Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

GEÇMİŞE YOLCULUK

26 Temmuz 2012 Perşembe

Babamın babası Yaşar Dedem ve onun babası Ruşen Dede’min be annemin dedelerinin yaşadığı evi, mahalleyi, köyü görmüş gibi hissetmekti niyetim bu araştırmaya başlarken.. Yalnız başına başladığım bu yolculuktan oldukça yüklü döndüm.. Bir köyüm, bir annem, bir sürü dedem, ninem, amcam, teyzem, ağabeyim, kardeşim, dostum, öğretmenim, en derininden çeşit çeşit duygularım, tarih ve coğrafya bilgilerimi yüklenmiş geri geldiğimde; 4 gün sonunda, sanki yıllar geçmişti aradan. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki.. Hız artınca zaman yavaşlardı, bunu biliyordum. Acaba bundan mıydı böyle uzun zaman geçmiş gibi hissetmem?

Ramazan nedeniyle akrabalarla bir araya geldiğimiz bir buluşmada taa oralardan gelmiş, oraların tadını, kokusunu getirmiş canlarımla sohbet ederken bana anlattıklarıyla buralara kesinlikle gitmem gerektiğini düşündüğüm ve onların da  ısrarlarıyla, bana büyük bir heyecan bırakarak anlatmaya koyuldular.

Sanırım benim gibi ailesi mübadil olup giderek asimile olmaya başlamış tüm macır çocuklarının durumu aşağı yukarı böyledir. İlk kuşak bile uyum adına yavaş yavaş terketmiş kendi dilini. Anadili derler ya benim de ata dilim aşağıda ne güzel kulağa geliyor.

Kripa: Tuz

Grba: Kambur

sedila: sofra bezi

muse: burun

mase: yavru kedi

maska: kadın kedi

maçorok: yaşlı erkek kedi

Pepelaçka: Çok kirli

Tete: teyze

Ace: dayı amca

İspisa: kıymık

Çüpçe:küçük kız çocuğu

Maksım: çocuk

Caferisa: cafer’in karısı

Prago: eşik, kapı eşiği

Katsya: ateş küreği

İşte bu kelimeler nasıl güzel kokuyor buruna, nasıl güzel geliyor kulağa. Taaa dedelerimin sesleri kulaklarımda sanki.

Anlatımında uçarak zaman ve mekan değiştirerek farklı coğrafyaları çeşit çeşit köyleri dolaştırdı bana. Beni uçan bir kuş yapıp her köyde tek tek kondurdu. Her konduğum köyde kendisini bizim kardeşimiz olarak niteleyen melek kalpli insanlarla karşılaştırdı. Bu insanların hepsinin ortak noktası yardımseverlik, birkaç kelime Türkçe konuşma isteği ve ellerinde avuçlarında ne varsa onları ikram etme refleksiydi. Kimi elma, kimi bir avuç ceviz, kimi en koyu kırmızı renginden bir sardunya dalı, kimi bir kurabiye, kimi fondan diye telaffuz ettiği en değerli çikolatasını seve seve gönülden sunuyordu kitapların arasından. Sanki yıllardır görmedikleri hemşehrileri gelmişti de hasretleri dinmeden geri gidiyorlardı. Telaşla konuşuyor her sorulana yanıt bulmaya çalışıyorlardı. Biz dedelerimizi, ninelerimizi ararken onlar da kendilerininkini düşünüyorlardı.

 Uzunkuyu, Muratlı, Mincinos, Çağlayık, Olacak, Kurtluköy, Zigoş, Zabordeni, Rupişta, Çakoni, Jerveni, Çazdar…..

Önce anlatımıyla Selanik yolculuğuma başladım Revani’nin içinden geçip, Kozan'a yaklaşıyordum. Küçükmatlı, Şahinler, Tekkeköy, İshakları selamlayıp ilerliyorum. Adını o anda hatırlayamadığı büyük bir ırmak üzerinden geçip Selanik’e doğru yol alıyorum. Buralarda pirinç tarlaları var.  Küçükmatlıya giriyorum, yine bir dağın güney eteğine kurulmuş küçük bir yerleşim yeri burası. Eski ev yok, burada da eskiye ait bir şey yok. Buranın sakinleri Bursa Kestel’den ve Sinop’tan gelmiş ailelermiş. Birkaç isim var söylediği. Katerinea, Triokola, Ristana, Yorgia. Bunlar yurt dışında çalışıp emekli olmuş. Gençler çiftçilik yapmıyor fabrikalarda çalışıyormuş.  Uzaktan tepeleri ve kırmızı kiremitli evleri görünen köye, Şahinler’e ilerliyorum. Eski evlere benzeyen restore edilmiş bevler varmış. Bu köylerdeki eski mezarlıkları anlatırken gözleri doluyor boğazı düğümleniyor. Çünkü, acıdır ki mezar yerleri yok olmuş tarla olup ekin ekilen yerler olmuş Fatiha okuduk o mezarsız atalarıma. Bu köylerin nüfusu 150–200 kişi civarında imiş.

Evet heyecanım arttı artık Yaşar dedemin Ruşen dedemin çocukluklarının zulümler içinde geçtiği çocukluklarını yaşayamadıkları Rupişta’ya götürdü beni. Benim kasabam burası; 9.000 nüfuslu bir kasaba, orta yerinde kartal başlı bir heykel varmış. Türkler zamanında küçük bir kasaba iken göç alınca gelenlere fazla toprak vermek için büyütülmüş. Türk mahallesini anlatırken sadece birkaç eski ev kaldığından bahsediyor.  Tepe mahallesi ve Dere Mahallesi diye iki mahallesi varmış. Cami yıkılmış yeri boş duruyormuş. Rupişta şimdi büyük bir yerleşim alanı olmuş.

Anlatımında Kesriye’ye doğru yol almaya başlattı beni, hemen Kastorya gölü görünürmüş. Epey büyük bir göl olan bu gölün öbür tarafında ve bu tarafında yerleşim alanları varmış. Her tarafta kürk ve kürkçülükle dolu ilanlar bulunurmuş. Kastorya/Kesriye şehri gölün kuzey tarafında dağ eteğine yerleşmiş, tam orta yerinde göle doğru ormanlarla kaplı yarımada şeklinde girintisi olan hilal şeklinde bir yerleşim alanı olup göl manzaralı evlerin hemen arkasında dağlar varmış.

Evet bu sefer de annemin dedelerinin muacır olarak Arnavutluk'tan göçüp Şanlıurfa'ya gelen ata memleketi Arnavutlu’ğu anlatmaya başlıyor diğer bir akrabam. Buraları bizim Karadeniz bölgesine benziyor, yollar dar, coğrafya dağlık inişli, yokuşlu, her taraf yeşil, ormanlık alanlar çokmuş. Yol önce Revani’ye ayrılıyor, çok uzak olmayan dağlarda hala kar görülüyormuş. Yol kenarındaki vizon yetiştirme çiftlikleri sera görünümünde imiş. Revani Türkçe’nin yoğun konuşulduğu bir yermiş.

Drama: Yolda geniş bir nehir ve güzel bir ovadan geçilirmiş, halk meyvecilik, bağcılık ve bahçecilikle geçiniyor herhalde, çok güzel bağlar çok güzelmiş. Gelişigüzel imar yapılmış bir yer, serbest stilde yapılı binalar renkli cepheler varmış. Binaların altında çok sayıda cafe’ler açılmış, halk her yerde soğuk kahve “frape” içiyor. Çıkışta yol “Xanti” (İskeçe) ve “Kavala” diye ikiye ayrılıyormuş. Ksanti yolu ile Nikoporos’a doğru buğday tarlaları arasında ovadan dağlara doğru gidilirmiş. Yolun her iki tarafında yüksek dağlar arasında gittikçe daralan bir boğazda kuzeye doğru ilerlerken tren yolu ve karasu nehri bazen sağda, bazen de solumuzda ziyaretçisine eşlik edermiş. Platina, Ptelea, Polyneri, Kornofito, Paraniesti, Krini, Dafnoneos, Stavropoli yol tabelaları bir bir arkada kalırmış. Buralardaki köyler Kozana, Selanik, Kavala yakınındaki köyler kadar modern ve güzel değil, evler biraz daha bakımsız duruyor ama harika manzaralar varmış. Bu köylerde zeytincilik ve hayvancılık daha çokmuş. Arazi engebeli, yollar dar ve virajlı ama trafik yok yani araç yok denecek kadar azmış.

 “Kekhrokambos” tabelasından sonra Karasu “Nestos” köprüsü üzerinden geçerken tren yolu yukarı doğru devam eder, Karasu nehri sol tarafta aşağıda kaldı, büyük akasya, ceviz ve kestane ağaçlarının arasından ilerleyerek bir tepe üzerinde yol alınırmış. Darıova köyü meydanında birkaç kahve ve lokanta varmış ama iki çınar ağacı var mış ki belki 600–700 yıllık.

Burada Trabzon- Maçka ve Samsun-Bafra’dan gelmiş olan insanlarla karşılaşılma ihtimali çok fazlaymış. İlk defa koyun, keçi ve inek sürülerinin otladığı görülürmüş. Atmacalı, Keçili, Şahin köy gibi Türk köyü olduğunu öğrendiğimiz gibi köyleri görülüyormuş uzaktan. İskeçe'ye yaklaşıldığında, Karasu nehrinin üstünden geçilirmiş. Şehre girmeden duvarları sarmaşıklarla kaplı bir binanın yanından temiz bir dere akıyor, hemen arkasından dağlar yükseliyormuş.

Ben bunları duyduktan sonra duramam atalarımın yaşadığı göçmek zorunda kaldıkları bu yerleri görüp buraların havasını içime çekmeliyim.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 5712 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri