok başarıya imza atan ve yayımladığı AKPINAR Dergisi ile de ismini duyurmuş, Niğde’nin önde gelen isimlerinden olan bir üstadımız.

 Kuleli Askeri Lisesi son sınıfından sağlık sebebiyle ayrıldıktan sonra Niğde Lisesi son sınıfında öğrenciyken iki arkadaşı ile birlikte çıkardıkları İbre adlı duvar gazetesi ile başlayan, yazı ve şiirleri gazete ve dergilerde yayınlanan şair-yazar İsmail Özmel, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1959 yılında bitirdikten sonra Aşkale’de yedek subay olarak görev yaptı ve 1962 yılında serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 10 yıl kadar da öğretmenliği vardır.

            1961 yılından itibaren İstanbul’da yayınlanan aylık “Şule” dergisinde başlayan ikinci merhale yazı hayatı, Milli Işık, Boğaziçi, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Kayseri Erciyes, Filiz, Kültür ve Sanat, Berceste dergileri ile Tercüman, Son Havadis, Kayseri Hâkimiyet, Bursa Hâkimiyet, Hür Anadolu gibi gazetelerde devam etti.

Niğde de 1967, 1973, 2006 yıllarında yayınlanan Niğde İl yıllıklarında görev aldı. Bundan sonrasını kendisinden duymak isteriz ve soruyorum;

 “Değerli Hocam, çok teşekkür ediyorum vakit ayırdığınız için… Yazın alanında elli yılı geçtiniz, Allah uzun ömür versin. İlk sorum 1967, 1973 ve 2006’da Niğde İl Yıllığı’nda sizin kaleme aldığınız bölümler olacak. Bu önemli yıllıklarda hangi bölümler sizin kaleminizin eseri?”

  

“İl Yıllıkları 1964 yılında zamanın İç İşleri Bakanı Faruk Sükan’ın genelgesi ile uygulamaya giren bir faaliyet. 1967’de yayınlanan birinci Niğde İl Yıllığı hacimli bir eserdir. Bu yıllıkta görev alanlardan tarihçi Ahmet Akif Tütenk (Fransa Nanci Üniversitesi 1937 mezunu) tarih bölümünü kaleme aldı. İlin idare tarihini, Sungurbey Kütüphanesi müdürü Abdülkadir Köylü ve İl Milli Eğitim Müdür yardımcısı Celal  Demiray Konya’ya giderek eski salname kayıtlarını inceleyerek yazdılar. Yanlış hatırlamıyorsam yıllık çalışmalarını beş kişilik bir heyet başardı. Bunlardan birisi de benim. “Sosyal Hayat” bölümü ve “Kültür Hayatı” bölümünü ben yazdım. Kıyafetler, düğün adetleri, türküler, maniler, deyimler, atasözleri, tekerlemeler, şair ve yazarlar, yöreye özgü yemekler, tatlılar bölümlerini ben yazdım. 1967 yılında yayınlanan bu yıllık bugün araştırmacılara bir kaynaklık görevi yapmaktadır. Daha sonra 1973 ve 2006 yıllarında yeni yıllıklar çıkarıldı ben bu yıllıkların hazırlanmasında da görev aldım. Belirttiğim konuları yazdım.

            İl yıllıklarının Osmanlı döneminin salnameleri emsal alınarak tavsiye edildiğini söyleyebiliriz. Böylece şehirle ilgili birçok bilgi, resim ve fotoğraf, yapılan hizmetler ve şehrin genel durumu, nüfusu ve kalkınma meseleleri imkân nispetinde tespit edilmiş ve böylece kitap haline getirilmiş, dönemin adeta bir fotoğrafı çekilmiştir.”

 

“Sayın Hocam, bir sözünüzde ‘Şiir bulunduğu coğrafyanın kültürel özelliklerini yansıtmalıdır,’ diyorsunuz biraz açar mısınız?” 

“Anadolu İnsanı,  uzun asırların birikimi ve serencamı, Türk Milli kültürünün ve yarattığı medeniyetin hamulesi ile gelmiş Anadolu’ya. Yurt tuttuğu, beraberce kader birliği ettiği, yardımlaştığı ve dayanışma içinde götürdüğü bu dönem, hem coğrafyaya şekil ve ruh vermiş, hem de coğrafyanın büyülü güzelliğiyle sanat ve estetik birikimlerini geliştirmiş ve zenginleştirmiştir. Hem bu coğrafyanın eseri olmuş, hem de bu coğrafyayı kültürü ve mimari eserleriyle bezeyen, ona kimlik kazandıran, geliştiren, kanıyla canıyla bu coğrafyayı vatan yapan, bin yılı geçkin bir süredir Anadolu’da yaşayan Türk Milleti bu coğrafyanın etkisinde kaldığı gibi, bu coğrafyanın iklimini de varlığında duymuş ve karşılıklı bir etkileşim meydana getirmiştir. Onun için artık vatan haline getirdiğimiz ve uğrunda hiçbir fedakarlıktan çekinmeden koruduğumuz ve korurken de bu coğrafyada kader birliği ettiğimiz insanlara ayrım gözetmeden, kardeşlik duyguları ile kucakladığımız ve tarihçilerin ve coğrafyacıların Türkiye diye isimlendirdiği coğrafya, hem doğduğumuz hem de doyduğumuz her taşına bin can feda diye şiirler yazdığımız Anadolu. Elbette şair ve yazarlarımıza ilham kaynağı olacak ve ona olan sevgimizi ve bağlılığımızı Türkçenin büyülü kelimeleri ile ifade etmenin mutluluğunu yaşayacağız.

            Tarih bilmeyen insan, hazal yaprak gibidir, mevsimliktir, köklerinin derinliğinden ve o kökleri besleyen usarelerden, milli kültür unsurlarından haberi olmadığı için, her rüzgârla neden sarsıldığını, moralinin neden kolayca bozulduğunu ve mevsimlik otlar gibi dayanaksız ve ümitsiz olduğunu bilmez.

            Yahya Kemal, Fransa’da geçen dokuz senesinde(1903-1912) hem siyasal bilgiler fakültesini okumuş hem de tarih bölümündeki dersleri takip etmiştir.

            Tarih bölümünün şöhretli hocası Albert Sorel’in derslerinde tekrarladığı bir söz vardır. “Bin yılda Fransız vatanı Fransız milletini yarattı” der. Bu söz bir genel kanaati de güçlendiriyor. İnsan vatan toprağından etkilendiği gibi, o topraklara bir şeyler vererek onu anlamlandırıyor. Ona bir kutsiyet, ona ecdadın mezarları ve ecdadın eserleriyle sinen bir ruhun olduğunu ve bu ruhun karşılıklı olarak güç ve güven yarattığını ve bu ilgi ve sevginin zaman içinde bir aşk olarak tezahür ettiğini, kalbimizde vatan sevgisi olarak tecelli ettiği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Anadolu’ya ilk gelişimiz dokuzuncu yüzyılın sonları ile onuncu yüzyılın başlarını gösteriyor. Askeri olarak ordularımızın Anadolu’ya girişi 26 Ağustos 1071’dir. Malazgirt Meydan savaşı zaferi ile Anadolu’ya resmen girişimizle başlayan 1071’den sonraki tarihimize baktığımızda bin yıl dile kolay. Demek ki bin yılda Anadolu Türk Milletini yarattı. Üst kimlik olarak Türk dediğimiz kültürel ve tarihi varlık, bu bin yıl içinde hem coğrafyayı şehit kanları ile vatan haline getirmiş, hem de hayat dolu usaresi ve imkânları ile beslenmiş, hem de kendi kültürü, medeniyeti ve eserleri ile ona mührünü vurmuş, ona bir sima, bir yüz kazandırmıştır.

            Vatan coğrafyasındaki tekâmülümüzü iyi anlamak için bu coğrafyanın dört mevsimi sinesinde aynı anda yaşatan, her yöresinde mevsimleri ayrı ayrı yaşatarak ve her yörenin insanını güçlüklere karşı cihazlandırarak (techiz ederek) bu günlere ulaştırmıştır. Biz de bu coğrafyanın, bu kültürün ve bu iklimin bir eseri olarak elbette şiir ve yazılarımızda vatanımızın bizi büyüleyen rüzgârını hem hissedeceğiz hem de bizde uyandırdığı duyguları ve düşünceleri Türkçenin rüzgârlı ifadesi ile yazmaya, anlatmaya devam edeceğiz.

            Anadolu iklimi dediğimiz ve binlerce yıldır geliştirerek, zenginleştirerek yaşattığımız, kıtalardan kıtalara taşıdığımız bu kültür ve medeniyet çağla ilgisini hiçbir zaman kesmemiş ve çağla yarışını hiçbir zaman gözden uzak tutmamıştır. Çağla, bilimle, teknoloji ve sanatla ilgisini kestiği, gözden uzak tuttuğu dönemlerde de ne büyük kayıplara uğradığı artık yeni nesiller tarafından da bilinmektedir.

            Üzerinde yaşadığımız ve 76 milyonun kader birliği ettiği, doğduğu ve doyduğu bu toprak Anadolu bir takım gizemli güzellikleri ve zenginlikleri bizlere sunmaktadır. O bizim dünyamızı süslemekte, biz onun güzelliklerini şiirlerle yazılarla dile getirmekteyiz. Bu ülke ve bu mavi sema bize bir dünya sunmaktadır, ne yaparsak yapalım bu iklimden etkilenmemek mümkün değildir. Bu kültürü ve bu insanlığı anlatmak burada yaşayan herkese tabii bir borç, coğrafyanın ve tarihin yakalarına taktığı bir madalyadır. Bu Allah’ın bize bir lütfüdür, bu tabii bir akıştır, boyun borcudur ve her şeyiyle Anadolu’dur.

            Bakınız şair ve yazarlarımıza; hangi birikimde, hangi eğilimde (temayülde), hangi felsefede olurlarsa olsunlar; muhakkak vatan coğrafyasının bir köşesinden, kıyısından, dağından, tepesinden, ovasından yaylasına, insanından ve o insanların insanlığından, hoşgörüsünden, misafirperverliğine, fedakârlığına, kahramanlığına, yardımlaşmasından ve dayanışmasından hayranlıkla bahsetmişler, şiirler yazmışlar, hikayelerine, romanlarına konu yapmışlardır ve burada yaşayan bütün insanların duygularına düşüncelerine tercüman olmaya çalışmışlardır.. Anadolusuz, Türkiyesiz ve Türkçesiz şiir bulamazsınız. Anadolu coğrafyasını yaşamak, onunla konuşmak, dertleşmek, onunla kader birliği etmenin hazzını ve gücünü bulmak ne ferahlatıcı bir gerçekliktir. ‘Şiir bulunduğu coğrafyanın kültürel özelliklerini yansıtmalıdır derken bunları kastetmiştim.”

  

 “Şiir sizce nedir? Bir yaşam tarzı mı bir hobi mi bir tutku mu?” 

“Şiir biz Türkler için hayatın bir parçasıdır. Şiir kitaplarımdan birisinin önsözünde, ‘Şiir, kısacık bir zamanın uzun süren şarkısıdır,’ demiştim. Daha sonra gerçek şiir bir ifade zirvesi, duyguların, hayallerin fırtınalı tepesidir. Boşlukta bir nokta, gökte bir yıldız değildir. Bir kültür ve yorum zeminine oturtulduğunda lezzetlidir, güzeldir, ömürlüdür… Şiir milli kültür hazinelerinden, ötelerden beslenen nazlı bir çiçektir, şair iklimin özünü mısralara taşır ve sonuçta, şiir dilin en yüksek seviyede kullanılmasıdır,’ demiştim.

            7. yüzyılda taşlara kazıdığımız ve şiirsel ifadelerle yöneticilere ders veren Orhun Abidelerini ve Gök Türk yazıtlarını düşününüz, 10-11.. yüzyıldan günümüze bir çizgi çiziniz. Yolda rastladığınız zirvelerin dörtte üçü şair. Kaçkarlı Mahmut’un 1074’de kaleme aldığı Divanü Lügat’it Türk’ü bilmem incelemeye vaktiniz oldu mu, şiirler, Atasözleri, deyimler ve tekerlemeleriyle 20.000 kelimenin karşılıklarını veriyor. Ondan hemen sonra veya o yıllarda Yusuf Has Hacip adlı bir Türk,  Kutadgu Bilig” (mutluluk bilgisi) adlı eseri yazıyor. Kudatgu Bilig’de atasözlerine, edebi söyleşilere, şiirlere, deyimlere ve benzer bilgilere ulaşıyoruz. Onlardan önceki ve sonraki dönemlerde yoğun bir Türk halk edebiyatı karşımıza çıkmaktadır. Kopuzu ile çalıp şiirler söyleyen halk şairleri ve onlardan sonra mesela Yunus Emre’ye bakınız çağları aşıp gelen ve halen dillerimizden ve gönüllerimizden düşürmediğimiz mısraların, hikmetlerin şairi bizi anlatmaya devam ediyor. Her yönümüzle bizi anlatmaya devam ediyor ve böylece zengin bir dini ve tasavvufi edebiyat doğmuştur.

            Osmanlı döneminin yöneticileri içinde divan yayımlayacak kadar şiirin içinde olanlar var ve yüzyıllar içinde halk edebiyatına kardeş, koca bir divan edebiyatını kurmuşuz. Yani Şiir bizim hayatımızın bir parçası olmuştur. Daha doğrusu biz Anadolu’da şiirsel bir hayatı kurmuş, acısıyla tatlısıyla bu serüveni sürdürüyoruz. Bu bizim hem ruhi yapımızda mevcuttur hem de bu güzel vatan bize bütün bunları ilham etmekte ve onun ilhamı ve çağrışımı ile koskoca bir edebiyatı var etmişiz. Bu edebiyatın gövdesi şiirdir.

            Şiire başladığım lise öğrencilik yıllarında, memleketten ve ailemden uzak olmanın verdiği hüzün ve etkilerle şiirler yazmaya başladım. Lise edebiyat öğretmenimiz Şefik Can, bize Yunus Emre ve Divan edebiyatı sevgisini güçlendiren ciddi bir edebiyat birikimi aktardı. Artık hafızamızda onlarca şiir vardı ve önemli dönemeçleri birkaç mısra ile ifade artık ihtiyaç haline gelmişti. Onun için günün her saatinde yanımda kâğıt kalem eksik olmamıştır ve bu durum halen devam etmektedir.

            Aşkale’de yedek subaylığım sebebiyle bulundum ve Aşkale Akşamları–1,2 Karasu ve Kop başlıklı şiirlerimi orada yazdım. 1969 yayınladığım “Bir Daha Yaşamak” adlı ilk şiir kitabımda ilginç mısralar var. Artık kitaplar birbirini takip etmeye başladı ve beş şiir kitabı yayınlandı ve 2006’da “Bütün Şiirler” Salkımsöğüt Yayınları arasında çıktı. Burada ilginç bir yöntem uygulandı, her kitabın ön sözü ve seçilmiş şiirleri beş bölüm halinde, hiç yayınlanmamışlar da sonuna eklenerek öylece kitaplaştı.

            Şiir duygulu bir milletin duygularını, tutkularını, düşünce ve inançlarını ifadede en önemli bir vasıta olmaya devam ediyor, yani gelenek bozulmadan devam etmektedir. Şiir hayatımızın bir parçası olmaya devam ediyor. Onunla her şeyimizi ifade ediyor, onunla ağlıyor, onunla gülüyor, onunla mutlu oluyoruz.

“1969’dan beri beş şiir, dört araştırma, üç de deneme kitabınız dolu dolu yayınlandı. Bunun yanı sıra farklı kitaplara katkılarınız da var. Eserlerinize dönüp baktığınız da ‘Keşke’ dediğiniz bir durum söz konusu oldu mu?” 

“Kitap yayınında fazla bir aksama olduğunu düşünmüyorum. Yalnız AKPINAR’ı on, yirmi yıl önce yayınlamayı niye akıl etmedim diye bir duygu zaman zaman beni düşündürmüştür. Akpınar güncelle tarihinin bir arada oturup, sohbet ettiği ve konuştuğu bir mekân oldu ve birçok yazar, şair, edip burada sohbetini sürdürmektedir. Daha dün derken sekiz yıl bitmek üzere, Ocak-Şubat 2014’de Dokuz yaşına basacağız. Bu öyle bir süreç ki, okumada ve yazmada fevkalade verimli bir ruhi ortam yaratmaktadır. Bu arada birçok yeni kaleme de bir gelişme ortamı yaratmaktayız. Bunu önemli bir hizmet olarak değerlendiriyorum.

            Deneme kitaplarımı şöyle bir hatırlatırsam, Türk Musikisi ve Kültürümüz, Dil ve Edebiyat Yazıları, Kültür ve Tarih Sohbetleri, Sihirli Zaman, Bindallı Yazılar, Denemeler Yorumlar, 55 Soruda Düşünen İnsan ve yakında yayınlanacak Eflatun Sordu, adlı eserimi de dikkatlerinize sunmak isterim. Bu arada Şair ve Yazarlar ansiklopedisinin ilaveli üçüncü basımına da hazırlandığımı, ilk üç denememin ikinci baskılarının da bitmek üzere olduğunu belirtmeliyim.

 “Niğde Üniversitesi ve Yazarlar ve Sanatçılar Birliği (Yazsanbir) tarafından ‘Hayatının 50.Yılında İsmail ÖZMEL” konulu bir panel gerçekleştirilmişti. Kimler katılmıştı? Nasıl bir paneldi ve en önemlisi bir yazar olarak neler hissettiniz?” 

 

“Türkiye’nin çok değerli profesörleri ve değerli kalemleri vardı ve tahmin ettiğiniz gibi fevkalade memnun oldum. Yılların yorulmuşluğunu üzerimden attım desem yeridir.”

  “Niğdeli Şair ve Yazarlar Ansiklopedisi hakkında bilgi verir misiniz?”

“Bu çalışma 30 yıla yakın bir gayretin ürünüdür. Eserin birinci cildi 1990 yılında, ikinci cildi 2001,  üçüncü cildi de 2009 yılında yayımlandı. Bu son yayın üç cildin bir arada yayınlanmasıdır. Nasip olursa önümüzdeki dönemde Şairler ve Yazarlar Ansiklopedisi adı ile ve bir kısım şair ve yazarları da ilave ederek yayınlamayı istiyorum.

            Bu eserde 106 şair ve yazarı hayat hikâyeleri, bir kısım anıları ve eserlerinden örneklerle yayınladık. Özellikle eserlerinden örnekleri geniş tutarak, kitap yayınlama imkânı olmayan birçok şair ve yazarı da böylece beraberimize aldık, şimdi iyi ki yazdık diyorum, çünkü onlarından bir kısmı ebedi âleme göçtüler. Onları rahmetle anıyorum.

“Akpınar Dergisi sanıyorum 40. sayıyı geçti. Dergi çıkarmak hem sabır hem özveri isteyen emek yığını sayılabilecek bir iş… Nasıl karar verdiniz? Dergi yayınının avantaj ve dezavantajlarını hem yazar hem de yayıncı gözüyle irdelersek neler söylersiniz?” 

“Birinci sayının önsözünde dergi ile ilgili düşüncelerimi şöyle dillendirmişim:

 

AKPINAR ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

                                                                                  İsmail Özmel

Türkçenin dünü, bugünü ve yarını üzerinde, şöyle gönül rahatlığıyla, düşünmeye hiç vaktiniz oldu mu? Adını yüzyıllar önce taşlara yazdıran, hem bir anlatım gösterisi, hem de yöneticilere tavsiyeler içeren o ölümsüz yazılar üzerinde bir nebze düşünme imkânınız oldu mu? Dede Korkut ve Yunus Emre’nin yüzlerce yıl ötesinden bize ve insanlığa hitap etmeye devam ettiğini, hâlen onlardan öğrenecek güzelliklerin ve inceliklerin olduğunu biliyor musunuz? Bütün bunların ve sonra gelenlerin, Türkçenin tarihin derinliklerinden ebede kadar yaşayacak yankıları olduğunu hiç düşündünüz mü? Sorular uzatılabilir. 

Yerli ve yabancı birçok bilim adamı, çok geniş bir coğrafyada konuşulan Türkçenin,  tarihî eskiliğini ve zenginliğini, yeni kelimeler üretmekte ve türetmekteki benzersiz kabiliyetini hayranlıkla ifade etmişlerdir. Meselâ, “Meşhur Alman Türkolog’u Maks Müller, Türk Dili’nin büyüklüğü, güzelliği hakkında şöyle yazıyor: ‘ Türk Dili’nin kaideleri o kadar muttarit, o kadar mükemmeldir ki, bu dili lisaniyat âlimlerinden mürekkep bir heyet, bir akademi tarafından şuurla yapılmış bir dil zannetmek mümkündür.

Bu büyük ve ölümsüz dil tarih içinde, bir kısım aydınların ve yöneticilerin gafleti sonucu, yabancı dillerin istilasına uğramıştır. Hem de milletin ve halk şairlerinin gürül gürül Türkçe konuştukları ve yazdıkları bir zamanda…

Bugünkü durum çok mu farklı sanki? Türkçenin başında bu sefer batı kaynaklı rüzgârlar esmekte, yine bir kısım aydınlar, yarım yamalak bildikleri İngilizceden aktardıkları kelimelerle Türkçeyi kirletmeye devam etmektedirler. Milletimizin anlamadığı bu kelimeleri, Avrupalılık adına mı kullanıyor, yoksa kendini küçük görme duygusunun etkisiyle mi böyle davranıyorlar bilemiyoruz.

Neden yarım yamalak İngilizcesi ile dedim?  Kendi dilinin inceliklerini yeterince bilmeyen, onun kelimeler ve kavramlar dünyasından habersiz olanların, bir yabancı dili gereği gibi öğrenmeleri mümkün değildir. Çünkü insan ana dili ile düşünür. Düşünme, muhakeme etme, karşılaştırma ve değerlendirme dünyası, bildiği kelime ve kavram sayısı ile orantılıdır. Kendi diline hor bakanlar, onun güzelliğinden ve zenginliğinden haberdar olmayanların, yabancı dil bilgileri de yarım yamalak olmaktadır.

Nihat Sami Banarlı Türkçenin Sırları adlı eserinde; “Türkçe bir imparatorluk dilidir. Aslan ne yerse yesin onu hazmeder ve aslan vücudunun bir parçası haline getirir.” diyor. Başka bir örnek:  Farsçanın gul’unu almış, gül yapmışız. Ona bir güzellik ve incelik kazandırmış, hem de bu yeni kelimeyle şiirler, nesirler yazmışız.  Fuzuli’nin gülle ifade ettiği güzelliğe bakınız:

Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yâre mutadım

Seni ey gül sever canım ki canana hitabımsın.

Yani Türkçe bünyesine kattığı kelimelerin bir kısmını hançeresine uydurarak hazmetmiş ve çoğu zaman farklı anlamlarda kullanarak, hem geldiği dille ilgisini kesmiş, hem de Türkçenin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Dilimiz bu badireyi, bir takım zorlukları aşarak, sonuçta bir anlamda, kazançla atlatmıştır. Kazanılan kelimeler dilimizin diğer kelime ve kavramlarıyla anlam ve ahenk birliği sağlamış ve Türkçenin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Kazandığı yeni anlam ve söyleyiş özellikleriyle de, geldiği dille ilgisini tamamen kesmiştir.

Her büyük dil başka dillerden kelime almış ve başka dillere kelime vermiştir. Yapılan bir araştırmada, Türkçeden 40 bine yakın kelimenin başka dillere gittiğini görmekteyiz.

Türkçe üzerine yaptığımız kısa gezintiden sonra Akpınar’ı neden çıkarmak istediğimizi birkaç cümleyle ifade etmek istiyoruz.

Bir kültür ve edebiyat dergisine olan ihtiyacı uzun zamandır hissediyorduk. Önce bir isim bulmak gerekiyordu. Niğde’nin yaylalarından birisi olan Akpınar’ı dergi adı olarak seçtik. Böylece hem yaylamızın adını unutturmayacak, hem onun pınar suları gibi arı duru havasını, kültürümüze, sanatımıza ve edebiyatımıza taşıyacak, hem de kültür hayatımızın bir ihtiyacını karşılayacaktık. Bu düşüncelerle yola çıktık.

Akpınar’ın bu ilk sayısında öncelikle dil konusuna ağırlık verdik. Nevzat Özkan,  A. Vehbi Ecer, Ercan Alkaya, Nedim Bakırcı, Muzaffer Akkuş farklı yönleriyle Türkçemiz konusuna eğildiler. Tanpınar’la ilgili Ali İhsan Kolcu ve Kibar Ayaydın’ın, Ziya Osman Saba ile ilgili İsmail Sarıkaya’nın ve Hayali Cihan Değer başlıklı Faruk Yılmaz’ın yazılarını ilgiyle, ayrıca Ali İhsan Kolcu, Ahmet Sıvacı, İsmail Özmel ve Ülkü Güven’in şiirlerini, hikâye ve diğer yazıları zevkle okuyacağınızı, umuyoruz.

Bu takdim yazımı, bir şiirimle bitirmek istiyorum:

 

TÜRKÇENİN TADINA VARDIĞIM ZAMAN

Türkçenin tadına vardığım zaman

Derin bir rüyadan uyandım meğer.

Müjde oldu kaleme, gönle doğdu aydınlık

Uykusuz gecelerin hediyesi bu seher.

 

Nice mevsimler geçti meyve doldu seleler

Kanatlandı ufuklar, aydınlandı öteler.

Yaylaların çiçeği denizlerin türküsü

Dünyamızdan çizgiler hayallerdir öyküsü.

 

Vatanı zinde tutan, her fikirde her şeyde

Beraber uğuldamak bir koro gibi neyde

Yaşamaksa mavi göğün altında diri ve hür

Ölümsüz vatanda bağımsız ve özgür.

 
 “Yakın gelecek için başka projeleriniz var mı?” 

“Akpınar için özel sayılar, yeni tabiri ile dosyalar yapmak istiyoruz. Mesela Ocak-Şubat-2014/ 49. sayıyı Prof. Dr. Mehmet Kaplan’a ayırdık, onu anlatan yazıları bekliyoruz.

            Kitaplar konusunda güzel haberlerim vardır. “55 Soruda Düşünen İnsan” kitabımla bir yeni sayfa açmıştım (Roza Yayınlarından çıktı), yakında “Eflatun Sordu” yayınlanacak, düşünce ve yorum ağırlıklı eserler edebiyatımızda maalesef azınlıktadır. Bunun için önümüzdeki dönemde kültürümüz, medeniyetimiz ve çağı irdeleyen, itirazlar ve çözümler ihtiva eden düşünce eserlerine devam etmek istiyorum. Yunus Emre ile ilgili geniş bir tahlil vermeye hazırlanıyorum. Bundan sonra Muhafazakâr düşünce ve muhafazakâr sanat ve medeniyet konularındaki düşüncelerimi sunmak istiyorum.

            Akpınar’ın 46. sayısında “Muhafazakâr aydın önce Avrupa Medeniyeti kimin? Sorusuna cevap aramalıdır” başlıklı bir tahlil verdim. Konuyla ilgili yazılar, tenkitler bekledim, şimdiye kadar gelmedi. Bizim bir kısım aydınımız hem okumuyor, hem meraksız hem de iddiasız, böyle bir aydın topluma ne verebilir? Düşünce üretmeden, farklı görüşlerle hemhal olmadan, bir kaliteyi yakalamak, gerçek aydın olmak mümkün değildir. Bunun yüksek tahsil diploması ile de ilgisi yoktur. Bunu bir sorumluluk, aydın olmanın sorumluluğu olarak görmek gerekir diye düşünüyorum.”

“Sanıyorum sayısız kitap okudunuz ve müthiş bir kütüphaneniz var. Bunlardan herkes mutlaka okumalı dediğiniz üç kitabın ismini alabilir miyiz?” 

“Kitaplar hayatımın en iyi arkadaşları arasındadır. Onlardan şimdiye kadar hiç zarar görmedim. Bilirsiniz bir arkadaştan zarar görmüyorsanız bu zamanda onun kıymetini iyi bilmemiz gerekir. Kitapların bir de faydalı yönleri vardır. Bu da onların artı yönleridir.  Kitapların sayıları hakkında rakamsal bazı gerçekler, insan hayatına sığan okumaların ne kadar sınırlı olabileceğini kestirmek zor değildir.

            Üç kitap saymam ve tavsiye etmem hakikaten zordur, ama şunu söyleyebilir, aklıma takılan birkaç kriteri burada sayabilirim. Okumak istediğimiz eserden beklediğimiz nedir? Mesleki bir meselenin açıklığa kavuşturulması mı, araştırdığımız bir konuya malzeme hazırlamak mı, yoksa zamanı değerlendirmek için, geniş bir kültür ve birikim elde etmek için mi bu okumalar? Bütün bunları değerlendirirken ilk aklıma gelen.,. Bu yazar bu konuyu ne kadar kavramış ve bana neler verebilir, her kitap kurdunun bunu düşünmesi gerekir. Çünkü rastgele okumalar elbette faydalıdır ama biz zamanı iyi kullanmak istiyoruz ve büyük bir birikimin üzerine kurulmuş eserleri okumak elbette bizi daha şanslı hale getirebilir. Bugün meseleyi kendisi bile kavramamış birçok muhteremin kitap yayınladığını görüyoruz. İntihaller ve kaynak göstermeden çalmalar da cabası. Okuyucu bunun için konunun uzmanlarını bulup okusa daha şanslı ve daha temkinli hareket etmiş olur diye düşünüyorum.

            Yine de üç kitap saymalıyım:

            Hilmi Ziya Ülken’in Aşk Ahlakı,

             A.Vehbi Ecer’in Milli Kültürden Milli Birliğe

            İsmail Özmel’in 55 Soruda Düşünen İnsan”

  

 “İsmail Hocam, yazdıklarınızla birçok kalem sevdalısına örnek olduğunuzu, ben de dâhil birçok kişiyi şiirlerini yayınlayarak mutlu ettiğinizi tahmin ediyorum. Sizce bir yazar sadece yazmalı mıdır? Yazar olmak isteyenler için neler yapıyorsunuz? Yazar olmak isteyenler kendileri için neler yapmalıdırlar? Nasıl bir yol izlemelidirler?”

 “İyi bir yazar usta malı eserleri okuyarak işe başlamalı. Her sahanın üstatları vardır, her sahaya yenilik getirenler vardır, bunun yanında tercüme eserlerden de okumak şarttır. Çünkü çağı bilmeden yarış söz konusu olamaz. Dar bir sahaya hapsolan düşünceler ve kalemler tarihin unutkan koridorlarında kaybolur gider. Şarktan, Garptan konunun üstatları ile sayfalarda buluşmak ve iyi bir edebiyat kültürü iyi bir dil bilinci sahibi olmak meselenin temelini oluşturur. Bunları yaparken yazmayı da ihmal etmemeli. Nasıl antrenman yapmayan sporcu sahalarda başarı elde edemezse, yazı hayatı da böyledir, hem günceli takip edeceksiniz, hem nitelikli eserleri okuyacaksınız hem de yazacaksınız, yayınlamanın imkânlarını arayacaksınız. Çünkü bir gazete veya dergide adını görmek tarifsiz bir mutluluk ve haz verir, yazmaya teşvik eder.

Biz Akpınar’da yeni kalemlere öncelikle yer veriyoruz. Bundan haz da alıyoruz.”

  

“Derginize abone olmak, şiir ve yazı göndermek isteyenler sizinle nasıl iletişime geçebilirler?”

 “Mail adresimize (ismailozmel@hotmail.com) eserlerini gönderebilirler.Abone olmak için Posta Çek hesabımız var 5145515 – İsmail Özmel’e 25 lira yatırarak bir yıllık (altı sayı) abone olabilirler.

 “Üstadım, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.”

 “Ben de size teşekkür ediyorum.”

 

  

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4518 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri