Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

Başkanlık Sistemi - II -

01 Ağustos 2012 Çarşamba

Saygıdeğer Okurlar ;

 

Yazımın ikinci bölümünde kısa anlatımlarla açıklamaya gerek duyduğum başkanlık ve yarı başkanlık kavramlarını açıklamayı yineledikten sonra yapılacaklar, sistemin oluşturulması, dünya ülkeleri örnekleri ve çok değerli hukukcu, sosyolog ve yazarların bu konulardaki değerlendirmelerinden oluşacaktır.

          

Başkanlık sistemi, “Sınırlı Monarşinin Cumhuriyete dönüştürülmüş biçimi” olarak ifade edilmektedir. Bunun nedeni, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu meclisi tarafından 1787 Anayasası oluşturulurken ülkede, ana vatan olarak görülen İngiltere ve de diğer Avrupa devletlerindeki gibi bir kralın bulunmaması ve bu eksikliğin bir başkan ile doldurulmasıdır. Monarka alternatif olarak başkanlık kurumunun benimsenmesi diğer taraftan da İngiliz Parlamentosunun kolonilere karşı sert uygulamaları nedeniyle yasama organına olan güvensizlik nedeniyle yasama ve yürütme arasında denge kurma gereğini doğurmuş ve bunun sonucu olarak kontrol ve dengeler kuramı yerleşmiştir.

Başkanlık sisteminde, başkan doğrudan halk tarafından seçilmekte, yasama ve yürütme organlarının başı olmaktadır. Yürütme organı ve yasama organı karşılıklı olarak birbirlerinin hukuki varlığına son verme yetkisinden mahrumdurlar. Bu bakımdan, iki erkin birbirinden kesin bir şekilde ayrıldığı görülmektedir. Bu sistemde yürütme yetkisi tek bir organa ve de tek bir kişiye aittir.

Belirttiğimiz özelliklerinden dolayı monist yani tekçi bir yürütme söz konusudur.

Giovanni Sartori’ye göre, bir sistemin başkanlık sistemi olarak adlandırılabilmesi için; başkanın halk oyu ile seçilmesi, önceden belirlenmiş görev süresi içinde parlamentonun oyuyla görevden uzaklaştırılamaması ve atadığı hükümetlere başkanlık etmesi veya onları başka şekillerde yönlendirmesi mecburidir. Ayrıca yazar, başkanın doğrudan veya doğrudana benzer bir seçimle seçilmesi üzerinde durmakta ve bu kriterlerin tam olarak mevcut bulunduğu 20 civarında Latin Amerika ülkesi ve sistemin en iyi işlediği ABD’yi saymaktadır.

Yarı Başkanlık Sistemleri

Bu sistemlerin, “devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi ile bakanların siyasi sorumluluğunun kaynaştırılması ile oluşturulduğu” ifade edilebilmektedir. Bu sistemle ilgili görüşler de yazarlar arasında farklılaşmakta ve sistemin ismi dahi düşüncelerin yöneldiği tercihlere göre değişiklik göstermektedir.

Devlet başkanı doğrudan veya dolaylı olarak belli bir görev süresi için halk tarafından seçildiği, ikili otorite yapısının oluştuğu yani devlet başkanının yürütme yetkisini bir başbakanla paylaştığı buna bağlı olarak, başkanın parlamentodan bağımsız olduğu, fakat tek başına veya doğrudan hükümet etme yetkisinin olmadığı bundan dolayı iradesinin, hükümeti kanalıyla açıklandığı ve işlem gördüğü, aksine bir şekilde başbakanın ve kabinesinin parlamentoya bağımlı olmaları bakımından başkandan bağımsız olduğu, parlamentonun güvenoyuna veya güvensizlik oyuna ya da her ikisine tabi ve her iki durumda da bir parlamento çoğunluğunun desteğine muhtaç olduğu, ikili otorite yapısının yürütme organının içinde farklı dengelere ve aynı zamanda değişken üstünlüklere olanak sağladığından dolayı yürütmenin yapıcı birimlerinden her birinin özerklik potansiyelinin devam ettiği sistemlere Giovanni Sartori Yarı-Başkanlık sistemleri demektedir. Yazar yarı başkanlık sistemlerinin tanımının karmaşıklığının da karma bir sistem olduğundan kaynaklandığını belirtmektedir.

Şimdi; bu sistemlerden Türkiye’de başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde neler beklendiğini ve ne gibi sonuçlar doğurabileceğini irdeleyelim.

Türkiye’nin yönetim sistemine ilişkin tartışmaları genellikle üç başlık altında gerçekleşmektedir. Bunlar; siyasi istikrarsızlık, sistemin tıkanıklığı, anti laik söylemlerin oluşturduğu rahatsızlıklar ve diğerleri için de etnik özellikleri ön planda olan partilerin önünü kesmek. Başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerine ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı dönemlere baktığımızda bu tartışmaların Turgut Özal ve Süleyman Demirel tarafından başlatıldığını görüyoruz. Gerçekten o dönemlere ait gazeteleri incelediğimizde, sütunlarda öncelikle bu siyasetçilerin önerdikleri sistemleri kendileri için isteyip istemedikleri daha sonra da Türkiye yapısına hangi sistemin daha uygun olacağı tartışılmış.

Güneri Cıvaoğlu 19 Eylül 1997 tarihli yazısında, “yapılacak seçimlerin parlamentoyu daha da istikrarsız ve dağınık” hale getirebilir ve bu duruma karşı S.Demirel’in tartışmaya açtığı başkanlık sistemi bunalıma formül oluşturabilir diyor. Başkanlık sistemi gerçekten de istikrarsızlık sorununu çözer çünkü yürütme erkinin kesin bir görev süresi vardır fakat demokrasisi pekişmemiş bir ülkede ne ölçüde başarılı olur ve ne gibi sonuçlar doğurur?

Bu hassas noktalara sistemlerin doğuracağı siyasal sonuçları incelerken değinmek istiyorum.

Ali Sirmen ise 22 Eylül 1997 tarihli aynı konuya ilişkin ikinci yazısında tıkanıklıktan yakınıyor ve yeni sistem arayışlarına girmenin artık önüne geçilemeyecek bir hal aldığını belirtiyor. Bu söyleme karşı da akla hemen başkanlık sisteminde başkan ve yasama organının çoğunluğu ayrı partilerden olduğu takdirde, sistemin çok ciddi tıkanıklıklara ve krizlere maruz kalabileceği geliyor. Bu doğrultuda Ali Sirmen’in diğer yazarlara göre sistem değişikliğine taraftar olduğu yolunda bir yorum yapmak, mevcut sistemin mutlak surette çöktüğü söylemini göz önüne aldığımızda mümkündür.

Doğan Heper’in 23 Eylül 1997 tarihli yazısında yarı başkanlık sistemine geçişi desteklediğini görebiliyoruz. Bu talebinin gerekçesi olarak da 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanına verdiği yetkilerin daha çok yarı başkanlık sistemindeki cumhurbaşkanının yetkilerine benzediğini belirtmektedir. Oysa 1982 Anayasasına göre Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işler kural değil istisnai niteliktedir ve bu %n de genişletici değil daraltıcı yorumlanmalıdır. Ergun Özbudun bu sistemin bir ihtimal Fransız literatüründen mülhem zayıflatılmış parlamentarizm olarak adlandırılabileceğini belirtmekte, bunun dışındaki zorlama benzetmelerin yersiz olduğunu göstermektedir.

Zülfü Livaneli, 23 Eylül 1997 tarihli yazısında 30 Kasım 1996 tarihli yazısını günün koşulları yansıttığı için öngörüsünün isabeti düşüncesiyle yorumlayarak yayınlamış. Yazıda etkisini arttıran anti-laik gelişmelere karşı icra yetkisinin ordu destekli cumhurbaşkanın elinde toplandığı başkanlık sisteminin kabul göreceğini yazmış. Demokrasinin pekişmediği Türkiye gibi ülkelerde toplumların askeri kurumlara ümit bağladığı bir vakıadır. Fakat çözümün ordu destekli bir başkanda olacağı görüşü ya da böyle bir tespit yanlış yönlendirmelere açıktır. Bu bakımdan demokrasinin pekişmemişliği toplumun her kesiminde kendini hissettirmektedir. Kaldı ki bu tarz bir öneri çözüm bile olsa bu kısa vadeli bir çözüm olacak öte yandan bastırılan anti-laik söylemli gruplar zaman içerisinde demokrasi potasında erimezler ise uzun vadede daha örgütlenmiş bir biçimde daha vahim sonuçlar ortaya çıkarabileceklerdir.

Bu Sistemlere Geçiş Sürecinde Yaşanılabilecek Siyasal Sonuçlar

Öncelikle başkanlık sistemine geçiş yukarıda da belirttiğimiz gibi istikrarsızlığa bir çözüm olabilir fakat başkan ve yasama organı çoğunluğu farklı partilerden olduğu takdirde, sistemin belki daha ciddi tıkanıklarla karşı karşıya kalabilmesi mümkündür. Yarı başkanlık sisteminde de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanının meclisi fesih yetkisi olması, halkın kendisiyle aynı siyasi görüşteki cumhurbaşkanı eliyle bir siyasi parti ya da partiler koalisyonu hükümeti kurması amaçlanır ancak bu amacın da her koşulda gerçekleşebileceği garanti değildir.

Diğer taraftan parlamenter sistemlerdeki güvenoyu mekanizması sayesinde hükümet ile parlamento çoğunluğu arasındaki siyasal benzerlik bozulduğunda, bunun yeniden kurulması mümkündür.

Başkanlık sistemine karşı argümanların merkezinde çoğunlukla sistemin otoriter bir sisteme dönüşeceği endişesi yatmaktadır. Bu endişeler gerçekten de haklıdır, şöyle ki; Türkiye gibi demokrasinin tam anlamıyla pekişmediği ülkelerde başkanlık sistemlerindeki gibi bir güce sahip olan başkanın keyfi uygulamaları birçok sakınca doğurabilecektir.

Ancak dönem dönem başkanlık ve yarı başkanlık sisteminin Türkiye için çözüm yolu olduğu şeklindeki iddialar bu sistemleri uygulayan ABD ve 5. Fransa Cumhuriyeti örnek gösterilerek ileri sürülmektedir. Oysa ABD’nin başarısı başkanlık sisteminden değil aksine öğretide anıldığı üzere başkanlık sistemine rağmendir. Bunun temelinde de ABD siyasi partilerinin Avrupa’daki siyasi partiler gibi ideolojik ve disiplinli olmamaları ve uzlaşmacı olmaları vardır. Fransa örneğinde ise başarının yarı başkanlık sisteminin özelliğinden çok tek isimli iki turlu seçim sistemine geçiş ve General de Gaulle’ün karizmatik kişiliği ile Fransız sağını toparlamasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. 

Bu anlamda, sistem değişikliği gibi sonunu göremediğimiz bir tünele girmektense seçim sistemini değiştirerek iki turlu seçim sistemine geçip benzer eğilimli partileri seçim ittifaklarına zorlamanın orta vadede parçalanmayı tedavi edebileceği öngörülmüştür.

 “Seçilmiş Ulusal Meclis halkla metafizik bir ilişki içindedir; seçilmiş Başkan ise kişisel bir ilişki içinde. Ulusal Meclis kuşkusuz, üyelerinin kişiliğinde ulusal ruhun birçok yönünü temsil etmektedir, ancak bu ruh yeniden doğuşunu Başkan’ın kişiliğinde bulur. Başkan, Meclis’ten farklı olarak, bir tür kutsal hakka sahiptir; halkın inayetiyle Başkan’dır.”

“Kendisini bir programa bağlamayan ve kimseye sonuçta hesap vermek zorunda olmayan bir başkan popülist demagog olur. Böyle bir sistem, yerine getirilmeyen seçim vaatlerinin sürekli katlandığı bir oyun ve güçsüz bir parlamentoyu bir demagogla başbaşa bırakmak demektir. Sonuç diktatörlüktür.”

Marx’ın ve Duverger’in yukarıdaki alıntılarda bahsettikleri şekilde kendinde tanrısal lütuf  bulan veya popülist demagog olabilecek bir başkana Türkiye’nin kesinlikle ihtiyacı yoktur ve de mevcut sorunların çözümü de başkanlık sistemi değildir. Fakat başkanlık sistemine geçildiği takdirde başkanın bu tarz keyfi uygulamaları ile karşılaşmak olağan karşılanmalıdır çünkü Duverger’in bahsettiği yerine getirilmeyen seçim vaatlerinin sürekli katlandığı bir oyun ne yazık ki ülkemizde mevcuttur.

Türkiye bir siyaset bilimi laboratuarı değil huzur isteyen ve krizlerden bıkmış bir ülkedir, bu %n ülke gereksiz sistem değişiklileri ile gereksiz yere riske atılmamalı ve ülke insanının hak etmediği şekilde devlet yap-boz tahtasına dönüştürülmemelidir.

Başkanlık Sistemi Ve Parlamenter Sistem Karşılaştırması

Yüzeysel yapılan değerlendirmelerde Başkanlık sisteminde başkanın direkt halkoyuyla seçilmesi Parlamenter sisteme göre daha demokratik bir özellik olarak vurgulanır. Oysa Parlamenter sistemde de seçmen oyunu belli bir partiye verirken o partinin liderinin başbakan olması isteğini göz önünde tutmaktadır. ABD gibi iki rakip parti arasındaki siyasal farklılıkların çok sınırlı düzeyde olduğu ülkelerde Başkanlık seçimi daha çok bir propaganda ve reklam yarışı özelliği taşımakta, adayların karizmaları ve kişisel-ticari bağlantıları seçmenin tercihinde etkili olmaktadır. Oysa Parlamenter sistemde Başbakan olması istenen kişiler partilerinin siyasal çizgilerinin temsilcileri olarak yarışmakta ve ülke genelinde daha yaygın kabul gören siyasal anlayış, ideoloji halkın oyuyla iktidara taşınmaktadır.

Karşılaştırmalı Politika uzmanı Juan Linz’e göre Başkanlık sistemlerinde seçimlerde uygulanan çoğunluk sistemi nedeniyle sistem kutuplaşmanın yoğun olduğu toplumlarda çıkmaza kadar sürüklenebilmektedir. Oysa Parlamenter sistemde uygulanan nispi temsil ve d’Hondt sistemleri gücün tek elde toplanmasındansa bölüştürülmesini sağladığı için daha sağlıklı ve demokratik bir yöntemdir. Ünlü siyaset bilimci Giovanni Sartori’nin “blame game (suçlama oyunu)” adını verdiği Başkan-Kongre zıtlaşması sorununun olmaması için ancak Amerika’da olduğu gibi rakip partilerin birbirleriyle hemen hemen aynı şeyleri söylemeleri, hedeflemeleri gerekmektedir. Oysa Parlamenter sistemde yürütme mecliste çoğunluğu bulunan, dolayısıyla yasamayı da büyük ölçüde şekillendiren parti veya partiler tarafından kurulduğu için devlet idaresi daha kolay olmakta, sistem daha zor krize girmektedir.

Juan Linz’e göre iki sistem arasındaki bir diğer önemli fark; Başkanlık sisteminde Başkan’ın görev süresi boyunca yerini istediği sürece koruyabilmesine olanak veren düzenlemelerdir. Oysa Parlamenter sistemde mecliste hükümetin ve Başbakan’ın düşürülmesi olasıdır. Ayrıca başkanlık sisteminde tüm ulusun ve devletin tek bir kişiyle Başkanla özdeşleşmesi demokrasi açısından olumsuz bir eğilimdir. Zira tüm yürütme erki elinde bulunan Başkan böyle bir sistemde istediği takdirde muhalif gruplara çok sert uygulamalara yönelebilir. Başkanlık sisteminde oluşabilecek bir diğer sorun partileriyle ilişkileri sınırlı düzeyde olan Başkanların ülkeyi kurumsal olmayan şahsi bir şekilde yönetebilmelerine prim vermesidir. Oysa Parlamenter sistemde sivil toplum örgütleriyle bağlantılı olan partilerin tüm eksikliklerine rağmen kurumsal yapıları bulunmakta ve bu da demokrasinin kurumsallaşması ve pekişmesi açısından olumlu bir etki yapmaktadır.

Bunlara karşın Jose Antonio Cheibub ve Fernando Limongi “Parliamentary and Presidential Democracies Reconsidered” makalelerinde Parlamenter sistemde gerekli siyasal düzenlemelerin yapılmaması (seçimlerdeki baraj sistemi) gerçek anlamıyla azınlık hükümetlerinin kurulmasına yol açmaktadır. Zira Başkanlık sisteminde oyların yarısından bir fazla oy alan partinin adayı başkan olabilirken, Parlamenter sistemde yalnızca % 10 oyla bir parti tüm yasama ve yürütme gücünü tekeline alabilmektedir. Scott Mainwaring’in “Presidentialism, Multipartism, and Democracy” makalesinde sunduğu istatistikler de Parlamenter sistemin Başkanlık sistemine göre daha başarılı olduğunu ortaya koymaktadır. Mainwaring’e göre günümüzde 31 pekişmiş demokratik sistemin yalnızca dördü Başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Başkanlık sistemlerinden yalnızca % 22,6’sı yaşayabilirken, bu oran Parlamenter sistemlerde % 60 dolaylarındadır.

Türkiye gibi padişahlık ve tek-adam yönetimi geleneğinden gelen ve üzüntüyle söylemek gerekirse demokrasi kültürünün halkın bir bölümüne hala yerleşmediği bir ülke için de, Başkanlık sisteminin son derece sakıncalı sonuçları olabileceği ve bazı Latin Amerika ülkelerinde görülen popülist otoriter yönetimlere yol verebileceği şimdiden akıllara gelmektedir.

Yarı-Başkanlık ve Başkanlık Sistemlerine Türkiye Açısından Bakış

Fransa’da kurulan V. Cumhuriyetin yaptığı 1958 Anayasası ile yarı-başkanlık sistemine ülkenin geçmesiyle, yürütmenin yasamanın aleyhine güçlendirildiği, Fransa’ya özgü istikrarlı bir demokrasi yaratıldı. Yürütme gücünün halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı ile başbakan ve kabinesi arasında paylaşıldığı bu sistem, parlamenter sistem ile tam başkanlık sistemi arasındaki bir kibrit sistemdir.

Yarı başkanlık sistemi, halk tarafından seçilen, sadece halka karşı sorumlu, yasamaya karşı sorumsuz cumhurbaşkanı ya da başkan oldukça geniş yetkilerle donatıldığı için tam başkanlığa; bunun yanında yasamanın içinden çıkan sorumlu bir kabine nedeni ile de parlamenter sisteme benzemektedir.

Yarı-başkanlık sisteminde istenen sadece cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi değildir, zira bu seçki anayasal olarak güçlendirilmediğinde yetmeyecektir. Türkiye gibi bir ülkenin bu nedenle teoride parlamenter olarak görülmesinin nedeni, yarı-başkanlık sistemi uygulanan Fransa’ya göre cumhurbaşkanının yetkilerinin anayasal olarak güçlendirilmesine ve bunların uygulamada kullanılabilirliği ölçütüne göreceli olarak bağlı kalamamasından kaynaklanmaktadır.

Duvarger’e göre yarı-başkanlık sistemi şekil itibariyle, devlet başkanlarının görev yetkilerinin derecesine göre: devlet başkanlığına sembolik yetkiler sunulması, devlet başkanlığı ile hükümetin dengede olması ve bu makamın çok geniş yetkilerle donatılması şeklinde üç gruba ayrılmaktadır. 1958 anayasası ile Fransa’da başkanlığa tanınan geniş yetkiler ve başta De Gaulle olmak üzere birçok Fransız cumhurbaşkanının anayasayı yorumlayarak yetkilerini genişletmesi nedeniyle uygulamada başbakanın ve hükümetin görevleri ikinci plana itilmiştir. Sartori, burada aşırı derecede yüceltilmiş başkana yapısal bakımdan karşı çıkmıştır. Sartori, tam başkanlığa göre yapısal açıdan saf başkan olamayan ve başka bir kurumla (hükümetle) birlikte çalışmak zorunda olan yürütmenin başkan lehine güçlendirilmesini kabul edilemez bulur. Sartori’nin düşüncesinde yer alan ikili bir otorite yapısına ve iki başlı bir görünüme sahip olan bu sistem, 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimiyle Türkiye’nin de bu tanımlamada yer alacağını göstermektedir. Uygulamada farklılıksa Türkiye’nin çıkaracağı cumhurbaşkanının referanduma başvurabilme ve meclisi feshedebilme yetkisinin eksikliğidir. Fesih ve referandum yetkisi ise, Linz’e göre kuvvetler ayrılığından sapmaya neden olacaktır; yarı-başkanlığı tam başkanlıktan ayıran bu önemli özellik, yasamanın ve yürütmenin birbirlerinin varlıklarına son verememesinden mütevellit bir uzlaşmadan oluşmasıdır.

Yazıcı’nın da ifade ettiği gibi 1958 Fransız Anayasasından etkilenerek oluşturulduğu düşünülen 1982 Anayasasında, siyasal şartlar gereği cumhurbaşkanının yetkilerinin güçlendirilmesine rağmen gerek cumhurbaşkanının meclis tarafından seçilmesi gerekse de siyasi vesayet süreci ve şartlanmalardan ötürü -darbe ile bir yasama döneminde bile- yarı-başkanlık sistemi kabul edilmemiştir.

Parlamenter hükümet sistemindeki istikrarsızlıkların yaşanması ve yarı-başkanlık sisteminin bir çıkış olarak görülmesi üzerine yarı-başkanlık sisteminin istikrarı teşvik ettiği yorumlarına gidilmiştir. Yazıcı’ya göre, V. Cumhuriyette istikrar sağlandığı doğru olmakla birlikte, bu dönemde elde edilen başarıyı sadece yarı-başkanlık sistemine geçilmiş olması ile açıklamak doğru değildir. Buradaki asıl etken yarı-başkanlık sistemi değil, sistem ile beraber gelen nispi temsil sistemi yerine geçen iki turlu çoğunluk sistemi sayesinde çok partili uç sistemden merkezcil ılımlı partilerin meclis bütünlüğünü oluşturmasıdır. Tam tersine burada önemle durulması gereken nokta, başkanlık sistemine geçilmeden de siyasal partiler yasasında ve seçim sisteminde yapılacak reformun tutarlı sonuçlar sağlayabileceği gerçeğidir. İngiltere’de uygulanan parlamenter dar bölge seçim sistemi de bu açıdan örnek gösterilebilecek bir sistemdir.

Türkiye sosyo-politik ortamı, günümüzde siyasal açıdan parti oluşumlarının daha çok sağ milliyetçi-muhafazakar merkezde yer aldığı realitesi ile beraber sol-sosyal-liberal görüşlerinde tutarlılığını koruma arzusunda olduğu halk tabanına sahiptir. Türkiye’deki siyasal partiler sistemi, çoğulculuk açısından Fransa’daki siyasal partiler sistemine benzemekle beraber 3 on ila yirmi yıl gibi yakın bir zamanda sistemin iki partili İngiliz sistemine benzer çoğunluklu bir tarza yöneleceği öngörülmektedir. Kuşkusuz daha merkezcil, ılımlı ve birbirlerine yakın partilerin oluşturduğu bir meclis, istikrar ve tutarlılık açısından yürütmenin de elini olumlu şekilde kuvvetlendireceği, erkler arasında dengenin sağlanacağını bir siyasi ortam yaratacaktır. Bundan da önemlisi ise bu tutarlı ortamın parlamenter sistemle de sağlanabileceği önermesidir.

Türkiye, 2000’li yıllardan bu yana, uluslar arası politik ölçümler nezdinde 4 demokrasi/demokratikleşme kriterlerini gereğince sağlayamamış, kendi iç sorunlarını çözememiş bir siyasal vesayet tartışmalarıyla yaşamaktadır. Demokrasi kültürünü tam oluşturamayan bir ülkede, düşünecek olursak yarı-başkanlık sisteminde yer alan, muktedir ve halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanının elinde bulunan meclisi feshetme yetkisini, siyasi çalkantı/sallantıların olduğu bir ortamda kısırdöngüyü oluşturacak şekilde kullanması ve yasamanın işlerliğini kaybettiği halde yenilenen seçimlerde istikrarın sağlanamadığı bir ülke yaratmayacağı hakkında sakınca duymaktan geri kalmamaktayız. Yahut Fransa’da başarı ile uygulanan kohabitasyon (birlikte yaşama) teamülünün, Türkiye’de kendi parlamenter sisteminde dahi başarılı olarak uygulanamamasından dolayı, parlamenter kültürünü en uygun şekilde sağlayamayan ülkemizin, yarı-başkanlık sistemine geçildiğinde uzlaşmacı iç tutarlılığı yansıtmaktan yoksun kalacağı barizdir.

Kıta Avrupası’ndan farklı olarak Amerika’ya has tam başkanlık sistemi ise, Avrupa ile eklemleşme arzusunda olan Türkiye’nin Avrupa gibi tanımadığı bir sistemdir. Sartori’ye göre başkanlığın sembolik olmayan yetkilerle donatıldığı, başkanın kesinlikle halk tarafından seçildiği, yürütmenin parlamentoya, parlamentonun da yürütmeye karşı üstün olmadığı, başkanın atadığı hükümetle yürütme görevini üstlendiği şartların sağlandığı bir sistemde saf başkanlıktan söz edilebilir.

ABD’deki iki etkin parti: Cumhuriyetçi Parti (Republican Party or GOP) ve Demokratlar (Democrats or Democratic Party) 

Türkiye’de 2012 yılı itibari mecliste bulunan siyasal partiler şunlardır: AKP (sağ demokrat), CHP(sosyal demokrat), MHP (milliyetçi sağ), BDP (milliyetçi sol); Fransa’da aynı yıl mecliste yer alan partiler ise: UMP (sağ demokrat), SP (sosyal demokrat), CP (komünist), FN (milliyetçi sağ)’dır. İki ülkede de görüldüğü üzere iki parti esasına dayalı meclis yapısı yerine çok partili örgütlenme görülmektedir.  Vatan gazetesinin haberine göre (16.12.2010), 167 ülkeyi kapsayan, seçim süreci ile çoğulculuk, sivil özgürlükler, hükümetlerin işlevi, siyasal katılım ve siyasal kültür dikkate alınarak yapılan değerlendirmede, Türk demokrasisi, iki yıl öncesine oranla iki basamak gerileyerek 89’uncu oldu. Türkiye, seçim süreci değerlendirmesinde 7.92, Hükümet işlevi kategorisinde 7.14, Siyasi katılımda 3.89, siyasi gelenek kategorisinde 5.10, sivil özgürlüklerde 4.71, toplam demokrasi endeksinde ise 5.73 ortalama ile “hibrit rejimler” kategorisinde yer almaktadır. 

Sartori’nin ifade ettiği, başkanlık sisteminin Avrupa’da herhangi bir saf örneğinin olmaması ve buna karşılık bu sistemlerin Amerika kıtasında Kanada’nın güneyinden itibaren yer alması, yazar Yazıcı’nın da üzerinde durduğu bilinçli bir tercih olmayan tarihi bir olgu olduğudur. Zira eski kıta mensubu Avrupa ülkeleri, Amerika kıtasının aksine, eski geleneklere dayalı monarşilerden evirilerek cumhuriyet ya da federal demokrasi sistemlerini oluşturmuşlardır. Bu gözle bakıldığında görülecek ana tema monarşilerin cumhuriyete dönüşürken geçirdiği uzun süreçle monarkların ve imparatorlarında cumhurbaşkanlığı potasında eritildiğidir. Hatta bazı Avrupa ülkelerinde bu soylu sıfatların eritilmeden cumhurbaşkanlığı makamı içinde korunduğu bilinmektedir. Yenidünyadaki (Amerika kıtası) ülkeler ise kuruluşlarında yeni başkanlar seçmekle uğraşmak zorundaydılar.

Lijphart’ın başkanlık sistemini ‘election’ olarak tanımladığı sadece seçilme hüviyetine dayalı tabir ile parlamenter sistemi için tanımladığı ‘selection’ seçme-eleme (farklı) tabiri, başkanlık sisteminden farklı olarak başbakanın seçilmesinde meclis ve partiler arasında yaşanan pazarlıklara kadar uzanan bilimsellikten ziyade gayri resmi biçimselliğe dayalı uygulamaların yaşanmasından kaynaklanmaktadır. Lijphart gibi Shugart ve Carey de başkanlık sistemlerini tanımlama yoluna gitmiştir. Yalnız bu iki düşünür başkanın sahip olduğu kanun yapma (onama) yetkisine önem göstermiştir. Parlamentonun yürütme karşısında feshedilmediği ve yürütmenin de yasamadan güvenoyu almadığı sistemde, başkan, yürürlüğe girmesinde kendisinin etkisi olmadığı kanunları yürütür. Başkana yasama yetkisinin bir şekilde tanınması, ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesini tartışma konusu yapması, Yazıcı’nın da ifade ettiği şekilde sert erkler ayrılığının mutlak biçimde ayrılamayacağı gerçeğini de beraberinde getirmektedir.

Diğer bir önemli olan ise başkanın yasama alanına giren yetkileri içindeki, kanun teklif etme, bütçe yapma, kanun hükmünde kararname çıkarma, referandum ve veto hakkıdır. Özellikle veto hakkı, başkanın yasama üzerinde kontrol gücünü sağladığı kadar, siyasi fikir ayrılıklarında sistemin kilitlenmesine de yol açmaktadır. Model başkanlık örneği ABD’de veto yetkisi, üçte iki çoğunluk ile kongre (parlamento) tarafından aşılmakla birlikte, yasamadan ayrı yürütmenin hızlı kararlar alımında etkin olduğunu söylemek tek başına yeterli değildir; kongrenin de yürütmeye karşı gücü unutulmamalıdır. Zira başkanın (yürütmenin) kanunları çıkarmasında yasamaya yani kongreye ihtiyacı vardır; bu açıdan başkanlık sisteminde parlamenter sistemin aksine yürütmenin gücü sanıldığı kadar rahat ve etkin değildir. Başkanlık sisteminde birçok başkan kendi dönemlerinde –ABD dahil- istedikleri yasaları yasama organından çıkaramamaktadır.

ABD, başkanlık sistemini işlerlik içinde yürütebilen tek ülkedir. Zira siyaset bilimcilerin tabiri ile “ABD, başkanlık sistemi sayesinde değil, başkanlık sistemine rağmen başarılı işleyişini sürdürmektedir.” ABD, Türkiye’den farklı olarak, siyasal sistemi içerisinde ekonomik politikalar açısından birbirine çok yakın, sosyal politikalar açısından görüş farklılığı olan liberal-neo liberal iki parti 6 tarafından yönetilmektedir. Görüşleri birbirine benzer olan bu iki partinin tarihsel süreçte kurumsallaştırdığı siyasal sistem –ki devletin kuruluş süreci ile başlar- denge vefren sistemlerine bağlı sıkı bir federal örgütlenmeye dayanır. Bu açıdan sosyologlar tarafından sıklıkla dile getirilen, Türkiye’nin kurumsallaşma sürecinin tamamlanmadığı savı düşünülecek olursa, katılık açısından kaotik bir başkanlık sistemini yönetebilen bir ABD’nin aksine Türkiye parlamenter sistemin esnek yapısı ve şartları içinde ancak kendini idame ettirebilmektedir. Federal yönetimin değil üniter bir yapının varlığı içinde ülkemiz, bunun yanında federal ölçütlere daha uygun dar bölge seçim sitemi yerine nispi temsil sistemi ile de siyasal şekillenmesini (meclis yapısı) Kıta Avrupası’na uygun olarak çok parçalı şekilde devam ettirmektedir. Belki de her şeyden daha önemlisi tarihsel süreçte, Türkiye’nin ABD ve şürekasına yakından uzaktan benzerliğinin olmadığıdır. Türkiye’nin evirilmeye çalışmakta bulunduğu siyasal modeller arasından kendisine aşina olmayan en bariz modelin başkanlık sistemi olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’de yarı-başkanlık ve başkanlık tartışmaları, 1980 yılında Tercüman gazetesinin düzenlediği Anayasa seminerinde ve Yeni Forum dergisinde başlamıştır. Sağ görüşlü başbakanlardan (sonradan cumhurbaşkanı da olmuşlardır ki cumhurbaşkanı olmaları bunda ziyadesiyle etkilidir) Demirel ve Özal, Türkiye’de parlamenter sistemin terk edilmesi ve yarı-başkanlık ya da başkanlık seçimine geçilmesini ileri sürmüşlerdir. Koalisyon hükümetleri ile geçen evreler, askeri vesayet tartışmaları ve askeri müdahaleler ile geçen uzun bir zaman sonucu sistem yönünden herhangi bir ilerleme kaydedilememiştir.

Türkiye’de yarı-başkanlık ve başkanlık tartışmaları, 1980 yılında Tercüman gazetesinin düzenlediği Anayasa seminerinde ve Yeni Forum dergisinde başlamıştır. Sağ görüşlü başbakanlardan (sonradan cumhurbaşkanı da olmuşlardır ki cumhurbaşkanı olmaları bunda ziyadesiyle etkilidir) Demirel ve Özal, Türkiye’de parlamenter sistemin terk edilmesi ve yarı-başkanlık ya da başkanlık seçimine geçilmesini ileri sürmüşlerdir. Koalisyon hükümetleri ile geçen evreler, askeri vesayet tartışmaları ve askeri müdahaleler ile geçen uzun bir zaman sonucu sistem yönünden herhangi bir ilerleme kaydedilememiştir.

Yazıcı, Türkiye’nin parlamenter sisteminin siyasi çıkmazlara yol açarak askeri müdahalelere zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusuyla ilgilenmektedir. Eğer parlamenter sistem yerine yarı-başkanlık ya da saf başkanlık sistemi Türkiye’de uygulanıyor olsaydı sonucun değişmeyeceğini ifade etmektedir. Zira Özbudun’un kitabında belirttiği üzerine mevcut hükümet sistemi, başkanlık seçiminde iki turlu mutlak çoğunluk esasına dayanan saf başkanlık sistemi olsaydı yine de aşırı sağın desteğine ihtiyaç duyacaktı. Böyle bir sistemde %60 - %65 oranında sağ seçmenin % 30 -35 oranında sol seçmenin olduğu ülkemizde hep sağ görüşlü bir başkan iktidarı alacaktı. Bu da sistemin sürekli sol ve sosyal görüşlü partileri iktidardan uzaklaştıracağını, solu siyasetten uzaklaştırarak, kutuplaştırmaya iterek, başkanlık sistemi parlamenter sistemden daha ivedi şekilde demokrasiyi çöküntüye ulaştıracaktı. Aynı şekilde yarı-başkanlık sisteminde de muhtemel ılımlı sağ bir cumhurbaşkanı iktidar için radikal sağın oylarını çekebilmek zorunda kalacaktı. Aşırı sağ ile yapılan ittifak ve solun yasamada etkin olma çabalarıyla örgütlenme girişimini başarabilmesi halinde sistem kilitlenebilecekti. Cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisi, tıkanan yasama sistemini açmada ne kadar başarılığı olacağı ise tartışma konusudur. Dönemin şartları düşünüldüğünde (koalisyon hükümetleri) aşırı parçalanmış siyasal parti örgütlenmelerinin olduğu bir Türkiye’de bu sisteminde benzer bir kompozisyondan öteye tablo çıkaramayacağı açıktır.

Yazıcı’nın deneysel değerlendirmesine katılacak olursak, yüzyılı aşkın bir süreden beri parlamenter hükümet geleneğini sürdüren Türkiye’de istikrarlı hükümetleri teşvik etmek ve rejim istikrarını korumak için başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine geçmek yerine, seçim kanunlarında parti sistemindeki parçalanmayı önleyecek ve partileri merkeze yaklaştıracak değişiklikler yapmak, parlamenter sisteme işlerlik kazandıracak yeni kurumsal mekanizmaları yürürlüğe koymak sistemin idame ettirilmesinde yeterli olacaktır.

Yazıcı’nın kitabında dile getirdiği önerilerden biri olan parlamentarizmin rasyonelleştirilmesi fikri, özellikle 1990’lı yıllarda görülen koalisyon hükümetlerinin istikrarsızlığından yola çıkarak, cumhurbaşkanının seçimleri yenileme yetkisininancak güçlü şartlara bağlanmasının normalleştirilmesine dayanmaktadır. Zaten 1961 Anayasasından günümüze gelen hükümetlerin kuruluşu esnasında basit çoğunluk esasına, düşürülmesi esnasında nitelikli çoğunluk esasına dayanan bu sistem, parlamentarizmin rasyonelleştirilmesinde örneklerden biridir. Siyasal seçim sistemimizin getirdiği meclisteki yapılanma her ne kadar İngiltere’deki gibi güçlü hükümetler adına çoğunlukçu esaslara dayanmasa da son on yıldır tek parti hükümetinin istikrarlı bir siyasal hayat yapılanmasını sağlaması ve görünen o ki merkez oyları toplayabilen bir siyasi yapının boşluğa yer vermemesi, parlamenter sistemimizin kendi içinde herhangi bir norma bağlı kalmaksızın tutarlı hale geldiğinin yani rasyonelleştiğinin izahı olabilir.

Yazıcı’nın diğer önerisi güvensizlik oyu fikri ise kitabında da belirttiği şekilde şöyle açıklanabilir: “Yapıcı güvensizlik oyu, parlamenter sistemde bir hükümetin ancak yeni başbakanın seçilmesi ile birlikte düşürülebilmesi, … yıkmakta birleşen parlamento çoğunluğunun yapmakta da birleşmesini şart koşmaktadır.” Bu yöntemle muhalefet partilerinin yeni bir hükümet alternatifi yaratmadan mevcut hükümeti düşürmesi önleneceği için hükümet istikrarı korunacaktır. Güvensizlik oyu fikri, ilk bakışta tutarlı görünse de sakıncaları da mevcuttur. Yazıcı’nın kitabında da belirttiği gibi bu yöntemin yol açacağı muhtemel sorun, parlamentoda mutlak çoğunluğu olmayan bir hükümete rağmen yeni bir alternatif hükümetin yaratılamaması nedeniyle sistemin işlemez hale gelmesidir. Bu sorun cumhurbaşkanının yetkisi olan meclisi feshi yoluyla aşılabilir olsa bile parlamentoda desteği zayıflayan hükümetin yeni bir seçim yoluyla maksadı aşarak sistemi aynı sürüncemeye çekeceğinden kaçınılamayacağıdır. Diğer bir başka sorun ise, demokrasi aleyhinde politikalar güden bir partinin hükümetine karşı parlamentoda karşı bir çoğunluk oluşturulamamasıdır. Yazıcı, Türkiye’de bu sorunun güvensizlik oyu ilkesi olmamasına rağmen yaşandığını belirtmiştir.

Parlamento üyeliği ile bakanlar kurulu üyeliğinin aynı kişide birleşmemesi önerisi, gensoru mekanizmasını etkisiz hale getirdiği için yürütmenin yasama erkini güçsüzleştirmesine yol açacaktır. Gensoru mekanizmasının etkisiz hale getirilmesi yerine, kabinedeki bakanların yanında (şimdilerden siyasi çevrelerce konuşulan) bakan yardımcılarının dışarıdan atanması fikri yasama ve yürütme işlerliği açısından daha dengeli durmaktadır. Sartori’nin önerdiği ve Yazıcı’nın desteklediği alternatif başkanlık sistemi hiç makul görünmemektedir. Hükümet istikrarı korunmadığında yasama aleyhine bir cezalandırma mekanizması gibi işleyen bu sistem tamamen reel düzlemde tutarsızdır. Gerçekleşebilme ihtimali düşük ve sadece siyaset teorisi ders kitabı sayfalarında barınabilecek bu sistem, parlamenter sistemin başkanlık sistemine nasıl güdümlenebileceği sorusu üzerine ortaya atılmıştır.

Başkanlık sistemi üzerine ihtisas yapmış Sartori’nin, ister parlamenter, ister saf başkanlık olsun, her iki sistemin de kısmi anayasa değişiklikleriyle kolayca alternatif başkanlık sistemine dönüşülebileceğini ileri sürmesi Türkiye’nin günümüzdeki siyasi şartlarında muhtemel gözükmemektedir.

 

Esen Kalın…

  

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3240 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri