Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İbrahim KARAGÜL

Türkiye neoconları, mezar evler,'İslamcı terör' keşfi

22 Temmuz 2008 Salı

Türk neoconlar, Hizbullah ve PKK ile bağlantıları, PKK-Hizbullah çatışmaları, mezar evler, domuz bağı ile öldürülen dindar insanlar, cinayetler sonrası İran'ı hedef alan rejim tartışmaları, binlerce insanın sokaklarda “Kahrolsun Şeriat” sloganları ile yürütülmesi, ABD'li neoconlardan çok daha önce “İslamcı terör”ü keşfetmeleri, İsrail aşırı sağı ile “İslam tehdidi”ne karşı ortak savaş ve post modern darbe, güvenlikten ekonomiye ve dış politikaya kadar koca Türkiye'nin dar bir ideolojik grubun oyun alanı haline gelmesi, bölgesel çatışma senaryolarında dar ve ufuksuz çevrenin ihtiraslarına kurban gidişimiz ve şimdi; Türkiye'nin, bütün bu kirli, karanlık örtülü yapıdan kurtulma yönünde büyük mücadelesi…

Bugünlerde en çok tartıştığımız İran meselesinde bile benzer bir durum söz konusu. Nasıl mı? Önce genel bir değerlendirme yapalım:

Bu hafta itibariyle ABD ve İsrail'in İran'a saldırma ihtimali ortadan kalktı mı yoksa savaş çok mu daha yakınlaştı? Aynı soruyu İran açısından da sormak lazım. Tahran, meydan okuyan tutumundan geri adımı atıyor, varoluş meselesi olarak gördüğü nükleer politikasında değişikliğe mi gidiyor yoksa diplomasinin son oyunlarını mı oynuyor?

Peki bütün bölgeyi sarmasından korkulan, bölgesel savaş olarak nitelenen çatışma ihtimalinin zayıflatılmasında Türkiye nasıl bir rol oynuyor? Ankara, tıpkı İsrail-Suriye görüşmelerindeki rolü gibi, arabuluculuk rolü oynarken barış sağlamaya mı yoksa savaşı engellemeye mi çalışıyor. Belki de kriz tehlikeli noktalara ulaştığı için, tıpkı Irak işgali öncesi dönemi andırdığı için Türkiye konuya bu kadar önem veriyor. Bu sorular çok önemli. Tabii cevapları da. Çünkü İran-ABD arasında diyalog kapıları hiçbir zaman bu kadar açılamamıştı. Çünkü iki ülke arasında savaş tehdidi hiç bu kadar yakınlaşmamıştı.

Ancak; bugün diyalog sağlanabiliyorsa, çatışma ertelenebiliyorsa bu ABD'nin kendi içinde yaşadığı ikilemden kaynaklanıyor. İran'ın hemen her hafta yeni bir füze denemesi yapması, hemen her hafta yani bir askeri tatbikat başlatması, ABD ve İsrail'den aldığı tehdit sinyallerinin fazla yükseldiğine işaret ediyor. Mesela ünlü neocon John Bolton, The Wal Street Journal'da, “İsrail ile çok yoğun işbirliği sağlamak zorundayız. ABD, saldırıdan önce, saldırı sırasında ve saldırı sonrasında İsrail'le birlikte olacak. Saldırı yüzünden suçlanacağız, negatif sonuçlarına katlanacağız ancak bizim için ne kadar başarılı olacağımız önemli” diyebiliyor.

Bolton bunları söylerken, Bush yönetimi tam tersi bir tavır alıp, 1979'dan bu yana ilk kez İran'la diyalog kuruyor. Neoconların savaş çağrılarının tersine bir yaklaşım sergiliyor. Geçtiğimiz hafta tanık olduğumuz gibi, Tahran'la yüksek düzeyde diplomatik ilişkine zemin hazırlıyor. Türkiye'de olduğu gibi ABD'de de bir kesimin azgınlığının önüne geçme çabası bu. Çünkü asıl kriz Washington'da yaşanıyor. Bir taraf hemen saldıralım çağrısı yaparken, sonuçlarını hiç de düşünmezken ve bu niyetinden vazgeçme eğilimi göstermezken diğer taraf saldırının sonuçlarını az çok görüyor olacak ki, tedirgin, temkinli ve sabırlı hareket etmekten yana.

İran-ABD-İsrail krizinde iki keskin hat aynı anda kendini gösteriyor. Hem ABD içinde, hem İsrail'de hem de İran'da bu iki cephe önce kendi içinde çatışıyor. Kimler galip gelecek, bilmiyoruz ama çatışmanın sonuçları hem Türkiye üzerinden derin izler bırakacak hem de bölgeyi kendi istikametinde dönüştürecek.

Mesela Tahran, ateşli meydan okumalar arasında ABD'ye sempatik mesajlar da gönderiyor. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, ABD'nin Tahran'da “menfaat ofisi” açmasına yeşil ışık yaktı. Bu mesajda, Tahran'ın; “Bush ya da Obama'nın masaya koyduğu her hangi bir öneriyi tartışmayı istekli olduğu” belirtiliyor.

Öyleyse durum şu: ABD içinde sertlik yanlılarıyla ılımlılar çatışıyor. İran politikasını bu çatışmanın sonucu belirleyecek. Aynı çatışma İsrail'de de var. Bir kesim bir yıl içinde saldırının gerçekleşmesi gerektiğini, aksi takdirde İran'ın nükleer silaha ulaşacağını söylerken diğer kesim olası bir müdahalenin bölgenin bütününde derin sarsıntılara yol açacağına ve bunun üstesinden gelinemeyeceğine inanıyor. İran'da da aynı çatışmayı görüyoruz. İsrail'i haritadan silme, ABD'yi bile vuracak füzeler yapma, Basra Körfezi'ni kapatma, bölgedeki 58 ABD üssünü vurma tehditleriyle pazarlık açıklamaları aynı anda yapılıyor. Ağustos-Aralık aylarında saldırı olacağına dair son iddiaları bu açıdan ele almak lazım.

Not etmek istediğim şey, Türkiye'nin pozisyonu. Lübnan barışına katkıda bulunan, İsrail-Suriye görüşmelerinin mimarlığını yapan, Irak'taki iç çatışmaya müdahil olan, Bağdat'la her alanda “entegrasyon” anlaşmaları imzalayıp bir çok alanda “tek devlet” gibi hareket etme niyeti olan Türkiye, bölgenin en karmaşık ve zor konusu olan ABD-İran krizinde de arabuluculuk yapıyor. PKK'ya karşı operasyonlarda İran ve ABD ile aynı anda işbirliğini sağlamayı başaran Türkiye'nin rolünü iki taraf da kabullenmiş görünüyor. Ankara'ya gelen Stephan Hadley ile İran Dışişleri Bakanı Manucehr Mutteki'nin temasları, Cenevre'de ABD'nin de katıldığı pazarlıktan dönen İran Güvenlik Konseyi Sekreteri Said Celili'nin Tahran'a dönmeden önce Türkiye'ye uğrayıp bilgi vermesi bunun kanıtı.

Türkiye'nin bölgesel ölçekli oluşumlara yelken açtığı ve bütün krizlere müdahil olduğu, geleneksel ölçeğinin çok ötesinde projelere yöneldiği bir dönemde içeride Cumhuriyet tarihinin en keskin hesaplaşmalarından biriyle yüzleşiyor oluşu bir rastlantı olabilir mi? Bence hayır!

Kesinlikle rastlantı değil. Bu bir güvenlik operasyonu da değil. Bu bir çetenin tasfiyesiyle sınırlı da değil. Aynı dönemde bir çok ülkede benzer iç çekişmelerin yaşanmasının rastlantı olmadığı gibi. Soğuk Savaş'ın son kalıntıları tasfiye ediliyor. Zihinsel bir tasfiye bu. Türkiye'nin neoconları tasfiye ediliyor.

Bu yazı toplam 3978 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri