Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

Hukuka ve İnsan Haklarına Dayalı Olması Gereken Güvenceler

14 Aralık 2012 Cuma

Bugün köşemdeki yazımda; Hukuka ve İnsan Haklarına Dayalı Olması Gereken Güvencelere yönelik durum ve olaylara ışık tutması adına birkaç yaşanmış olaylar dizinine yer verdim. Yorumsuz yayınlıyorum.

HİKAYE I

ÇÖP sepetinde imzasız bir mektup. Casusluk ihbarı yapan bir mektup. Mektubu bulan kadın bunu derhal gizli servise gönderiyor. Ardından soruşturma başlıyor. Mektuptaki yazı bir yüzbaşının el yazısına çok benziyor. Yüzbaşı mektupta  bildiği askeri sırları karşı tarafa vermeye hazır olduğunu bildiriyor. Somut hiç bir kanıt yok, sadece yazı benzerliği var. Buna rağmen, yüzbaşı ordudan tart ediliyor, mahkum oluyor. Yüzbaşının duruşmasına binlerce insan katılıyor. Aradan iki yıl geçiyor, el yazısının yüzbaşıya değil, bir binbaşıya ait olduğu ortaya çıkıyor. Binbaşı yargılanıyor, el yazısının ona ait olduğu kanıtlandığı halde, binbaşı beraat ediyor. Emile Zola çıkıyor ve bir gazetede “Suçluyorum” diye bir yazı yazınca, ortalık karışıyor. O sırada hükümet değişiyor. Mahkumiyetini çekmekte olan yüzbaşı yeniden yargılanıyor. Duruşmasını binlerce kişi izliyor, bütün gazeteler günlerce bu davadan söz ediyor. Yüzbaşı bu kez beraat ediyor. Tam on iki yıl sonra. Rütbesi ve nişanları geri veriliyor. O yüzbaşının adı Dreyfus. Hukuk tarihine damgasını vuran davalardan biri. Çöp sepeti, imzasız ihbarlar, yıllar süren davalar, somut kanıtlardan yoksun iddialar. Ne kadar benziyor değil mi?

HİKAYE II

Atom sırlarını Sovyetlere vermekle suçlanıyorlar, casuslukla. Demokrasi tarihinin kara sayfalarından biri, McCarthy dönemi. Binlerce demokratın kovuşturmaya uğradığı, işlerinden atıldığı bir dönemde acı kader  Musevi asıllı karı kocanın kapısını çalıyor. Casuslukla ilgili ortada tek bir somut kanıt yok. Ama, dönemin mantığı belli, onların mahkum olması gerek. Haksızlık ve hukukun ayaklar altına alınması karşısında bütün dünyada kitlesel gösteriler birbirini izliyor. Dünyanın her yerinde “adalet istiyoruz” sloganları çığlık çığlığa. Duruşmaları binlerce kişi izliyor. Karı koca sonuçta suçlu bulunuyor ve idam ediliyor. Onların adı Ethel ve Julius Rosenberg. Onlar tarihe geçiyor, onların adına tiyatro eserleri yazılıyor, Rosenbergler Ölmemeli. Bugün dünyanın her yerinde onları bilmeyen yok. Onları mahkum edenlerin isimlerini bilen yok. Dreyfus davası 1894 ile 1906 arasında Fransa’da. Rosenberg’ler davası 1953’te Amerika’da. Hukuk ve adalet arayışı her zaman ve her ülkede var ve bundan sonra her yerde yine olacak.

Hukuk ve adalet arayışı nerede varsa, ona ilişkin davaların konusu ne olursa olsun, aralarında mutlaka ortak noktalar var. İhbar mektupları, somut kanıt eksikliği, gizli tanıklar gibi.

HİKAYE IV

Roman K.’nın, kendisini temize çıkarmak ve ya hiç olmazsa kendisine yüklenilen suçun ne olduğunu anlamak için giriştiği faaliyetlerle ilgilidir. Romanın kahramanı Joseph K. otuz yaşındadır. Bir bankada çalışmaktadır. İyi bir insan olarak tanınır. Değişik işlerde çalışan insanların yaşadıkları kiralık bir evde oturur. İçine kapanıktır ve ruhsal bir boşluk olduğuna dair varsayımları vardır. Bir sabah, onun bu rutin hayatı parçalanır. İki kişi evine gelerek tutuklandığını söylerler. K. herhangi bir suç işlediğini hatırlamaz. Zaten bunu yapacağı bir ortamı da, durumu da yoktur. Aradan oldukça bir zaman geçtikten sonra, kaderinin gelişigüzel, sivil bir mahkeme elinde bulunmadığını da görür. Durum karmakarışıktır, şaşkınlık vericidir. Ne gibi bir suç işlediği ve ya kanunun hangi maddesine göre tutuklandığı kendisine hiçbir zaman söylenmez. Karşılaştığı herkes onun suçlu olduğunu kabul eder. Fakat günlük işlerini yürütmekte serbesttir. Muhakeme işlemleri, belirli yerlerden uzaklarda berbat durumlarda yapılır. Yargılama sırasında, hiç de beklenmedik zamanlarda saray görevlileri ve ya sarayla ilgili kimseler mahkemede görülür. Hiç kimse hatta mahkemem görevlileri bile bu işin iç yüzünü anlayamazlar. En güçlü yargıçlar o kadar uzaklardır, o kadar yabancıdırlar ki, hiç kimse onların gerçekten var olup olmadıklarını bilmez. En kötüsü yargılama yıllarca sürmesine rağmen kimse beraat etmez. K. kendini aleyhindeki davaya öyle vermiştir ki, bankadaki işini aksatır. Amcası Karl, bu davalarda şöhret kazanmış Huld adında bir avukat bulur. Huld, geçirdiği bir kaza sonucu sakat kalmış, bu kazadan sonra kendisini iyice işine vermiş ve hızla işinde büyük bir yükseliş gerçekleştirmiştir. K. hayatındaki bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Titorelli adında bir ressamı görmek ister. Ressam kaldırım kadınlarının cirit attıkları bir sokakta berbat bir evde yaşamaktadır. Titorelli, sarayın özel ressamıdır. Hakimler arasında büyük etkisi olduğunu söyler. Kesinlikle beraat  ki buna imkan yoktur; şartlı beraat ki herhangi bir anda tutuklanabilir; süresiz erteleme ki, ne beraat demektir ne de mahkumiyet. K., arzu etmemesine rağmen, bir kaç resim satın alır ve ümitsizlik içinde ressamın yanından ayrılır. Daha sonra avukatının davayı ihmal ettiğini sanarak başka birini bulmayı düşünür. Huld’un, Block adında bir müvekkilini görür. Huld, bu adamın bir davasını yüklenmiş,  kesin bir sonuca erdirmeksizin yıllarca sürdürmüştür. O da, avukatının ihmalinden şikayet eder ve gizliden gizliye diğer avukatlara danıştığını söyler. Huld, K. ‘nin kendisinden vazgeçmek istemesine sinirlenir ve müvekkilleri üzerindeki etkisini göstermek için Block’u çağırır. Block avukatın önünde diz çöker, adeta bir köle gibidir ve ona yalvarıyordur. Son görüşme K.’nin iş için gittiği şehrin kilisesinde yapılır. Kilise, karanlık ve boştur. Birdenbire, mihraptaki kürsüden, K.’ye seslenilir. Kürsüdeki kişi kendisinin hapishane papazı ve bundan böyle mahkemenin bir hizmetkarı olduğunu söyler. K.’ye durumun kötüye gittiğini, onun, mahkemenin niteliğini anlamadığını, diğerlerinin, özellikle kadınların yardımına çok güvendiğini bildirir. Bu görüşme sonunda papaz, K.’ye içinde gerçek payı bulunan  ve K.’yi huzursuzlaştıran bir hikaye anlatır. Hikayede hukukçu olmak isteyen bir kişinin hukukçu olmak için geçmesi gereken kapıda başından geçen olaylar anlatılır: “Adam çok çalışmasına ve defalarca denemesine rağmen o kapıdan geçemez. Bekçiye rüşvet verir fakat yine giremez. Ölümünden sonra ruhu kendini o kapıda bulur, bekçiye sorar neden defalarca denememe benimle beraber bu işi birçok kişinin de denemesine rağmen kimse başarılı olamadı. Bekçi, bu kapıdan sadece bir kişi geçebilirdi. O da sizdiniz ama vaktin gelmesini beklemeliydiniz. Artık vakit geldi. “K. bu olaydan kendine göre yorumlar çıkarır fakat gerçek sorunun ve bu hikayenin kendisiyle olan ilişkisiniz anlayamaz. Kitabın son bölümü, birinci bölümlerden bir yıl sonra, K.’nın otuzbir yaş öncesinde geçer. Radingotlu ve silindir şapkalı iki şişman adam K.’nin kapısına gelir ve hiçbir direniş göstermeyen K.’yı alıp götürürler. K. onların cellat olabileceklerini sanır. Fakat artık mücadele azmini tamamen yitirmiştir. Kendisini kurtarsa bile polis ona yardım etmeyecektir zaten. Ve artık istediği adalete kavuşacaktır. Hikayenin kendisiyle olan ilgisini anlamıştır. O adaleti yaşadığı yalanlar ortamında değil,  gerçeğin var olduğu diğer hayatta sürdürecektir. Dava bitmiştir. Sanık artık gidebilir. Evet gitti iki kişi arasında karanlık bir yolda faili meçhule gitti.

HİKAYE V

1967-1974 arasında bir askeri darbeyle iktidara gelen ve yedi yıl boyunca Yunanistan’a kan kusturan cuntanın liderleri Ocak 1975 te tutuklanmış, aynı yılın temmuz sonunda ağır ihanet suçlamasıyla yargılanmalarına başlanmış ve 25 Ağustos ta, yani bir aydan kısa bir süre içinde ünlü Korydallos’nde görülen dava sonucunda ağır cezalara çarptırılmışlardı. Aralarından üçü (Papadopulos, Pattakos ve Makarezos) kurşuna dizilerek idama mahkum olmuşlar, daha sonra Karamanlis hükümeti tarafından cezaları ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilerek, aynı hükümle cezalandırılan Ioannides ile aynı kaderi paylaşmışlardı. Yargılama sonucunda, bu isimlerin dışında 13 general ömür boyu hapis, 5 general 20 yıl hapis yemiş, yargılananlar arasındaki iki kişi de beraat etmişti. Papadopulos da, Ioannides da hapisken ölmüşler, Pattakos ve Makarezos, ağır hasta oldukları için son günlerini hastanede geçirmişti. Cuntacıların da affedilmeleri gündeme gelmiş ama büyük kamuoyu tepkisi karşısında Mitsotakis hükümeti aftan vazgeçmişti. Yunan cuntacıların davası, Alman Nazi rejiminin sorumlularının yargılandığı Nürnberg mahkemelerinden mülhem olarak anılmıştı.

HİKAYE VI

Bosna savaşı (1992-1995) sırasında Bosnalı Sırpların kurduğu ordunun istihbarat sorumlusu olarak görev yapan Zdravko Tolimir’in, “Srebrenitsa soykırımı planlayıcısı olmak, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten” yargılandığı Lahey’deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce (ICTY) tarafından verilen ceza idam cezası olmadığı için müebbet hapis olmuştur.

HİKAYE VII

Nisan 1994’te, Ruanda’daki Hutu çoğunluğunun aşırı sağcı liderleri ülkedeki Tutsi azınlığına karşı bir imha harekatı başlattı. 100 gün içinde, 800.000 kadar insan öldürüldü ve yüz binlerce kadına tecavüz edildi. Birleşik Devletler Holokost Anı Müzesi Vicdani Komitesi ağıdaki nedenlerden dolayı Ruanda soykırımına dikkat çekmektedir: şiddetin doğası ve boyutu, soykırımın Orta Afrika bölgesi üzerindeki devam eden etkisi, günümüzdeki soykırıma müdahale etmek için Ruanda’dan çıkarılacak dersler var. Soykırım Tutsi İsyan Kuvvetleri, Ruanda Yurtseverler Cephesi sağcıları ve geçici soykırım hükümetlerini ülke dışına çıkardığında Temmuz 1994’te sona erdi. Soykırımın etkileri hala sürüyor. Soykırım Ruanda’yı yerle bir etti, sağ kalan yüz binlerce kişi travma yaşamasına yol açtı, ülkenin alt yapılarını harabeye çevirdi ve 100.000’den fazla suçlu hapsedildi. Adalet ve güvenilirliği, birlik ve uzlaşmayı sağlamak hala zor. Bütün Orta Afrika bölgesinin soykırım nedeniyle dengesi bozulmuş durumda. 1996’dan itibaren, komşu Demokratik Kongo Cumhuriyeti Ruanda’daki soykırım sonrası hükümet ile soykırımın ardından ülkeye göç eden mağdurlar arasında silahlı çatışmaların savaş alanı oldu.

 HİKAYE VIII

Öte yandan sömürgeci devletlerin diplomatik temsilcilikleri Anadolu’ya dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır. Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, “vatana ihanet” suçunu topluca işlemişlerdir. Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van’ın Zeve Köyü’nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.

 

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 1836 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri