Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

BAŞBAKANLARIMIZ VE TÜRKİYE'DE SİYASET

01 Ağustos 2012 Çarşamba

Bugün seri yazıma kaldığım yerden yani; VI, VII, IX uncu Dönem  Kayseri Milletvekili ve Cumhuriyet Senatosu Başkanı Başbakan Suat Hayri Ürgüplü ile devam edeceğim. Fakat Suat Hayri Ürgüplü’yü araştırırken Masonluk ve bağlantısını geniş tutacağım. Zira Türkiye tarihine hizmetleri olan Cumhurbaşkanının incelenmesinde bu bilginin hem şahsı hem de ülkemizin geleceğini şekillendirme konusunda önemi çok büyüktür.

Kısaca Özgeçmişi ve Siyasi Yaşamı

Suat Hayri Ürgüplü, 13 Ağustos 1903 tarihinde Şam’da doğdu. 1. Dünya Savaşı’na katılma fetvasını veren Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi’nin oğludur. Lale Devri’nin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın soyundandır. Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1926 yılında bitirdi. Çeşitli devlet hizmetlerinde bulundu. Türkiye-Yunanistan 1924 Nüfus Mübadelesi mahkemelerinde çalıştı. Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1926). “Türk-Yunan Ahali Mübadelesi Hakem Mahkemesi”nde çevirmen olarak çalıştı (1925-1929). İstanbul Ticaret Mahkemesi’nde hakimlik yaptı (1929-1932). Politikaya atıldı ve 1939 seçimlerinde Kayseri’den milletvekili seçildi. 1943’te yine meclise girdi, yeni kurulan hükümette Gümrük ve Tekel Bakanı oldu. 1950’de üçüncü kez meclise girdi. Avrupa Danışma Meclisi’nde Türk heyetine başkanlık yaptı. Bonn (1952), Londra (1955), Washington (1957) ve Madrid (1960) büyükelçiliklerinde bulundu. 1961 seçimlerinden sonra Senato’ya girdi ve Senato’nun başkanı oldu. 1965’te kısa bir süre “partilerüstü” başbakanlık yaptı; 1966’da kontenjan senatörü seçildi. 1972’de ikinci kez başbakan oldu; ancak, kabinesinde değişiklikler istendiğinde istifa etti; aynı yıl üyelik süresi dolduğundan Senato’dan ayrıldı. İstanbul Ticaret Mahkemesi yargıçlığında bulundu (1929-1932). 1939 ve 1943’te Kayseri Milletvekili seçildi. 2. Şükrü Saraçoğlu kabinesinde Gümrük ve Tekel Bakanı oldu.

Onaylanmayan Suat Hayri Ürgüplü Hükümeti ve Milli Güven Partisi

Nihat Erim’in CHP içindeki parti içi çatışmalar nedeniyle istifası sonrası yeni bir hükümet kurulması konusu doğal olarak ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay yaptığı girişimler sonucu hükümeti kurma görevini 1960 sonrası da böyle bir hükümette başbakanlık yapmış bağımsız kontenjan senatörü Suat Hayri  Ürgüplü’ye  vermiştir. Suat Hayri Ürgüplü partiler arası görüşmeler sonrası 13 Mayıs 1972 tarihinde kurduğu kabineyi açıklamıştır. MGP Genel Başkanı  Turhan Feyzioğlu da Başbakan Yardımcısı olarak yer almıştır. 12 Mart hükümetlerinin değişmez bakanı olan Ferit Melen de bu kabinede yine Milli Savunma Bakanı olarak yerini korumuştur. Ürgüplü kabinesine iki bakanla katılan MGPnin çok  istemesine karşın hükümet olma şansı olmamıştır.  Ürgüplünün ilan ettiği kabineyi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay onaylamamış böylece Suat Hayri Ürgüplü ister istemez istifa ederek hükümet kurma  görevini iade etmiştir. Daha sonra Yüce Divan’da yargılandı, aklandı ve siyasi hayatında bir yürütme organında, çok daha sonra, 1965’te kurulan hükumetin başbakanı olarak devam etti. 1950’de tekrar TBMM’ye döndü. 1952 yılına kadar Demokrat Parti Kayseri Milletvekilliği yaptı. Avrupa İstişari Meclisi’nde başkan yardımcılığı görevinde bulundu. 1952’de parlamentodan ayrılarak Bonn Büyükelçiliğine getirildi. TBMM ikinci başkanlığı yaptı. Milletvekilliğinden ayrılarak 1952de Bonn, 1955te Londra, 1957de Washington, 1960ta Madrid büyükelçiliklerinde bulundu. 1961 seçimlerinde TBMM Türkiye Cumhuriyeti parlementosu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kısaltması. Adalet Partisi (AP) listesinden bağımsız Kayseri Senatörü seçildi. 1961-63 seneleri arasında Cumhuriyet Senatosu başkanlığı yaptı. İsmet İnönü başkanlığındaki koalisyon hükumetinin düşmesi üzerine Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından partilerüstü bir hükumet kurmakla vazifelendirildi. Adalet Partisi (AP), Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi (MP) milletvekillerinden meydana gelen bir hükümet kurdu. Şubat 1965te kurulan bu hükumetin başkanlığını Ekim 1965e kadar sürdürdü. 1965 sonbaharında yapılan genel seçimlerde APnin tek başına iktidara gelmesinin ardından senatörlük süresi dolduğu için 1966da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörlüğüne tayin edildi. 1966-1972 seneleri arasında kontenjan senatörlüğü yapan Suad Hayri Ürgüplü, 1972’de İkinci Nihad Erim hükumetinin düşmesinden sonra, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından hükümeti kurmakla vazifelendirildi. Fakat kabineye almak istediği bakanlar konusunda Sunayla anlaşamayarak görevi iade etti. Aynı yıl senato üyeliği süresi dolduktan sonra siyasi hayattan çekildi. 26 Aralık 1981de İstanbulda vefat etti

Masonluk ve Masonluğun Ortaya Çıkışı

Masonluk kendi büyük üstatlarının itirafı ile, bir yahudi-hıristiyan-putperest karışımı dinin özel bir tarikatıdır.Masonluk, tarihsel yolculuğuna devam ederken, yeraltı ve yerüstü kaynaklardan beslenerek güçlenmiş tarihin dönemeçlerinde şekillenerek özde kendini korumuş ve yeraltı nehirleriyle, dünyayı bir ağ gibi sararak şebekeleşmiş ve tarihin akışına göre yönünü tayin etmiş, aynı zamanda yön vermiş, kökleri ilkçağa kadar dayanan gizli bir yapılanmadır. Günümüzde Masonluğun, yapısını anlamak, saklı kimlikleri ortaya çıkarmak için; bu yeraltı nehrinin tarihsel akışını tarihin dönemeçlerinden geçerken yeniden yapılanmasını, değişim ve gelişim süreçlerini tespit etmek gerekir. Yine bu bağlamda masonluğun oluşum süreçlerinde zaman ve coğrafya da farklılıklar gösterdiği için genel dünya masonluğu ekseninde değerlendirmek gerekir.  Bu genel anlatımdan ve tanımlamadan sonra kendi topraklarımıza dönerek masonluğu ve masonik örgütlenmeleri ve yapıları mercek altına alacağım. Duvar ustalarının kurduğu mesleki örgütlenme olarak adlandırılan Operatif Masonluk, Orta çağda yapı işinin çeşitli kollarında çalışanların mesleki örgütlenmesiyle localar halinde beliren operatif masonluk üyelerine, istedikleri gibi istedikleri yerde çalışma olanakları ve ayrıcalıklar tanınan bir örgütlenmedir. Bu localarda bulunanlar kendilerine özgür mason derlerdi (Bu yapının özünde, çıkar birlikteliği ve ayrıcalık yaratma yer almaktadır.) Bu dönemde, yani ortaçağ Avrupa’sında Hıristiyanlığın yayılması ve devletlerin resmi dini olmasıyla, kilise ve katedral inşaatları da başlamış oldu. İ.Ö. 970-931 Kral Süleyman döneminde masonluğun ilk loca yapılanması olan Menfıs tapmağı yapımında Surlu mimar Hiram’ in oluşturduğu iş örgütlenmesi ve bazı simgelerde kullanılmaya başlandı. (Hiram’ın iş örgütlenmesi olarak oluşturduğu loca yapılanması ve bu localardaki hiyerarşik düzen çırak, kalfa, üstat dereceleri günümüz Mason localarına kadar taşınmıştır.) Bu yapılanma 895-990 yılları arası İngiltere’de York kentinde bir kilise inşaatında görüldü ve bunun sonucunda Tanrıya bağlılık, mesleğe bağlılık gibi ilkeleri taşıyan York yasası ortaya çıktı. York yasası Operatif Masonluğun ortaya çıkardığı bir yasadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus var. Avrupa da Hıristiyanlık kabul görmüş ve devletlerin resmi dini olmuştur. İşte bu çizgide Masonluk tekrar yapılanmış ve York yasasını ortaya çıkarmıştır Dış kabuk şekillenerek Hristiyanlaşmış ve öz içeride saklanarak korunmuştur.

Operatif Masonluktan Spekülatif Masonluğa Geçiş

Bu süreç meslek dışından olanların da Mason localarına kabul edilmesiyle başlar (Kabul Edilmiş Masonlar; Her zaman toplumun seçkin, gücü ve iktidarı elinde tutan kişilerinden seçilmiştir ve masonluk her kademede ağlarını örmeye başlamıştır.) Bu Masonluğun ilk tarihsel dönemecidir. Özgür Masonlar ve Kabul Edilmiş Masonlarla birlikte spekülatif masonluk yapılanması başlamıştır (Bu geçiş ve değişim süreçlerinde karışık düzen loca yapılanması görülmektedir). Spekülatif Masonluk, kabul edilmişlerin artmasıyla Kabul Edilmiş Düzenli Dünya Masonluğunu sahneye çıkarmıştır. Operatif Masonluk olarak ortaya çıkan yapılanmalar zaman içinde Spekülatif Masonluğa dönüşmüşlerdir. Özgür Masonlar ve Kabul Edilmiş Masonlar yani kanşık düzen loca yapılanması ve Spekülatif Masonluğa geçiş süreci dünyanın her yerinde konumuzun başında da belirttiğimiz gibiaynı zaman içinde ortaya çıkmamıştır. Bazı Operatif Mason locaları da, loca dışı yani mevcut sistem içindeki yapılanmaları oluşmadığı için spekülatif özelliklerini gizlemişlerdir. I8.yy kadar geçen süreç içerisinde Kralları, soyluların Mason localarında üstat derecesinde yer aldıkları görülmektedir. Bu da Masonluğun mevcut çağ içindeki sisteme yerleştiğini göstermektedir.(İngiltere’de büyük üstatlık kral ailesinden olanlara verilirdi ve günümüzde ise hala devam etmektedir.) Bu dönem içinde Masonluğu duvar ustalarının değil şövalyelerin ve soyluların kurduğu kabul edilir. Geleneksel yapıyla birlikte şövalye unvanları ve soyluluk simgeleri de kabul edilmiştir. (Çünkü yöneten, krallar ve soylulardı yani güç onlarda idi ve krallarla soylularla yapı oluşturuldu, birliktelik gerçekleştirildi.) Duvar ustalarının kullandığı semboller, Hristiyan inançlarından oluşturulan kurallar ve soyluluk unvanları, masonluğun tarihsel yolculuğunda yerini almış ve yüksek dereceler sistemi ile günümüze kadar taşınmıştır.

Anderson Yönetmeliği ile Yeni Bir Dönemeç

1723 yılına gelindiğinde bugünkü ulusal Mason localarına temel olan Anderson yönetmeliği yayınlandı. Bu yönetmeliğe göre çeşitli ülkelerdeki Mason locaları kendi tüzüklerini ulusal kavram ve anlayışlara göre hazırlarken özünden ayrılmadılar. Bu özden ayrılmadan dış değişmenin nedeni, rüzgarın farklı yönden esmeye başlamasından kaynaklanıyordu. Artık dış kabuğu değiştirmenin zamanı gelmişti. Çünkü bu dönemden sonra ulusal devletlerin günümüze uzanan yapılanması ortaya çıkacaktır ki Fransız İhtilali ile ulusallık ivme kazanmıştır. Bu bağlamda diyebiliriz ki Masonluğun tarihi dönemeçlerinden biri de Anderson yönetmeliğidir. Anderson Yönetmeliği’nin ortaya koyduğu ulusal kavram ve anlayışlar çerçevesinde tüzüğüoluşturmayı benimseyen temel düşünce değişim rüzgarını yakalamanın yanında özü korumayı amaçlamıştır. Burada öz, daha sonra da Eski Yükümlülükler (1732) tüzüğü ile de bir kez daha ortaya konacak olan “Masonlar arasında dayanışma ve çıkarlardan masonların yararlanmasıdır.” Anderson yönetmeliği ve Eski Yükümlülükler tüzükleri yapısal modellerini 18 yy’a taşımışlardır. Daha öncede York Yasası ile bu dış değişim gerçekleşmiştir. York Yasası’nın ortaya çıktığı dönemde Hristiyanlık Avrupa’da yayılmış ve devletlerin resmi dini olmuştu. York yasası tanrıya ve mesleğe bağlılığı ortaya koymaktaydı. York Yasasının ortaya çıktığı dönemde ise Masonluk Operatif boyutunu yaşıyor, mesleki örgütlenme ile mesleki çıkar birlikteliğiyle yine özünü korumuş oluyordu.

Osmanlı Topraklarında Masonluk

Osmanlı topraklarında ise masonluk, III. Ahmet döneminde görülmeye başlandı. 1723’te ise düzenli biçime geçti. (Burada önemli bir nokta var. Masonluk, Anderson Yönetmeliğinin ortaya çıkışı ile York Yasasını kısmen terk ederek ulusal kavram ve anlayışları ortaya koyuyor) ve Osmanlı topraklarında düzenli loncalar açılmaya başlanıyor. Halep ve İzmir’de düzenli bir loncadan izin alınarak ilk loncalar kuruluyor. İskoçya loncasından yani yeraltı nehrinin kaynağından izin alınıyor. Bu loncalara bağlı, Hama ve Humus’ta loca, İstanbul’da Cenevre büyük loncasına bağlı bir loca, 1784’te Polonya loncasına bağlı İstanbul’da bir lonca daha kuruluyor. 1820’den sonra bu localara bağlı İstanbul, Makedonya, Trakya, İzmir ve Suriye’de bir mason loncası açılıyor. (Bu localar da Müslüman olmayanlar çoğunluktaydı.) Sırasıyla 1856-1860-1861 yıllarında İngiltere büyük locasına bağlı yeni loncalar kuruluyor. Bu loncalara, Mısırlı Prens Mustafa, Fazıl Paşa, Prens Halim Paşa, Hünkar Yaveri Mahmut Paşa, Mevlevi Şeyhi Ataullah Efendi, Polis Müdürü Said Mehmet gibi seçkin isimler katılıyor. Büyük paylaşım başlıyor ve Fransa büyük loncası da İstanbul, İzmir gibi kentlerde lonca kurarak Müşir Fuad Paşa, Pertev Paşa gibi seçkin kişilerin bu kurulan loncalara katılmasını sağlıyor.1861 yılına gelindiğinde ise Mısırlı Prens Halim Paşa, Osmanlı Süryı Alisi’ni kurarak, bu loncaya da Şehzade Murat (V. Murat) ve V. Murat’ın kardeşleri Nureddin ve Kemaleddin Efendiler, Raşit Paşa, Fuad Paşa, Süleyman Paşa katmıştır. (Yani yönetsel gücü elinde tutanlar ve ileride iktidara gelecekler seçilmiştir.)Mason birlikteliğinin ilk kuralı neydi? “Masonlar arasında dayanışma ve çıkarlardan masonların yararlanması” Peki İngiltere, Fransa ve Avrupa’daki diğer büyük mason loncaları niye Osmanlı topraklarında lonca açma gereksinimi duydu? Çünkü, Osmanlı topraklarındaki çıkar paylaşımı bu birlikteliği doğurmuştur. Loncalara seçilen isimlerde yetkin isimlerdir ve bu isimler iktidara getirilecek ve büyük localardakilere diyetler ödeyeceklerdi. Bu durumda alış veriş tamamlanacak mıydı? Hayır, devam edecek seçilen yetkinler iktidarda kalabilmek için diyet ödemeye devam edecekler. Bu diyetler bağlı oldukları büyük locaların çıkarları doğrultusunda imtiyazlar olarak ödenecek; içeridekiler bu işbirliği sayesinde gücü ve iktidarı paylaşırken büyük loncadakiler de çeşitli haklar ve imtiyazlar elde edecekti. Bu kısa yorumdan sonra masonluğun Osmanlı topraklarındaki tarihi akışına ve yapılanmasına devam edelim. II. Abdüİhamit masonluğa karşıydı, bu dönemde masonluk dışarıdan şeklen durmuş izlenimi verse de, Meşrutiyetten sonra sadrazamlığa, mason olan Hakkı Paşa’nın getirilmesi bu yer altı suyunun faaliyetlerine devam ettiğini göstermektedir. Meşrutiyetten sonra Selanik’te mason olan Türkler Hareket Ordusuyla İstanbul’a gelerek iktidarı ele aldılar. Mason geleneklerine aykırı olarak yüksek şurayı oluşturarak; şuranın koruyuculuğu altında Türkiye Maşrik-i Azami (Büyük Loca) kurdular (1909). Bu yapılanmanın mason geleneklerine aykırı olması yani düzenli dünya masonluğundan kabul görmemesinin sebebi Büyük Loncanın üstünde bir yüksek şura bulunması idi. Çünkü masonluk yapılanmasında en üst kurul büyük locadır ve locaların birbüyük locadan izin alarak kurulması gerekir daha sonra açılan bu localar büyük locayı oluşturabilirler. En az yedi mason bir loca kurar Büyük locaya da üstat seviyesindeki masonlar seçilirve bu localardada sadeceüstat seviyesindekimasonlar görev alabilir. 1909 yılında kurulan büyük locaya faaliyette olan Vefa, Şafak, Rönesans.Contitution, Vatan, Resne, Mühibbanı, Hürriyet locaları katıldı. Bu dönemde iktidar Jön Türklerin elindeydi ve rüzgar Jön Türklerden yana esmekteydi.

Anadolu’da Masonluk

Mütareke yıllarına gelindiğinde Büyük Üstad, İttihatçı Maliye Nazırı Cavit Bey idi. Ama rüzgarın yön değiştirmesiyle Cavit Bey istifa eder daha doğrusu devir değiştiğinden görevi İtilafçı Dr. Rıza Tevfık Bey’e devreder. Çünkü İttihat ve Terakki devrini kapatmıştır. Devir İtilafçılann devridir. Büyük Üstad Dr. Rıza Tevfık Bey’e gelince o da görevini yapmış Sevr Anlaşmasını imzalamıştır. Büyük üstat Dr.Rıza Tevfik Hilafet ve Saltanatın kaldırılmasından sonra; Hilafet ve Saltanatı iade etmek için kurulan Hilafet-i Kübra Cemiyetinde ortaya çıkar ve Anadolu Devrimine karşı Şeyh Sait ayaklanmasında, ayaklanmanın beyni konumunda olan Şeyh Seyit Abdülkadir ile ilişkidedir. Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında ise Lozan da görüşme dışı bırakılan daha doğrusu sonra görüşülmek üzere ertelenen Musul meselesi yatmaktadır .Yani ayaklanmanın temelinde İngiltere’nin çıkarları vardır. Musul daha sonra Ankara antlaşmasıyla Misak-i Milli dışında kalmıştır. İçerideki ve dışarıdaki bu yapıları kullanan İngiltere Musul meselesini kendi çıkarları doğrultusunda çözmüştür. Masonluğun gerçek yüzünü gösteren, hangi amaca hizmet ettiğini ortaya koyan aynı süreç içinde yaşanan iki net ömek. 1935 yılına gelindiğinde masonluğun gerçek amacını çözümleyen Mustafa Kemal yine mason olan ve dönemin içişleri bakanı Şükrü Kaya’ya kendi elleriyle mason localarını kapattırdı. Fakat yabancı localara bağlı bazı localar çalışmalarını sürdürmüştür. Bundan sonra Türkiye’de masonluk uyku dönemine girdi. Uyku dönemi alt locaların kapatılarak Büyük Locanın faaliyetlerini askıya alması ve tekrar yapılanacakları ortamı beklemeleri anlamını taşıyor. Bu da Masonluğun varlığını sürdürebilmesi için ortaya çıkışında bu güne kadar geliştirdiği ve uyguladığı varlığını koruma sistemidir. 1948 yılına gelindiğinde uyku dönemi bitmiş ve masonlar tekrar faaliyetlerine başlamışlardır. Türkiye yüksek şurası Türk Mason Demeğini kurarak üç dereceli mason localarını faaliyete geçirmiştir. Fakat bu oluşum düzenli dünya masonluğu tarafından mason yasalarına aykırı biryapılanma olduğu için kabul görmemiştir. Devam eden süreçte Büyük Loca kurularak; Türkiye Büyük Locası (Türk Yükseltme Cemiyeti) 1964’ te Iskoçya Büyük Locası 1970’de İngiltere Büyük Locası tarafından tanınmıştır. Türkiye yüksek şurası düzenli ve düzensiz olmak üzere ikiye ayrılır. Düzenli loca İskoç ritine göre çalışan Türkiye Fikir ve Kültür Derneğini oluşturur.

Günümüzde Masonik Yapılar

İkinci Dünya savaşından sonra masonluğun etkili gücünün farkına varan ABD kendi masonik örgütlenmesini ortaya çıkardı. Aynı zamanda da tarikatların gücünün farkına vararak yeni ve yapay tarikatları oluşturmaya kendi çıkarlarına hizmet edecek tarikatları da desteklemeye başladı. (Nur, Moon,Taleban vb.) Rotary, Lions, Jeeys gibi masonik yapılarda örgütleyerek, bu yapıları etki alanındaki ve etki alanına almak istediği ülkelere taşıdı. Tarikatlarda Rotary Lions benzeri yapılarda masonik örgütlenmelerdir. İlk önce bu yapılara neden masonik örgütlenme diyoruz ona bakalım. Kabul görmüş dünya Masonluğunun geleneksel yapısını taşımamakla birlikte aynı amaç birlikteliği ile oluşturulmuş yapılardır. İkisinde de toplumsal çıkarlar değil bireysel çıkarlar söz konusudur. Her iki oluşumunda bağlı oldukları merkezler ulusal sınırlar dışındadır. Yani ulusal ve toplumsal değerler söz konusu olmadığı halde dış giyim olarak bu kavramları kullanırlar. Amaç mevcut sistem içine yerleşerek dış merkezin isteği doğrultusunda sistemi yönlendirmek ve yönetmektir. Bu yapının ortaya çıkaracağı çıkarları da yapı içinde paylaşmak bireysel çıkar elde etmek ve güç kazanmaktır. Bu hedef ve amaç doğrultusunda seçilenleri mevcut sistem içine yerleştirerek devamlılığı sağlamaktır. Bunun için Rotary, Lions, Jeeys vb yapılanmalar kabul edilmiş düzenli dünya masonluğun içinde yer almaz fakat masonik yapılardır. Bu oluşumlar aynı zamanda Masonluğun arka bahçesidir. (Bugün Lions, Leo ve Lions eşleri dernekleri ile mason yapılanmasına baktığımızda, karşımıza Büyük Loca, Loca Çırak, Kalfa ve Üstat dereceleriyle Düzenli Dünya Masonluğu içine kadınların alınmaması çıkar.) Burada önemli bir noktaya değinelim; masonluk, bireysel bir çıkar birlikteliğidir. Ana amaç daha öncede belirttiğimiz gibi “ Kendi aralarında dayanışma ve çıkarlardan kendi üyelerinin yararlanması” Ulusal değer ve kavramlar ise sistem içine yerleşmek, kendi çıkarları doğrultusunda sistemi kullanarak yönlendirmektir. Bu yüzden de ulusal ve toplumsal çıkarlar söz konusu değildir. Küreselleşme rüzganyla ulusal yapıların sallandığı, ulusların daha bağımlı hale geldiği bu süreçte masonluk ve bu masonik örgütlenmeler de kendi yerini almıştır.. Anderson Yönetmeliği’nden kaynaklanan ulusal kavram ve anlayışlara göre yapılanan masonluk dışa karşı sadece kendini korumak için bu değerleri kendilerine kalkan olarak kullanmaktadırlar. Yani masonlar ve diğer masonik yapılar hangi ülkede oluşumlarını gerçekleştiriyorlarsa, o ülkenin ulusal kavram ve değerlerini baz alır, yönetmeliklerini de bu yönde oluştururlar.. Masonlar bizim ülkemizde de Atatürk İlkeleri’ne tüzüklerinde yer vermişlerdir. Hatta diğer Rotary, Lions, Jeeys gibi yapılar da düzenli dünya masonluğundan aldığı yeni katılanlar için düzenlenen ayinsel yemin törenlerinde Atatürk İlkeleri doğrultusunda çalışacaklarına yer vermeleri dış kabuğun oluşması ve özün korunmasına yöneliktir.

Masonluğun Felsefesi

“İnsan Sevgisi”nin Masonlara Göre Anlamı

Masonlar her zaman tüm insanların kardeşliğinden, evrensel barıştan, hoşgörüden söz ederler. Tüm insanların birbirlerine karşı sorumlu olduklarını söylerler. Bunlarda bir sorun yoktur; insanlar arasındaki ilişkileri geliştirmeye yönelik sözlerdir. Peki ama insanın Allah’a karşı olan sorumluluğu ne olacaktır? Masonik felsefenin gerçek yüzü, bu soru karşısında ortaya çıkar. Çünkü bu felsefenin sözünü ettiği “insan sevgisi”, insanların hepsinin Allah’ın kulu olduğunu bilmekten ve Yunus Emre’nin dediği gibi “yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmekten” kaynaklanan dini bir sevgi değildir. Aksine, tüm insanların güya Yaratıcı olmadan kendi kendilerine bir evrim süreci içinde oluştuklarını iddia eden bir kavramdır. Masonik felfesenin “tüm insanların yardımlaşması” derken kast ettikleri anlayış, insanların dünyada tesadüfen var olmuş bir tür olduklarını ve türlerini devam ettirip geliştirebilmek için birbirlerine destek olmalarını savunan anlayıştır. Bu ise tam anlamıyla Allah’ı inkardır. Kısaca hümanizm olarak tanımlanan ve masonluğun temelini oluşturan bu felsefe, insanların Allah’ı değil, birbirlerini önemsemelerini ve sevmelerini öngörür. Türk mason localarının 1923’de yayınladığı “Meşrik-i Azam İçtimai Zabıtları”nda, bu felsefe şöyle ifade ediliyor:

 “Biz artık Allah’ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye Allah değil, beşeriyettir”

Bir başka masonik kaynakta ise şöyle denmektedir:

 “İptidai cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı.” (55 Selamet Mahfilinde Üç Konferans, s. 51)

Masonluğun temelini oluşturan hümanizmin tanımı, bu felsefenin doğrudan din aleyhtarı bir kimliğe sahip olduğunu gösterir. 20. yüzyıldaki hümanist felsefe akımının öncüsü olan Julian Huxley, Darwin’in evrim teorisini rehber kabul ederek “Evrimsel Hümanizm” adı altında yeni bir din kurmuş ve bunun anlamını da şöyle ifade etmiştir: Ben hümanist kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi, doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu, doğa üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, her hangi bir doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.” (American Humanist Association tarafından dağıtılan tanıtım broşüründen) Huxley’in yolunu izleyen John Dewey adlı Amerikalı filozof, 1933 yılında bir “Hümanist Manifesto” yayınlamıştır. Manifesto’da vurgulanan temel düşünce, İlahi dinlerin ortadan kaldırılmasının zamanının artık geldiği ve bunlar yerine, insanoğlunun bilimsel ilerleme ve sosyal işbirliğine dayalı yeni bir çağa girmek üzere olduğudur. 1973 yılında yayınlanan II. Hümanist Manifesto’da ise insanlığı tehdit eden sorunlar anlatıldıktan sonra bu felsefenin Allah’ı nasıl inkar ettiği şöyle özetlenir: “Bizi kurtaracak bir Yaratıcı yoktur, kendimizi biz kurtarmalıyız.” (American Humanist Association. “Humanist Manifesto II”. The Humanist 33 Eylül/Ekim 1973) İşte masonik felsefenin temelindeki hümanizm de budur. Bu felsefede kulağa hoş gelen tüm süslü sözler de aldatıcıdır. Çünkü Allah’tan yüzçevirildikten sonra “insanlar arasında sevgi, barış, kardeşlik” vs. gibi kavramların bir kıymeti kalmaz. İnsanoğlunun varoluşunun amacı, Kuran’ı Kerim’in “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) ayetinde bildirildiği gibi, Allah’a kulluk etmektir. İnsan bu görevini terk edip Allah’a isyan ettikten sonra hiç bir şekilde kurtuluşa eremez. Kaldı ki, insan Allah’a iman edip O’nun yoluna uymadıktan sonra, diğer insanları da gerçekten sevemez. Masonların sık sık vurguladıkları “insan sevgisi” bir aldatmacadır; inkara dayalı sistemler insanın ruhundaki kötülükleri körükler ve dolayısıyla sadece kan ve zulüm doğurur. 20. yüzyılda komünizm, faşizm gibi din-dışı ideolojik sistemler ya da bu sistemler arasındaki çatışmalar nedeniyle yüzmilyonlarca insan katledilmiş, milyarlarca insan da baskı ve zulüm görmüştür. Masonların gerçekleştirdiği Fransız İhtilali’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla başlatıldığını, fakat ihtilal boyunca onbinlerce insanın giyotine gönderildiğini hatırlamak gerekir.

Masonlukta “Bilim ve Akıl Yolu”nun Anlamı

Masonluk, nasıl “insan sevgisi” kavramını Hümanizm çerçevesine alıp bir inkar aracı haline getirdiyse, “bilimsellik” ve “akılıcılık” kavramlarını da yine din-dışı ve hatta din aleyhtarı bir biçimde yorumlamıştır. Bir müslüman için bilim Allah’ın yarattığı evreni tanımak ve O’nun yaratışındaki sırları kavramak için kullanılacak bir araçtır. Akılcı düşünce ise, Kuran tarafından emredilen bir ibadet ve bir iman alametidir. Oysa masonik terminolojide bu iki kavramla kast edilenin tamamen farklı şeyler olduğu görülür. Bu düşünceye göre, bilim Allah’ın yarattıkları incelemek için kullanılacak bir araç değildir. Aksine, bilime inanmak ateist olmakla eş anlamlı gibi gösterilmeye çalışılır. Bilim adı altında, Darwinizm gibi aldatmacalar topluma empoze edilir. Aslında bizzat bilim tarafından reddedilen Darwinizm aldatmacasıyla, dine karşı sinsi bir mücadele yürütüyor. Türk masonlarının bir yayın organında, dinsizliği “bilim” maskesi altında yaymanın masonların en büyük görevi olduğu şöyle ifade edilmektedir: Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir.

Ernest Renan’ın şu sözleri çok önemlidir: “Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır.” Lessing’in şu sözleri de bu düşünüyü destekler: “İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerekseme kalmayacaktır.” (Dr. Selami Işındağ. “Olumlu Bilim-Aklın Engelleri ve Masonluk”. Mason Dergisi, yıl 24, sayı 25-26 [Aralık 76-Mart 77])

İşte masonluğun dine yaklaşımı budur. Masonların “biz Allah inancı olmayanları aramıza almayız, hepimiz Allah’a inanırız” şeklindeki sözlerinin de sadece bir kamuflaj olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim masonik kaynaklara bakıldığında Allah inancının örgütün içinde aşamalı bir şekilde ortadan kaldırıldığı görülebilir. Bir masonik metinde şöyle denir: “ Sizler Allah’ı, kader, tabiat, kanun, kuvvet gibi zeka ve ruhunuzun temayülüne, inanç ve idrakinize göre herhangi bir isimle adlandırabilirsiniz.” (Mimar Sinan Dergisi, 1982, Sayı. 45, s.34) Oysa ki Allah, kaderi de, tabiatı da, kanun, kuvvet ve zekayı da yaratmış olan sonsuz kudret sahibidir. Bu en büyük hakikatten gaflet içinde olan masonluk, kendi gafletini topluma yayma çabası içindedir.

Önlüksüz Masonlar

Sonuç olarak denebilir ki, masonik felsefe, insanların Allah’ı inkar etmesini hedeflemekte, ancak bu inkarı, insan sevgisi, bilimsellik, akılcılık gibi süslü sözlerle üstü kapalı bir şekilde yapmak istemektedir. Bu gerçek fark edildiğinde, masonluğun aslında son derece yaygın ve etkili bir örgüt olduğu da kendiliğinden anlaşılmaktadır. Çünkü sözkonusu inkar yöntemi, toplumun farklı kesimlerinde pek çok insan tarafından ısrarla savunulmaktadır. Dinsizliği savunurken bunu “çağdaşlık”, “modernlik” vs. adına yaptıklarını söyleyenler; dinle bilimin çatıştığını iddia edenler; insanın, Kuran’ın yol göstericiliğine gerek olmadan doğruyu bulabileceğini savunanlar, tüm bu insanlar gerçekte birer masondurlar. Bazıları masonların ifadesiyle “önlüklü” masondur, yani mason localarına kayıtlı birer fiili üyedirler. Daha büyük bir kısmı ise “önlüksüz” masondur, yani localara kayıtlı olmasalar, hatta masonluğu tanımasalar da masonik felsefeyi benimsemiş kişilerdir. Onları bulmak içinse uzağa gitmeye gerek yoktur. Gazete sayfalarında ya da televizyon kanallarında biraz gezinmekle yüzlercesine rastlanabilir.

Peki bu masonların-önlüklülerin ve önlüksüzlerin-amaçları nedir?

Basit: Amaçları, tamamen dinsiz bir dünya kurmak ve gerekirse bunun için dindarları tasviye etmektir. Bu amaçla Kuran’da haber verildiği gibi, “gece ve gündüz hileli düzenler kurup” insanlara “Allah’ı inkar etmeyi ve O’na eşler koşmayı emretmekte”dirler. (Sebe Suresi, 33)

Bir masonik metinde masonluğun tüm dünyayı kapsayan bir “Hümanist din” kurma hedefi ve bu amaçla düzenlenen bir tür ayin şöyle ifade edilir:  “Bugün yavaş da olsa, şuuru tam manasıyla tatmin edebilecek tek ve evrensel bir din teşekkül etmektedir... Bu evrensel dine paralel olarak, bir de dünya görüşü ölçüsünde ahlak kurulacaktır...Böyle bir din insanı kainatla birleştirecektir. İşte bu Masonizm’dir. Bu din gönülden gönüle kurulacaktır. Kurulan bu dinin mabetleri insanlık mabetleri olacaktır. Bu tapınakta okunan ilahiler, bir insanın ruhundan fışkıran müzik eserlerinin en soylusu olan Bethowen’in 9. Senfonisi belki de olacaktır...  Mithra efsanesindeki Boğa’nın eti ve kanı yerine, ekmek yiyerek ve kırmızı şarap eçerek bu doğuşu kutluyoruz. Komünyonun manası olan inanç birliği yapıyoruz burada biz. Yeni bir yılda bu kutsal mücadelemizi şöyle vaftiz edip bitirmek istiyorum. Ekmekten bir parça daha yiyiniz, kardeşlerim, bu dinin misyonerleri olan sizler, ekmeği paylaşan aziz dostlar olsun. Ateş yiyerek bir daha şarabınızdan içiniz kardeşlerim, kan kardeşi olmak için.” (Mason Dergisi, Yıl:29, Sayı. 40-41, 1981, sf.105-107) Açıkça görüldüğü gibi, masonların amacı, dinleri ortadan kaldırarak Hümanist felsefeye dayalı yeni bir dünya, yani tümüyle dinsiz bir dünya var etmektir. Ancak bilinmelidir ki eğer onların bir planı varsa, kuşkusuz Allah’ın da bir planı vardır. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:  “Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.” (Ali İmran Suresi, 54)

MASONLUK ve YAHUDİLİK

Bu derece kuvvetli bir Yahudi hareketi «Güz Haçlar Teşkilatı» nın meydana getirilmesinden önce olduğu gibi, bugünkü Masonluğun kurulmasından önce de görülmüştür. Zaten Gül Haç Tarikatı biraderleri, günümüzde bu derecede genişlik kazanan Masonluğun programının esaslarını, statü ve adetlerini XVI. asırdan itibaren kurmuşlardır. Gizli cemiyetler üzerinde yaptığı araştırmalarla tanınan Claudio Jannet «Masonluğun Öncüleri» adlı eserinde şöyle diyor: Güz Haç biraderleri, doğrudan doğruya Yahudilerin «Kabbale» sinden çıkmışlardır.»

Cemiyete girişdeki teşrifat, davranışlar gizliliğe karşı dikkat, ayni şekilde eski Yahudi an’anelerinden ve Kabbale den alınmadır.

Yahudilerin İhtişam Kitabının (Sepher ha Zohar) birinci sayfasında okuyoruz: Hizquia konferanslarından birini aşağıdaki girişle açmış oldu: Dikenler arasında gül neyse, benim sevgilimde diğer kızlar arasında odur. Gül kelimesi neyi ifade eder? O İsrail cemaatini ifade eder. Aynı kitapdaki izaha göre, gül, Kabalist terin alamsti farikasıdır. Onlar gül sayesinde, onun delaletiyle birbirlerini tanırlar. İşte bir haç üzerindeki gül resmi yahut güllerden yapılmış bir haç, bunun için, Kabalistlerin anlayışına göre Yahudiliğin Hz. İsa ve Hıristiyanlık üzerindeki hakimiyetini temsil etmektedir. Bununla beraber, bu husus öylesine çapraşık şekilde ifade edilir ki, Kabbaleyi bilmeyen Hıristiyanlar, gül ile haçın biraraya gelmesinden hemen hiçbir kırgınlık duymazlar, Böyle bir şey, işin aslını bilmediklerinden onların dini hislerini incitmez. Josephe Flavius’un anlattığına göre, Esseens’lerin gizli Yahudi cemiyetine girenler bir takım denemelere tabi tutulurlardı ve kabul edildikleri sırada, yeni azalara bir kürek, bir beyaz elbise ve bir önlük veriliyordu ki, bu hal Masonların ilk kabul edilişlerindeki merasime çok benzemektedir. Yahudi Philon da, Yahudi cemiyetinde tatbik edilen hareketi şöyle anlatır: Sağ ellerini açık olarak göğüslerine, çenelerinin biraz altına götürüyorlardı ve spl ellerim yan taraflarına, vücutları hizasında bırakıyorlardı Farmasonluğa ait bütün hareketleri bildiren elkitabı’nda, İskoç ve Fransız birinci derece Masonların hareketleri şu şekilde anlatılmaktadır: Sağ el, açık bir halde boğaza götürülür, baş parmak ayrık, diğerleri bitişiktir ve böylece bir gönye cetveli şekli meydana getirilir. Mason irşadında ilk üç derece Hahamlar yüksek kademesindeki derecelerin üçüne uygundur: Biraderler (Kavver), üstadlar (Rau), hakimler (Kaham). Mason adetlerinin Yahudi adetlerine ve teşrifatına uygunluğunu göstermek için daha başka misaller de verilebilir. Farmasonluğun meydana getirilmesinde en esaslı taraf, bundaki Yahudi tesiri ve parmağıdır ve tabii bunun da gizli kalmasına azami itina ve dikkat gösterilmiştir. Gizli Cemiyetler Beynelmilel Dergisinin ikinci cildinde, Yalan Taktikti başlıklı ve Jean Berger imzalı yazıda şu satırları okuyoruz: Yahudilerin birarada bulundukları Ghetto’lar Masonluk şeklindeki gizli cemiyetleri Hıristiyanlık içine bir musibet halinde saldıkları sırada, Yahudi mürailiği daha da açık olarak kendini belli eder. Yeni Kudüs hakimiyetini hazırlamak üzere vazifelendirilen sahte Peygamberleri gizlemek üzere başvurulan tedbirlerin giriftliğini incelemek son derece alaka çekicidir. Bu muharririn haklı olduğunda şüphe yoktur. Gerçekten de, Yahudiler, kendi başlarının altından çıkan ve aslında sırf onları düşman nazarlardan saklamak hususunda kılı kırk yaran tedbirler almaktan geri kalmamışlardır. Fakat, dikkatli bakışlar kendi küçük menfaatlerini cemiyetlerinin ve milletlerininkine tercih etmiyenler, tarafsız gibi duran bu gizli cemiyetlerin Yahudi çıkarlarının emrinde olduğunu farketmekten geri kalmamışlardır. Yahudiler eski devirlerde ihtiyatlı olmayı elden bırakmamışlardı. Fakat yeni zamanlarda, bilhassa XVIII. asrın doksanıncı yılına doğru, Yahudiler büyük bir cür’et kazanmışlardır.. Bu cür’eti daha sonraki sayfalarda teferruatı ile göstereceğiz. Bazı Yahudiler, bu büyük cür’etle, masonluğun kuruluşunda Yahudilerin oynadıklan rolü açıkça söylemekten bile çekinmemişlerdir. Mesela tanınmış Rus Yahudilerinden J. Hesseu ki, adı Halk Hürriyeti Partisi bakımından çok geçer, neşrettiği Masonlukta Yahudiler adlı kitapta aşağıdaki satırları yazmıştır: Mükemmel şekli içinde Masonluk sanatı, insanlığı asilleştirmeyi ye insanları gerçek, kardeşlik sevgisi ve müsavat temeli üzerinde birleştirmeyi gaye edinmiştir. Farmasonluk bu vazifeyi XVIII. asrın başından beri kat’i olarak benimsemiştir. Bu birliğin tarihi daha gerilere gittiği halde, Farmasonluğun doğuşunu işte bu tarihten başlatmak doğru olur. Bazı Farmasonlar, masonluğun tarihini Süleyman Mabedi’nin inşası ile birlikte başlatırlar, bazıları ise masonluğun köklerinin Pisagorcularda, Esseens’lerde ilk hıristiyanlarda bulunduğunu ileri sürerler... Zamanın siyasi şartlarına bağlı olan Hıristiyanlıkta Reform hareketi İngiliz ve Alman tarikatlarına yıkıntı getirdi ve bununla birlikte yenilenmiş bir masonluğun doğması şartları ortaya çıktı. XVIII. asrın başında, hakiki inşacı kardeşler birliği, sembolik yapıcılar derecesine yükseldi. Görünen ve geçici Allah’ın evinin inşası,’yerini insanlığın görünmeye ve biricik mabedinin inşası vazifesine bıraktı. İnsanlık kardeşliği fikri buydu, fakat bu, hayatta gerçekleşebilecek miydi? Bu suale bir cevap olarak, tarih ve kader İngiltere’de Masonluğa vücud verirken, Yahudi mes’elesi de ortaya çıkıyordu ki, bu da en tabii bir netice sayılabilirdi. İnsanlık kardeşliği temayülleri için en şaşmaz mihenk taşı buydu: 1290’da kovulan Yahudiler 1657’de yeniden İngiltere’ye geldiler Londra ve civarında komşuların dini hayatları ile alakalı hadiselerin üzerinde tesirler bırakacağı aydın azaların bulunduğu cemaatler meydana getirdiler. Bu sayede ilk adımlarından itibaren, bu birlik Yahudi meselesiyle karşı karşıya geldi. Aynıi zamanda Yahudiler birliğin faaliyetine katılmaya başladılar. 1717’de belirli sayıda aydın biraderlerin teşebbüsü sayesinde, Londra’daki dört loca, bir tek büyük İngiliz locasını meydana getirmek üzere birleşti. Bunun peşinden bir nizamname hazırlama işi Andersen biradere verildi. Bu nizamname inşaatçılar locasının nizamnamesinden alınmakla beraber, zamanın şartlarına da uygun bulunacaktı. Böylece, birliğin hukuki temeli, resmi baskı halinde Statüler Kitabı adı ile 1723’de neşredildi. Bu birliğin iyi gelişmesi ve iyi çalışmasının başlıca hedefi, insanları aralarında hasım gruplara, bilhassa dini gruplara ayıran engeli tahrip etmekti Statüler Kitabı’nda ilk esas, kanunların Allah ve dinle alakalı bulunmasının sebebi budur. Bu kanun Yahudiler meselesini bilhassa halletmelidir. Statüler Kitabı’nın birinci maddesi Masonu manevi kanuna boyun eğmeye zorlamaktadır ve eğer bu sanatı iyice kavradıysa, ne budala ne mürded, ne de dinsiz bir serbest mütefekkir olacaktır. Evvelce masonlar her memlekette halkın bağlı bulunduğu dine saygı göstermek zorunda bulundukları halde, şimdi c haklan üzerinde birleşen tek dine çağırmak yerinde olacaktır. Bununla beraber, şahsi fikirlerini muhafaza etmek hürriyeti onlara bırakılacaktı Yani, yeter ki, mert ve namuskar insanlar olgunlardı; böylece bu şartlar içinde, dini duygulan bakımından birbirlerinden farklılık gösterebilirlerdi. Masonluk işte bu şekilde bir birleştirici merkez ve insanlar arasında sağlam dostluk münasebetlerinin açılmasında bir vasıta haline gelmektedir. Aksi takdirde, insanlar birbirlerinden uzaklaşmış bir halde kalacaktır. Statüler Kitabı’nı kaleme alanlar, bilhassa Bucle’e ait olan «dini ahlak ile alakayı kesmek» ifadesini kullanmaya dikkat etmişlerdi. Birliği her türlü dini hareketten muhafaza etmek için, daha sonra «hiçbir dini fikir Locanın kapısından içeri girmiyeceği gibi, başka herhangi bir münakaşa da içeri sokulmayacaktır hükmünü koymuşlardır ki, bundan da maksad, masonlar belirtilen dini yaymak zorundadırlar fikrinin kuvvet kazanması içindir.. 1738’de Statüler Kitabı’nın ikinci baskısı yapıldı ve birinci esas vazife kaleme alınırken şu istikamette bir değişikliğe uğradı: Mason, hakiki vasfı bakımından, hali hazır kanuna uymak zorundadır. Bu tarzda, farmasonun manevi vazifeleri, Yahudi ahlakını temsil eden Noe kanunlarının iyi bilinen muhtevalarına göre tarif edilmiş bulunuyordu. Bu hükümler tabii hukuk üzerine oturtulmuştu ve Dünya’nın yaratılmasının ilk ikibin yılında bilinen tek kanunlardı.... Biraderleri bu kaunlara riayet hükmüne bağlarken, İngiliz Locası, bunun Yahudi ahlakının bir icabı olduğu vakıasına hiç ehemmiyet vermiyordu. Loca, sadece bu kanunların kainata şamil bir vasıf taşıdıkları hususu üzerinde durmuştu. Tanınmış iki mason yazar, Krauss ve Klass Noe kanunlarının zikredilmesinin Loca’nın kat’i olarak hiçbir dine muhalif bulunmadığını ifade etmek arzusundan geldiğini söylerler. Bize gelince, biz bu kanunların, Yahudilere birliğin kapısını açmak gibi hususi bir maksatla statüye konulduğu kanaatindeyiz. Farmasonluk içindeki çeşitli hıristiyan doktrinlerini barıştırmak için Noe kanunlarından faydalanmaya kalkışmak faydasızdı. İncil’e başvurulması daha uygun düşerdi. Bundan şu netice çıkmaktadır ki, 1938 statüsünü kaleme alanlar, daha ziyade hıristiyan olmayanları dikkat nazarlarına almışlardır. İşte Hessen bunlan söylemektedir. Son söylediklerinde kendisiyle tamamiyle mutabıkız. Hiç şüphesiz, farmasonluk üzerine dayanılarak baştan başa Yahudi menfaatlerine uygun hususi bir maksat peşinde koşuluyordu. Yoksa Statü Kitabının birliği kuvvetlendirmek için insanları birbirlerine düşman gruplara, bilhassa dini gruplara ayıran engellerin tahribinden bahsetmesinin bir manası olamazdı. Yahudi ahlakı ve Noe kanunlarına dayanılması da bunu göstermektedir. Yaliudiler Hıristiyanlığı tahrip ederken, Tataiud ve Kabbale’nin göz boyayıcı tesirlerinden faydalanarak bu işi de hıristiyanlara yaptırmak gibi bir hileye de başvurmaktan geri kalmamışlardı. Son zamanlara kadar farmasonluğun men’şelerinde ve onun meydana getirilmesindeki Yahudi tesirinden açık bir şekilde bahsedilmemiştir; aneak maskeli Esirlerinin zikredilmesiyle kalınmıştır. Muasır farmasonluğun meydana gelmesinde meşhur İngiliz devlet adamı Francis Bacon’un büyük bir rolü olduğu söylenmiştir XVI. Asrın sonu ve XVII. asrın başında.yaşamış elan Francis Bacon ilk defa 1627’de yayınlanan Yeni Atlantide adlı eserinde bir devletin kurulması projesini çizmiştir. Bu devlet Süleyman Mabedi gizli cemiyeti azaları tarafından idare edilecek ve bu azalar birbirlerine birader diye hitapedeceklerdir. Gizli cemiyete Kabbalist ve Gül Haç Yahudileri geniş ölçüde katılacaklardır. Bunun peşinden, şurası bilinmektedir ki, 1646 ve 1648 arasında Londra’da GülHaç Elie Aschmol, Farmasonluk derecelerini tesbit etmiştir: Talebe, üstad. Nihayet Farmasonluğun meydana gelmesinde, XVIII. Asrın başında, bir serbest İngiliz müttefekkirleri çevresinin mühim rolü olmuştur ki bu müttefekkirler arasında Bolingbrooke, Collins, Tindalle, Wilston, David Turne, Toland bulunmaktadır. Toland’ın Panteisticon adlı küçük bir kitabı vardır ve bu kitapta zamanımızda farmasonların birader yemekleri sırasında görülen Sofcrat toplantılarını tasvir eder. Bahsettiğimiz bu serbest mütefekkirler topluluğu üzerinde Talmud’a bağlı bir alim ve Pantheist bir filozof olan, o devirde yaşamış Baruch Spinoza’nın mühim bir tesiri bulunduğu inkarı imkansız bir gerçektir. Çağdaş zamanların Yahudileri, Spinoza’yı kendilerinden sayarak büyük bir gurur duyarlar. Fakat XVII. Asır yahudi ileri gelenleri ise, onu dinsiz olduğu için, synagog’dan gösterişli bir şekilde kovmuşlar, afaroz etmişlerdir. Meşhur filozof Spinoza’nın farmasonluğun teşekkülünde hissesi ve gayreti bulunduğuna dair elimizde hiçbir delil mevcut değildir; bununla beraber kendisinin gördüğü hususi himaye gözönünde tutulursa, başka kuvvetlerin bahis mevzu olduğu ve kendisinin de bundan faydalandığı düşünülebilir. Zaten, farmasonluğun meydana gelmesinde büyük ölçüde hissesi olan Yahudilerden hiçbirinin adı, bugüne kadar elimize kolayca geçmiş değildir. Ancak 1910 yılında Samuel Oppenheim adlı bir yahudi, Amerika Yahudi Tarihi Cemiyeti’nin neşriyatı arasında bir konferans neşretti. Bu basılı konferans: Yahudiler ve 1810 yılına kadar Amerika’da Masonluk, adını taşıyordu. Bu konferansta, Oppenheim, Hollanda’dan Amerika’ya gelen Yahudilerin daha 1658 yılında, Rhole İsland’da bir mason locası kurduklarını har ber vermektedir. Demek ki, bu Loca, 1717’de ingiltere’de teşekkül eden Loca’dan 59 yıl önce kurulmuştur.

Bu bilgileri veren Oppenheim aşağıdaki bilgileri de eklemektedir: Rhode tsland’ın tarihinden bir hülasa: 1658 baharında, Mordecai Campanall Moses Peckecoe, Levi ve diğerleri, tamamı on beş aile Hollanda’dan New Port’a geldiler, Beraberlerinde masonluğun ilk üç derecesini de getirdiler. Orada CampanalPin evinde masonluk çalışmalarını yürüttüler. Bu çalışmalar ve faaliyet, onlardan sonrakiler tarafından da 1742 yılına kadar devam ettirildi. Aşağıdaki vesika Rhodelsland’ın eski valilerinden John Wanton’un küçük kız torununun evinde bulunmuştur. Gün ve ay tarihleri zamanla silinmiş bulunan bir vesikada şunlar söylenmektedir: Mardochee Campanalın evinde toplandık ve sinagog’dan sonra, Mosses’e masonluk derecesi verildi. Oppenheim tarafından verilen bu bilgiler bazı masonlar tarafından şüphe ile karşılanmıştır ve bunlar 1658’de masonluğun henüz teşkilatlı bir hale getirilmemiş bulunduğunu ileri sürmektedirler. Yahudilerin o tarihte masonlukta bu derece ağır basan roller alamıyacaklan kanaatindedirler. Buna sebep olarak da, Hıristiyanlığın o tarihte masonluk üzerinde daha tesirli olduğu hususdaki kanaatlerini belirtiyorlar. Netice olarak, Oppenheim’in ayn bir forma olarak neşredilen konferans makalesinin neşri sırasında, buna Yahudilerin XVIII. Asırdaki ilk Locaların teşekkülüne doğrudan doğruya katıldıkları hususunda yeni bir not ilave etmiştir. Bu notta Oppenheim, XVIII. Asnn mason otoritelerinden Lawrence Dermott’un bir Yahudiye «birader» unvanı verdiğinden bunun da Londra’da neşredilen Ahima Rezan adlı eserinde zikredildiğindea bahsetmektedir: Kendisine birader unvanı verilen kimse Amsterdam hahamı Jacob Jehudah Leon’dan başkası değildi. Bu haham Süleyman Mabedinin bir modelini yapmış olduğu için mabed lakabıyla da anılıyordu. Lawrence Dermott, ona İbranice alimi, mamur ve birader unvanlarını vermiştir ve 1759’da Büyük İngiliz Locasının zamanımıza kadar kullanılan alameti farikasını da görmüş olduğunu ilave etmektedir. Kitabında bu alameti farikanın bir tasvirini de yapmaktadır. Bu bilgileri veren yazara göre, Leon 1678’de İngiltere Yahudilerinin başı seçilmiştir... Oppenheim’in sıhhatinden şüphe edilmesi imkansız vesikalarına göre, Yahudiler, bütün saklama gayretlerine rağmen, bilhassa hamamlarının gayretiyle, 17. asırda masonluğun teşkilatlanmasında büyük bir rol oynamışlardır. Şimdiki masonluk onların meydana getirdikleri bir teşkilattır. 17. Asırda farmasonluğun Yahudiler tarafından kurulması hemen müteakip asırda onlara meyvelerini vermekte gecikmedi. Picard de Plauzolles 1913’deki bir konuşmasında, şöyle diyordu: Farmasonluk, meşru bir gururla, İhtilale yani Fransız Büyük İhtilaline kendi eseri olarak bakabilir. Muhakkak ki, Yahudiler, farmasonluğu da daha büyük bir gururla kendi eserleri sayabilirler. 1719 Fransız İhtilali’nin Yahudiler için büyük bir manası vardı. 1833’de, kendisim Yahudi davasına vakfetmiş Anatole Leroy Beaulieu adlı iktisatçı bir muharrir şöyle yazıyordu: Fransız İhtilali, bir asır önce Yahudilerin vasiliğini ilan etmiştir, mesele biz Fransızlar için kat’i olarak kesilip atılmıştı ve Fransa için bu nasıl böyleyse, Dünya için de böyledir. Kimsenin itiraza cür’et gösteremediği bu hadise, İhtilalin kazandığı neticelerden biridir.

Yahu

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2340 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri