Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

İHANETİN ADI ÖZGÜRLÜK OLMUŞ

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Önceki yazımda da (DAHA KAÇ FİDAN GİDECEK) belirttiğim gibi; PKK terör örgütünün temeli  1970 yılı  içerisinde atılmıştır. 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde yapılan bir toplantıyla PKK (Kürdistan İşçi Partisi, Partiya Karkaren Kürdistan) ilan edilmiştir. (adına bakıp da bunun siyasî bir parti olduğunu sanmayın.) Bu aynı zamanda PKK terör örgütünün birinci kongresidir. O gün bugündür geleceğimizi ve umutlarımızı çalan bu hain örgüt, bize büyük zararlar vermiştir. Söz konusu örgüt, ses getiren ilk eylemini 1984’ün 15 Ağustos gecesi Eruh ve Şemdinli ilçelerini basarak yaptı. Her geçen gün şiddet büyüdü ve bugünlere gelindi.

İşte bizim o dönemde dış güçlerin hain planları çerçevesinde nur topu gibi bir terör örgütümüz dünyaya gelmişti. Zamanın Başbakanı "bir kaç çapulcuya ayıracak zamanımız yok onlardan mı korkacağız" demişlerdi. Düşünce özgürlüğüdür onlar terörist değil gerilladır söylemleri hala zihinlerimizdedir ve tarihin karanlığına gömülememiştir.

Bir Orhan Pamuk vardır bu zat dünyanın her yerinde hatta ülkemizde bile Türkiye aleyhine konuşur. Vatanımızın suyunu içmişliğini, devleti tarafından okunduğunu, özgür ve hür bir ülkede yaşamanın rahatlığını unutarak adeta vatanına hakaret etmektedir. Düşünce özgürlüğü adı altında söyledikleri içler acısıdır ve vatana ihanetin ta kendisidir. Şahsın İsviçre’nin Tagesanzeiger’le yaptığı bir konuşmasında, Türkiye’de 1915-1917’de Ermenilere yönelik etnik temizlik yapıldığından ve 1984 yılından bu yana da Kürtlere kötü davranıldığından söz ederek şöyle dedi: “Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü ve benden başka hiç kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum ve bu yüzden benden nefret ediyorlar.”

Bu konuşmada Orhan Pamuk Avrupa’yı “düşünce özgürlüğü ve demokrasisi” için övüyor ama Avrupalı gazetecinin sorularına sinirleniyor ve onu da Avrupalı saymıyor!..

“Sizi kutlarım!.. Bu söyleşide, kendimi Avrupalı değil de, bir Türk gazetecinin karşısına oturuyorum gibi hissettim.”

İsviçreli gazeteci “kendisinin Türk’e benzemediğini” söyleyince, Pamuk “Hayır ama, bu ülkede 2-3 yıl önce hortlayan milliyetçiler gibi konuşuyorsunuz…” diyor! Yani ona göre ülkeyi sevmek ölmüş bir duygu! “Milliyetçilik” ilkesi sanki Atamızın bize mirası değil, üç beş yıllık bir fikir!

En yukarıdaki sözü içinde (sözde soykırım hakkındaki sözleri) Avrupalı gazetecinin sağduyulu, “Ama siz hala konuşuyorsunuz. İlle de başınızı derde mi sokmak istiyorsunuz?” sorusu üzerine, Orhan Pamuk “Evet…” diyor!

Başını derde sokmaya meraklı olan Orhan Pamuk’un bu sözleri Aktüel dergisinde yayımlanınca, hakkında, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 310-1 maddesi uyarınca 1 yıla kadar hapis istemiyle, 30 Haziran 2005 tarihinde dava açıldı. Böylece Pamuk istediğini gerçekleştirmiş oldu..

Sözde soykırım şimdi de Kürtlere yapılmış ve yapılmaya devam ediyormuş.

Türkçe ve Ermenice yayımlanan Agos Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Yahudi Soykırımı ile sözde Ermeni soykırımını arasında benzerlik olduğunu belirttiği “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı yazı dizisinde, 13.02.2004 tarihinde şunları yazdı: “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” “Ermeni kimliğinin bugünkü yapısını şekillendiren ve Ermeni kimliğinde bir tür kansorejen tümör işlevi gören asıl etken “Türk” olgusudur.”

Bu ifadeler nedeniyle Hrant Dink hakkında, eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesi, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi uyarınca, “Türklüğü alenen aşağılama” suçundan dava açıldı. Yargılama yapıldı ve Hrant Dink 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ceza ertelendi. 19 Ocak 2007’de bir suikast sonucu öldürülen Dink’in arkasından Hepimiz Ermeniyiz Heğimiz Dink’iz sloganları Türkiye’nin unutulamayacakları arasına girdi.

Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” adlı romanı okudunuz mu? Bu kitapta Türkleri “soykırımcı kasap” olarak gösteriyor yazar Elif Şafak: “Bütün akrabalarını 1915’te kasap Türkler’in ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum.”

Bu cümleden dolayı Elif Şafak’a 301. maddeden yargılandı ve suçsuz bulundu! Nasıl mı?

“Roman karakteri bunu söylüyor, ben değil” diyerek…

Gazi Üniversitesi’nden “Amerika’nın Kurduğu Parti”nin bir gençlik kolu etkinliğinde konuşan Atilla Yayla: “Kemalizm gericiliğe karşılık gelir.” dedi…

Bir sürü tartışma çıktı, yaygara kopartıldı.. Peki sonuçta ne oldu? Hiç… Atilla Yayla hala Gazi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır, ve profesör ünvanı yerli yerinde.

Ertuğrul Özkök’ün söyledikleri,

Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, “Üç Güzel Bayrak ve Milli Marş” adlı 8 Mart 2006 tarihinde bir yazı yazdı: “Türkiye’de milli marşın okullarda zorunlu olarak öğretilmesini gerektiren bir kanun var mı? Dün bu konuyu araştırdım ve olmadığını öğrendim.” Özkök, Kanun olmasına gerek var mı? Bu Millet’in başından geçen olayları anlatan en güzel yapıttır “İstiklal Marşı”mız ve her Türk evladının öğrenmesi gereken bir eserdir.

Bir Milleti Millet yapan en önemli üç şey:

• Vatan’dır

• Bayrak’tır

• Milli Marş’tır

Ayrıca Milli Marş’ımız, Anayasamızın daha 3. maddesinde güvence altına alınmıştır.

Yaşar Kemal’in söyledikleri, 13 Ocak 2007’de “Gerillanın adını terörist koyduk!” diyerek PKK’yı açıkça savunan Yaşar Kemal, Türk Ceza Kanunu’na göre, ”terör ve teröristi alenen övme” kapsamında yargılanmadı… Ama söyledikleri bununla kalmadı: “Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman, her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur.(..) Kendi halkıyla savaşan bir ülke olduk.(..) Ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa, o da Irak Kürtleridir.(..) Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, ama onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana dilimde pelesenk ettiğim bir sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yüreğim yanıyor bunları söylerken, ben bir yazarıyım çünkü bu halkın.” (Gerillanın Adını Terörist Koyduk, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2007 s.1 ve 22)

Başkent Ankara’da Nadire İçkale’nin İçkale Oteli’nde yapılan ve DTP (Demokratik Toplum Partisi), İHD (İnsan Hakları Derniği), ve Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in ön plana çıktığı “Türkiye Barışını Arıyor” adlı toplantıya, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay’ına bir dönem başkanlık yapmış olan Sami Selçuk da katıldı ve konuşmaları dinledi!

Yaşar Kemal bu toplantı da :“Binlerce çiçekli bu bahçeden bir çiçeği kopararsanız bir kokudan, bir renkten mahrum kalırsınız” dedi.

1991 seçimleri sonrası 6 Kasım Çarşamba günü TBMM’de milletvekili yemin töreni yapılıyor… Koalisyon ortağı SHP listesinden milletvekili seçilen eski HEP (-Halkın Emekçi Partisi- tescilli hainlerin örgütü PKK’nın siyasi organı olarak çalışıyordu, 1990 yılında SHP’den ayrılan 10 milletvekili tarafından Fehmi Işıklar başkanlığında kuruldu; Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma tehlikesine karşı 1991’de adını DEP –Demokratik Halk Partisi- olarak değiştirdi) milletvekilleri “Kürtçe yemin” ediyordu… TBMM’ye gelen Leyla Zana, Hatip Dicle ve beş arkadaşı, PKK’yı simgeleyen renklerden oluşan yaka mendilleri, saç bandı ve PKK rozetleri taşıyorlardı!…(Erkek milletvekillerinin ceketlerinin mendil ceplerinde sözde PKK bayrağının rengini taşıyan sarı-yeşil-kırmızı renklerden oluşan mendiller, yakalarında ise PKK rozetleri, Leyla Zana’nın başında da aynı renklerden örülmüş bir bant ve yakasında da iğnelenmiş bir mendil bulunuyordu. Hatta Diyarbakır SHP milletvekili ve Divan üyesi Sedat Yurttaş yakasında da PKK rozeti vardı.)

Leyla Zana Genel Kurul’da İstiklal Marşı okunduktan sonra, salona girdi. Ayrıca Aykut Edibali, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan da İstiklal Marşı okunduktan sonra Genel Kurul salonuna girdiler… Leyla Zana’ya yemin sırası geldiğinde, önce Hatip Dicle kürsüye çıktı ve aynen şunları söyledi:

“Biz ve arkadaşlarım bu metni, Anayasa baskısı altında okuyoruz!”

Bu sözlere SHP ve özellikle ANAP sıralarından hiçbir tepki gelmedi. DYP milletvekilleri ise masalara vurularak, sürekli olarak protesto ettiler. Hatip Dicle’yi konuşturmadılar.

Hatip Dicle, milletvekili yemin metnini iki kez okudu ve her defasında “Anayasamıza aykırı olarak” eklemeler yaptı ve yemini geçersiz sayıldı. Saat 18:14 sıralarında kürsüye gelen Leyla Zana ise “Kürtçe yemin etti ve sonunda Kürtçe slogan attı!..” Katipler de Kürtçe bilmediği için zabıtlara: “Leyla Zana anlaşılmayan bir dilde bazı kelimeler kullandı!” diye geçirdi…

Dicle, Belçika’da yayınlanan Le Libre Belgigue Gazetesi’ne verdiği demeçte, “1923’ten bu yana ulusal Kurtuluş Savaşı verdiklerini, Lozan Antlaşması’nın Kürdistan’ı böldüğünü, bir Kürt Kürdistan’ı olmadığını” söyledi… Ayrıca; “Türkiye’ye NATO silahı vermeyin. Türkiye NATO silahını Kürtlere karşı kullanıyor. Bu silahları Türkiye’ye vermemek lazım. Silahı sevmeyiz ama kendimizi savunmak için bizim silahlanmamız lazım. Barış ve siyasi çözümden yanayız. Türkiye’nin gelip bizimle konuşması lazım. Ben ve 21 Kürt arkadaşım, her an ölüm cezasına çarptırılabiliriz. Türkiye Parlamentosu’ndayız ama parlamentoda demokratik tartışma ortamı yoktur. Alernatif yok. Silahlı gerillayı desteklemek zorundayız.”

Sayın Beşir Atalay’ın açılımı anlattığı toplantılarından birinde bizzat bulunduğum iyi veya kötü tarihe tanıklık ettiğim konuşmasında en çok dikkatimi çeken ifadesinde “halkın arasındaki uçurumlara son vereceğiz” diyordu. Ne uçurumudur bu peki? Doğuda ki aileler çocuk başına devletten maddi yardım aldıklarından niüfusları hayli artmış durumda, elektrik kullanımında bedel ödemeyenlerden veya kaçak kullananlardan ve diğer vatandaşlardan tahsil edilen onların elektrik borçları, sağlık konusunda yeşil karta sahip olan olanlar onlar, hemen hemen ülkemizin her yerinde iş imkanına sahip olanlar onlar, emniyetteki istatiklerde en fazla suç işleme oranı onlardadır. Bunun nedeni diğer vatandaşları sindirmektir. Şahsım bile işimden evime giderken sonradan emniyette ortaya çıkan doğu nüfüsuna kayıtlı şahıslar olduğunu öğrendiğim kişiler tarafından kapkaça uğradım, darba maruz kaldım ve sonunda da evime kadar şikayetimi geri almam için tehdide ve tacize maruz kaldım. Şikayetimi almadım şahıs cezaevine düştü bana rahatlıkla mektuplar yazdı. Ben hem mağdur oldum hem de rahatsız edilen, tehdit alan, taciz edilenoldum. Soruyorum nedir bu uçurum. Hırsızlık veya diğer yasadışı işler için ihtiyaçları var mı hayır yok sadece düzeni ve huzur bozmaktır. Şimdi uçurum nerdedir?

İfade Özgürlüğüne Bir de AB Ülkeleri Yasalarında Bakalım Şimdi de;

Avrupa Birliği Kurucu Üyesi olan Fransız yasaları;

Dinci ve ırkçı nefreti ifade eden yazı yazılmasını ya da halka bu yönde konuşulmasını yasaklamıştır. Nazi Almanya’sında Yahudi soykırımı (Holocaust) yağıldığını inkar etmeyi yasaklamıştır. Türkiye’nin Ermeni Soykırımı yapmadığını söylemek yasaklanmıştır. Kişilere cinsel tercihleri nedeniyle nefret içeren söz söyleme ve yazı yazma yada şiddet uygulama, hapisle cezalandırılacak bir suçtur. Hükümet, yayın ruhsatı bulunan radyo ve televizyon kanallarına bile kısıtlama getirme hakkına sahiptir. Devletin resmi belgelerinde ve yayınlarında, Fransızca’nın dışında bir dile ait kelimelerin kullanılması yasaktır. Ayrıca, ticari söylemlerde, yani reklamlarda da Fransızca dili dışında bir dilin kullanılması yasaktır. (Ama nedense bize gelince diğer dillerde eğitim hakkı, bilmem ne hakkıyla Türkçe yok edilmeye çalışılıyor! Devletin bakanlıkları bile İngilizce yayın yapıyor, rapor hazırlıyor. Size ilginç bir anekdot daha: Diyarbakır Belediyesi’nin Internet sayfası Türkçe, İngilizce ve Kürtçe…)

AB üyesi olan Alman Anayasasında;

Kişisel hakaretler ve nefret söylemleri (Volksverhetzung) yasaktır. Neo-Nazi propaganda ve Gamalı-Haç gibi Nazi sembollerinin kullanılması yasaktır.

AB üyesi Polonya

Katolik Kilise’sinin dinsel görüş duygularına hakaretin cezası ya hapse çarptırılmak yada en az bir gün gözaltında tutulmaktır.

AB üyesi İrlanda

İfade özgürlüğü, kamu düzenini ya da kamunun ahlakını bozacak ya da Devletin otoritesini sarsacak biçimde kullanılımaz.

Bizim örnek aldığımız ülkelerdeki ifade özgürlüğü ülke bütünlüğünü esas almayan bir ifade özgürlüğüdür. Ağzı olanın konuştuğu bir ifade özgürlüğüdür.

Türkiye’yi yetiştikleri ülkeyi karalayarak ödüller alan üç ismin ortak yönlerine gelince; her üçü de sırasıyla;

Orhan Pamuk, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden sonra “Nobel Ödülü” aldı…

Hrant Dink, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden sonra Norveç Edebiyat ve İfade Özgürlüğü Akademisi tarafından 13 Ekim 2006’da “ödüllendirildi.”

Leyla Zana, Avrupa Parlamentosu’ndan “Sakharov Barış Ödülü” aldı. (Zana’ya ödül 1995’te verilmişti ama o yıllarda hapiste olduğu için ödülü 9 yıl sonra 2004’te aldı.

Deniliyor ki Kandil’de terörü bitireceğiz onca çaba sarfediliyor ve sonuca da gidiliyor ki bir de bakıyoruz ABD başımızda Demokles’in Kılıcını sallandırmak için geliyor ve oradaki opreasyonlar duruyor. Akabinde İzmir Foça’da terör görülüyor yine üstlenen PKK. Düşünce özgürlüğü bu olsa gerek. Daha da bitmiyor bir milletvekili herkesin içinden alınıp kaçırılıyor. Gerekçe ne peki Mehmetcik silahını bıraksın yoksa vekil ölecektir. Suriye’den kaçanlar misafir edildikleri kamplarda ilgisiz gerekçelerle sorun çıkartarak terör estiriyorlar her an.

Bu nedir peki kısaca  “Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter” dir. Yani bu özgürlük değil ihanettir, tahakkümdür.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2212 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri