Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Hakkı ERÇETİN

Ahmet'in hakkı

20 Ekim 2013 Pazar

Sizlere aktaracağım yaşanmış gerçek bir hayat hikayesidir. Hikaye,  Bulgaristan’ın Deliorman bölgesindeki Yörükler köyünde köy eşrafından İbrahim aganın bir oğlu olmasıyla başlar. Doğan çocuğa Ahmet ismi verilir. Ahmet 16 yaşına geldiği zaman boyu posuyla kelimenin tam anlamıyla civanmert bir delikanlı olur. Köyünde kendinden 5 hatta 10 yaş büyük gençlerden bile bileğini büken çıkmaz.

Ne de olsa Deliorman bölgesi pehlivan yatağıdır. Havası suyu delikanlı Ahmet’e de sirayet etmiştir. Köy eşrafı babası İbrahim agaya “İbrahim aga, bu kızanda kabiliyet var. Ver bunu usta bir pelvanın (yöre ağzında pehlivan yerine kullanılan kelimedir) yanına da olsun bir cihan pelvanı beya” dediklerinde İbrahim aga mülayim bir edayla “Nasipse o da olur ağalar” der geçiştirirmiş. Çünkü gönlü bu işe pek razı değilmiş.

Ahmet onyedisine geldiğinde iyice serpilmiş, yaklaşık 1.90 boyuyla herkesin gıptayla baktığı bir delikanlı olmuş. Ancak bu vakitlerde Balkanlar patlamaya hazır bir bomba durumuna gelmiştir. Bu nedenle orduya yeni asker alımı başlar. Ahmet daha 17 yaşında olmasına rağmen fiziki görüntüsü itibariyle silah altına alınır. Silah altına alınan gençler gözyaşlarıyla uğurlanır.

Meşhur Balkan harpleri başlamıştır. Kısa bir zaman içinde her yer yangın yerine döner. Köylere acı haberler birer birer ulaşmaya başlamıştır. Ancak Ahmet ile aynı köyden iki kişiden haber alınamamaktadır. Haber alınamaz çünkü Ahmet ve iki köylüsü esir düşmüşlerdir.

Bu esaret dönemi başlı başına bir hikaye olduğu için burada çok fazla üzerinde durmayacağım. Çünkü bu esaret tam olarak 3 sene 7 ay sürmüştür. Bu dönemi kısaca angarya işçilik olarak özetleyebiliriz. Yani yol yapımlarında taş kırma, madenlerde çalışma, demiryolu inşaatı gibi akla gelebilen bütün angarya işlerde çalışmışlardır.

Bu esaret döneminin son zamanlarında bizim Ahmet ve iki köylüsü Bulgaristan’ın batısında Sırbistan tarafında taş kırma işine mecbur edilmişlerdi. Bizimkiler biraz uslu durduğu için bir nakliye işine verilirler. Birkaç Bulgar askeriyle bir at arabası yükü bir yere götürüp oradan da başka bir yükü bulundukları yere getireceklerdir.

Bu nakliye esnasında bir mola verirler. Mola verdiklerinde bir Bulgar askeri devriyesi yükün başındaki askerleri kısa süreliğine bir iş için yanına alır ve bizimkilere arabanın yanında beklemeleri söylenir. Bizimkiler arabanın yanında beklerken yoldan geçen birisi bunlara selam verir. Bizimkiler selamı “ve aleyküm selam” diye alınca yoldan geçen “Siz müslümanmısınız?” diye sorar. Bizimkiler de “Elhamdulillah Müslümanız” derler. Bunun üzerine yolcu “hani sizin fesiniz, sarığınız?” der. Bizimkiler “biz esiriz” diye cevap verirler. Yolcu da “bu nasıl esirlik arkadaş! Başınızda bekleyen yok ve siz hala burada duruyorsunuz” deyince bizimkiler “başımızdaki askerleri bir devriye subayı kısa bir süreliğine aldı, onlar da neredeyse gelir” diye cevap verir. Yolcu da “ben geldiğim tarafta 3-4 km boyunca asker görmedim” deyince bizimkiler firar etmeye karar verirler ve dalarlar Balkan ormanlığına.

Bizimkilerin hareket tarzı, gündüz dinlenip gece yol almaktır. Bulundukları yer ile köylerinin arası kaba hesapla 150-200 km’lik bir mesafedir. Gece yol alırken nerede bir ışık görseler veya bir horoz, köpek sesi işitseler oranın bir yerleşim yeri olduğunu ve orada da asker olabileceği ihtimaliyle o noktanın birkaç kilometre dışından dolaşıyorlarmış.

Bu şekilde günlerce yol alırlar. Yolculuk hep orman içlerinden yapıldığı için su istemedikleri kadar bol ama yiyecek için aynı şeyi söylemek mümkün değil tabii ki. Yenebilen otlarla ve yaban meyveleri ile idare etmek durumundalar. Yine bir gece yol alırken müthiş bir yağmur bastırır. Göz kararı yol almaya çalışırken önlerine sel sularından iyice kabarmış bir dere çıkar. Bu dereyi yüzerek geçerler ama tabir yerindeyse son canları ile karşı kıyıya ulaşmışlardır. Bitkin bir şekilde yığılıp kalırlar. Ancak gel gör ki geçtikleri kıyı askeri bir bölgedir. Askeri devriye bunları bulur ve nöbetçi subayın olduğu yere getirir. Bu arada vakit gecenin 3’ü veya 4’ü gibi olduğu için nöbetçiler ve nöbetçi subay dışında herkes uykudadır. Bizimkiler nöbetçi subaya asker olduklarını bir nakliye görevinde ormanda kaybolduklarını söylerler. İsim olarak ta yola beraber çıktıkları Bulgar askerlerinin adlarını verirler. Subay bizimkilere kuru elbise verilmesini söyler ve karargaha geçer. Bizimkiler subayın dedikleri birliğe telgraf çekip işin aslını öğreneceğinden emindirler. Yanlarında bulunan nöbetçi asker bunlara inandığı için bizimkilere güvenmektedir. Bizimkiler tuvalet bahanesiyle dışarı çıkarlar ve o zorlu dereyi bir kez daha geçmek pahasına firara devam ederler. Ormanda izlerini kaybettirerek üzerlerinde asker elbisesi olmasına rağmen yine bildikleri usulde yol almaya devam ederler.

Yolculuğa hazırlandıkları bir akşam üstü yakınlarda küçük bir köy olduğunu görürler. Ahmet arkadaşlarını ormanda bırakarak köye doğru bir keşfe çıkar. Köyün girişinde bir pınar başına varır. Pınar başında oyalanırken pınara su almaya bir Bulgar kadını gelir. Bulgar kadınına köyde asker olup olmadığını sorar ve olmadığı cevabını alınca kadına, “Biz filan yerde mevzi bekleyen askerleriz, yiyeceğimiz bitti” der. Kadın bunun üzerine biraz beklemesini söyler ve evin yolunu tutar. Kısa bir süre sonra elinde içine peynir doldurulmuş sıcak bir köy ekmeği (şu kaşar tekeri gibi olanlardan) ile döner. Bizim Ahmet ekmeği alıp arkadaşlarının yanına gelir. Günlerce süren açlıktan sonra bu tam bir ziyafet olmuştur. Ahmet daha sonra bu olayı anlatırken hayatı boyunca yediği en lezzetli yemek olarak anmıştır. Uzun süredir unuttukları bir şey olan tok karnına su içme keyfini yaşayınca otomatik olarak o gece yolculuk yapmamaya oybirliğiyle karar verip nefis bir uyku çekerler. Artık kendi bölgelerine de yaklaşmaya başlamışlardır. Onların hesabına göre bir aksilik olmazsa 1 haftaya kadar köylerinde olacaklarını hayal ediyorlar ve bunun heyecanıyla yol almaya devam ediyorlardı.

Bu hikayenin başka bir boyutunu ele almak için filmi başa sarmamız icap ediyor. Yörükler köyü gençlerini savaşa göndermiş ve kısa bir süre sonra gelen şehadet haberleri ile ocaklara birer bire ateş düşer olmuştu. Ahmet’in anacığı da iki gözü iki çeşme civanmert oğlundan bir haber beklermiş. Bir seneye kadar umutlar devam etse de bir seneyi geçip te haber gelmeyince ümitler de yavaş yavaş kaybolmaya başlamış.

Ancak Ahmet’in babası İbrahim aga ümidini hiç kaybetmemiş. İbrahim aga yapısı itibariyle çok konuşmayı sevmeyen mülayim birisi imiş. Bütün evlatlarını sever ama Ahmet’ini bir ayrı severmiş. Ahmet’in gidişinden itibaren 3 seneyi aşkın bir zamanda her sofraya oturduklarında sağ tarafına kimseyi oturtmaz ve evin büyüğü olarak ekmeği üleştirirken “ bu da Ahmet’in hakkı” deyip sofraya koyarmış. İlk zamanlar mesele olmasa da Ahmet’in gidişinden 1 seneden fazla zaman geçince anacığı ümidi kesmiş oğlunun da şehit düştüğüne kanaat getirip kabullenmeye çalışırmış. Ancak her sofraya oturuşta kocasının “bu da Ahmet’in hakkı” demesi ve yerine kimseyi oturtmaması ona işkence gibi gelmeye başlamış. Her sofrada kocasına “bey, oğlumuz şehit oldu işte. Niçin her sofrada onu hatırlatır da yaramı deşersin, bana inadına mı yaparsın bunu?” der ağlamaya başlarmış. Mülayim İbrahim aga buna hiç cevap vermezmiş, yemeğini yer ve kalkarmış.

Yine bir akşam yemeği sofrasına otururlar ve İbrahim aga bir dilim ekmeği “bu da Ahmet’in hakkı” deyip sofraya koyunca karısı “Bey, Allah’ını seversen bana işkence etmekten vazgeç” der ve bu sırada evin kapısı açılır. Kapı açılmıştır ama kapının yerinde kapı gibi pelvan Ahmet’leri durmaktadır. Gözyaşları sel gibi akar ama artık bunlar sevinç gözyaşlarıdır. Evde tam bir bayram havası vardır. İbrahim aga her zamanki gibi usulca kalkar ve sadece “Ahmet’im” diyerek oğluna sıkıca sarılır. Bu sefer baba hissiyatı nadir de olsa ana hissiyatını geçmiştir.

Bir zaman baba ocağında kalan Ahmet bu sıra evlenmiş ve 3 tane erkek evladı olmuştur. Ancak her geçen gün kötüye gittiği için 1935 senesinde 5 asırlık baba ocağını terk ederek öz yurduna bir sığıntı gibi göç etmiştir. Sadece ailesini alıp gelmiş kardeşleri ve akrabaları orada kalmıştır. İlk zamanlar Ahmet her şeyin eskisi gibi olacağını ve baba ocağına döneceğini hayal etmiş. Ancak oradan gelen haberler bu hayali söndürüp geri kalanların da bir an önce Türkiye’ye gelmesi temennisine dönmüştür. Artık burada yeni bir hayata sarılma fikri kuvvetlenmiştir.

Göç ettikten 6 sene sonra 3 erkek evladından sonra biricik kızı Ayşesi dünyaya gelmiştir. Takdir-i ilahi de beni, Pelvan Ahmet’in biricik kızı Ayşe’ye evlat yapmıştır. Yani sizin anlayacağınız hikayenin kahramanı Ahmet benim “Pelvan dedem”dir. Küçükken yapısından korktuğum için yanına gidemediğim ancak bir 10 kuruş veya 25 kuruş verince yanına sokulup tarafından sevildiğim rahmetli dedeciğimdir.

Bir cihan pehlivanı olma ihtimali ve kabiliyeti var iken bu yolu seçmeyip daha zoru olan hayatla güreş tutmayı tercih etmiştir dedem. Belki tuş yapamamıştır ama onu yenmeyi başarmıştır ve benim gözümde büyük bir pelvandır o. Allah gani gani rahmet eylesin.

Hz. Peygamber (SAV) “Gerçek pehlivan nefsini yenen kimsedir” buyurmuştur. Allah cümlemizi nefsini yenen gerçek pehlivanlardan eylesin vesselam.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3334 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri