Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İbrahim KARAGÜL

İpler koptu: Suriye'yi işgal mi edeceğiz!

15 Haziran 2011 Çarşamba

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Beşşar Esad'la dünkü telefon konuşması, bir şeyleri düzeltmeye yeter mi? Hem Suriye içinde hem de Türkiye-Suriye ilişkilerinde bazı şeyleri eski haline çevirme yönünde bir sonuca yol açabilir mi?

Sanmıyorum... Ankara-Şam arasındaki o gösterişli birlik görüntüleri artık tarihe karıştı. Güven ortadan kalktı. Şam'dan iletilen mesajlarla uygulanan güvenlik yöntemlerinin farklılığı, şiddetin dozunun sürekli artırılması, verilen güvencelerin boş çıkması, iki başkent arasındaki sıcak ilişkilerin sonunu getirdi.

Erdoğan'ın dünkü görüşmede Esad'a; "şiddetten uzak durması, reformları takvime bağlaması ve ivedilikle uygulaması" tavsiyesinde bulunduğu ifade ediliyor. Daha önce de "kardeşini feda et" telkininde bulunduğu iddia edilmişti. Ancak Şam yönetiminin, hele bu kaotik durumda bunu yapma iradesinin olmayacağını, tam tersine güvenlikçi çevrelerin iktidar alanının daha da genişleyip güçlendiğini, reform isteyenlerin ellerinin iyice zayıfladığını görüyoruz.

Türkiye, sekiz yıldır Suriye'ye yönelik dış baskıları zayıflatmaya, bu ülkenin kontrollü şekilde değişimine, normalleşmesine destek olmaya çalıştı. Maalesef bütün bunlar, birkaç haftada etkisini kaybetti. Baas yönetimi, yıllardır edindiği değişim tecrübesini bir anda kenara itip, eski alışkanlıklarına döndü. Tipik Baas karakterine teslim oldu. Bu aşamadan sonra 'Suriye'ye rağmen Suriye'yi desteklemek' Türkiye için hiç de akıllıca bir duruş olmayacaktır. Öyle de oluyor.

Başından beri bu ülkede olanların, ülke içi temsil krizi, rejimin kendi halkını kıyımdan geçirmesi gibi geleneksel Suriye gerçeklerinin ötesinde yeni bazı gelişmelerle de bağlantılı olduğuna işaret etmeye çalıştık. O da Suriye üzerinde İran-Suudi Arabistan savaşının yaşandığı gerçeğidir. Bölge dışı güçlerin en zayıf yanımıza yatırım yaptığını gerçeğidir. Çok büyük tuzaktı bu ve bir kez daha düştük. Fay hatlarını bir kez daha harekete geçirdiler. Bu sefer depremin şiddeti çok daha büyük olacak gibi.

Bölgenin iki keskin kampı arasındaki çatışma Yemen'de, Lübnan'da, Irak'ta kendini gösterdi. İç savaşlara neden oldu, kitlesel ölümlere yol açtı. Bu bölgelerdeki güç savaşı halen devam ediyor. Şimdi Suriye üzerinden belki diğerlerinden çok daha şiddetli, çok daha sarsıcı yeni bir cephe açılıyor. Bu sefer kitlesel kıyımlar belki çok daha acımasız olacak.

Türkiye'nin duruşu bu açıdan çok önemli. Irak içindeki güç savaşının bölgesel karakter almaması için Ankara çok yoğun çaba harcadı. Başarılı da oldu. Ama bu seferki kriz çok daha büyük, bölgesel etkileri daha geniş olacak.

Suriye içinden, Lübnan'daki bazı çevrelerden özellikle de İran'dan Türkiye'ye yönelen yayınlara, sert ithamlara dikkat ediyor musunuz? Tahran neredeyse Suriye'de olup biten her şeyin sorumlusu olarak Türkiye'yi ilan ediyor. Resmi haber kaynakları, silahların Türkiye'den gittiğini, çatışmaları Türkiye'nin beslediğini, bazı örgütleri Türkiye'nin yönlendirdiğini bile iddia edebiliyor.

Yine bölgede, 'İran aksı'na mensup yayın organları aynı koroya katılıyor, Türkiye karşıtı inanılmaz bir karalama kampanyası yürütülüyor. Ankara'nın Batı ile işbirliği yaptığı, Suriye'ye iki yüzlü davrandığı, bu ülkeye yönelik işgal hazırlığının öncüsü olduğu iddia ediliyor.

Buradan bakınca iplerin çoktan koptuğunu görebiliyoruz. Ankara'nın yeni Ortadoğu projelerini rejim değişikliği dalgasından sonraya ertelediğini, muhataplarını değiştirdiğini görebiliyoruz.

Hassas olmamız gereken tek şey var: Mezhep eksenli krizi besleyen ülkelerden biri olmamak. Bölge ülkeleri bu kimliğe göre bloklara ayrılıyor ve her zamankinden çok daha öfkeli bir şekilde safları netleştiriyor. Bu, bütün coğrafya için yıkım demektir, on yıllarca devam edecek kaos ve çatışmalar demektir. Bu endişenin dışında, Suriye'deki krize bakışta bir sorunumuz yok. Elbette haktan, adaletten, insandan yana olacağız. Ancak Türkiye'de bazı çevrelerin dar mezhep kışkırtıcılığı ile bütün bölgeyi yakmaya ayarlı düşüncesizce hareketlerini, bölgedeki kamplaşmanın artık Türkiye'ye de ihraç edildiğinin göstergesi olduğunu bilmek zorundayız.

Eğer bu Suudi-İran kaynaklı mezhep çatışmasına yönelik girişimleri kontrol edemezsek, sakinleştiremezsek, işin ucu Çaldıran Savaşı'na kadar gidecek demektir. Türkiye olarak bölgeye ve dünyaya yeni şeyler söyleme yeteneğimiz önemli ölçüde yok olacaktır.

Önümüzdeki haftalarda Suriye'ye askeri müdahaleyi tartışıyor olacağız. Her ne gerekçeyle olursa olsun, bölgemizde bir ülkenin daha işgalini hazmetmemiz mümkün değil. Hal böyle iken, Irak'tan ders almayanlar, Libya'nın şu anki durumuna dair sözü kalmayanlar, işgallere karşı direnmesi gerekenler ABD'nin, İngiltere'nin, NATO'nun bir ülkeyi daha işgal etmesi için adeta diz çöküp yalvarıyor.

Bu, tam anlamıyla bir savrulmadır. O çevrelerin Irak'ta yüz binlerin ölümüne duyduğu öfke ve acı, gerçek değil miydi. Afganistan'ın işgaline duydukları öfke neydi? Libya için neden kimse bir şey söyleyemiyor?

Sadece Amerika, Libya'nın 32 milyar dolarına el koydu. Avrupa daha fazlasına el koydu. Bu ülkeyi harabeye çevirdiler. Yüz milyarlarca dolar para kazanacaklar savaş sonrasında. Bu savaşların sadece siyasi değil aynı zamanda yatırım için yapıldığını anlamıyor muyuz?

Gerçekten zor durumlarla karşı karşıyayız. Türkiye-Suriye ilişkileri koptu. Soğuk Savaş döneminin kamplaşması başladı sanki. Yazık.. Bir kez daha kazılan kuyuya düştük. Yüz yıl boyunca düştüğümüz gibi...

Türkiye-Suriye sınırı sadece on binlerce mültecinin akınına uğramayacak. Kim bilir, yakın geçmişte gördüğümüz en büyük askeri hareketliliğe de ev sahipliği yapacak.

Bu yazı toplam 2540 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri