Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İbrahim KARAGÜL

'Bir zamanlar Müslümandım ama ailemin geçmişi Yahudi'

05 Haziran 2008 Perşembe

Barack Obama'nın başkan adaylığı kesinleşti. Demokrat Parti seçmeni, George Bush'tan sonra yarışa John McChain'le devam edecek olan Cumhuriyetçilerin karşısına siyah ve geçmişi Müslüman bir Amerikalı'yı çıkardı. Amerikan tarihinin belki en renkli ama bir o kadar da gergin seçim yarışını izleyeceğiz. 4 Kasım seçimlerinden, elli yıl önce aynı tuvaletlere girmelerine bile izin verilmeyen renkli bir Amerikalı'nın seçilmesinin; dünya genelindeki imajına, güvenlik ve dış politikasına, küresel hegemonik arzularına, iç barışına, çöküşün eşiğine gelen ekonomisine, neo-con ırkçılığın gücüne büyük etkileri olacak.

Savaş sanayinin, güvenlik stratejilerine göre bir dünya düzeni kurmaya çalışanların, Yeni Amerikan Yüzyılı saçmalığı yüzünden dünyayı kaosa sürükleyenlerin, Yeni Ortadoğu Düzeni diyerek işgal edilecek ülkeler listesi hazırlayanların üçüncü kez iktidara gelmesi elbette mümkün. Hatta seçilemezlerse, derin Amerika'nın hazzetmediği bir ismin önünü “bir şekilde” kapatmaları, onu harcamaları da mümkün. Ama bütün bunların ötesinde ihtimaller de var.

Barack Obama kazanırsa Amerika'da ne değişir? Bir sivil devrim mi olur ve farklı bir Amerika mı görürüz?

Yoksa bir çeşit derin, olağanüstü yöntemler kullanılan Anglo-Amerikan müdahale mi söz konusu olur? İktidarı bu sefer hangisi belirleyecek? Savaş lobisi mi güçlü çıkacak yoksa küresel sermaye mi? İkisi de mümkün. Bir başka soru daha var: McChain ya da Obama, hangisi seçilirse seçilsin, Beyaz Saray'ı kim yönetecek?

Neoconların gücü ortada. Ama kendilerinden ne kadar nefret edildiği de ortada. Böyle olunca da, 4 Kasım seçimlerini, elbette ABD siyasi tarihinin en önemli seçimlerinden biri olarak niteleyebiliriz.

İsrail'in ve neoconların, giderayak Ortadoğu'da büyük bir askeri hareketlilik istediği, İran'ın gücünü sınırlamayı planladığı ve seçimden önce bu işi bitirmek, (en azından başlatmak) istediği biliniyor. Obama ve demokratlar, İran'a müdahale seçeneğini tamamen devre dışı bırakırsa, seçilme ihtimalleri güçlenirse, ağrılıklı görüşe göre şu anki yönetim bunu yapacak. Hatta Ağustos ayında böyle bir gelişmenin olabileceği bile tartışılıyor. Böyle olursa, Obama ve demokratlar istemese de, iktidarları boyunca kafalarını krizden kaldıramayacaklar demektir.

Soğuk Savaş sonrası yıllarca Yeni Dünya Düzeni tartışmalarını dinledik, arayışları izledik. Neredeyse yirmi yıl geçti, dünya düzenden çok kaosa doğru sürüklendi. Askeri, siyasi ve ekonomik çatışma yer her yerde. Savaş lobisinin çatışmaya dayalı, Soğuk Savaş dönemi taktikleriyle uyguladıkları politikalar iflas etti.

Şimdi başka bir dönem söz konusu. Finans sistemi çöküyor. Yeni bir ekonomik sistem arayışı, klasik dünya düzeni arayışlarının önüne geçti. Finans sistemi kendi dünya düzenini kurmaya girişti. Başarılı olunur mu, bilmiyoruz ama Obama tam da bu dönemi ABD lideri olarak öne çıkıyor.

Seçim kampanyasına destek verenlere bakınca da bu ortaya çıkıyor: Goldman Sachs, Lehman Brothers (yakın dönemde büyük bir çöküş yaşayabilir), National Amusements, JP Morgan, Citigroup, Citadel Investments, Credit Suisse, Skadden Arps, Morgan Stanley, Time Warner… Ne gariptir ki, bu şirketlerin önemli bir bölümü çöküşün eşiğinde. Dolayısıyla ABD ya da Obama'yı değil, kendi liderliklerinin devamı için büyük bir mücadeleye giriştiler. Klasik Amerikan iktidar yapılarıyla yeni bir dünya düzeni inşa etmeye yeltenen küresel sermaye arasındaki çatışma, Obama'nın önünü açıyor.

1961 yılında Hawai, Honolulu'da doğan Barack Hüseyin Obama, Müslüman bir Kenyalı bir babanın, Kansaslı beyaz-ateist bir annenin çocuğu. Daha altı yaşındayken anne-babası boşandı. Annesi yeniden evlenip Endonezya'ya, Cakarta'ya yerleşti. Babası ise Kenya'ya döndü. Annesi ve üvey babasıyla Cakarta'da yaşayan Obama, iki yıl Müslüman okuluna iki yıl da Katolik okuluna gitti. Bu dönem kendisine sorulduğunda, “bir zamanlar Müslümandım” diye cevap veriyor.

Seçim kampanyaları döneminde var gücüyle nasıl İsrail dostu olduğunu ispatlamaya çalıştı. Amerika için tehdit olacaksa Pakistan'a saldırı yapılabileceğini bile söyledi. İsrail'in en güçlü dostu olduğunu söyler ve Yahudi lobi kuruluşlarında yaptığı konuşmalarda George Bush'u aratmaz. Hatta Bush, o dehşet konuşmasını yaptığı İsrail Parlamentosu'na girerken Obama'nın adamları aynı binada başka görüşmelerle meşguldür.

İsrail'in en vahşi saldırılarından Kana katliamı için söylediği söz, “Hizbullah'ı sivilleri canlı kalkan yaptığı” şeklinde olur.

Hatta bir keresinde, Kenya'daki atalarının geçmişinin Müslümanlıktan önce Yahudi olabileceğini söylemiş, İsrail ve Yahudi lobisi ile böyle bir bağlantı kurmaya çalışmıştır.

Entelektüel bir lider. “The Dreams of My Father: A Story of Race and Inheritance” ve “The Audacity of Hope: Thoughts on Reclaiming The American Dream” adlarında iki kitabı var.

Önünde iki seçenek var Obama'nın: Ya şu anki saldırgan, açgözlü politikaları tersine çevirip ABD'yi dünya ile uzlaştıracak ya da savaş lobisine ve derin Amerika'ya teslim olacak. Birinciyi tercih ederse çok büyük yıkımlar ve tuzaklarla boğuşmak zorunda kalacak. İkinciyi tercih ederse zaten kaybetmiş olacak.

Ama üçüncü ihtimal gerçekleşir, yani başarırsa, sadece ABD siyasi tarihine değil, dünya tarihine de derin izler bırakacak bir lider olacak. Seçilirsi onun için normal ve sıradan hiçbir şey olmayacak. Her şey o kadar zor ve o kadar olağanüstü olmak zorunda çünkü.

Bu yazı toplam 2400 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri