Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

İSLAM'A HAKARET

13 Eylül 2012 Perşembe

Lidersiz ve öndersiz yaşayanların geleceği olamaz.”tarihi olmayan bir ümmet temelsiz bir bina gibidir.”

Son yıllarda İslam alemi, seçkin batılı düşünürler, siyasi ve dini liderler tarafından sayısız ithamlarla lekelenmiş ve yapılan bu ithamlar neticesinde islamın ancak kılıç zoruyla yayıldığı, islamda aklın bir yeri olmadığı, islamın terör ve gericilik dini olduğu iddiası ortaya atılmıştır. Kesin olarak ifade etmemiz gerekir ki; İslam dini Allah yolunda yapılan cihadlarla yayılmıştır ve her medeniyet kendi değerlerini ve mukaddesatını savunabilmesi için güç ve kuvvete ihtiyaç duyar. Buna ek olarak adil savaş mantığı kuralları, Avrupa kiliselerinin ve batı laik rejiminin benimseyip kabul ettiği kurallardır.

Avrupa ülkelerinde yayılan islam dinini ve İslam ümmetini, terörle adlandırma meselesine gelince, bu aslı astarı olmayan zalimce yapılmış bir ithamdır. Ancak bugün bizleri terörle suçlayanlar, dün bugündür birçok katliamlara, savaşlara ve milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet vermişlerdir. Özellikle de Müslümanların uzaktan yakından alakasının olmadığı 1. ve 2. dünya savaşlarında öldürülülenleri düşünürsek durumun vehametini az da olsa kavramış oluruz.

Hakaret karikatürleriyle başlayan Avrupa’daki İslam karşıtı süreç, minare ve burka yasağının ardından sünnet tartışmalarıyla devam ediyor.  Ardından daha kötü bir saldırı gerçekleşiyor ki bu da Peygamber efendimize hakaret edip uygun olmayan sıfatlar yakıştırmakla kalmayıp çirkin resimler çizilmesidir.

Bu sürecin değerlendirilmesinde Medya ve Siyasetin rolü Aksiyon Dergisi’nde özetle şöyle anlatılmıştır;

Medya: Avrupa medyasında İslam ve Müslümanlar hakkında olumsuz haberler görmek artık sıradan bir durum halini almıştır. Özellikle 11 Eylül saldırısıyla başlayan süreçte İslam, terörle eşdeğer gösterilmeye başladı. Londra ve Madrid saldırılarından sonra tüm gözler Avrupa’nın başkentlerinde art arda bombalar patlatacak olan İslamcı teröristlere çevrildi. Medya, sorumlu yayıncılık anlayışından uzaklaştı. Georgetown Üniversitesi’nden John Esposito, Avrupa’da oluşan İslam karşıtlığında en büyük suçlulardan birinin medya olduğunu belirterek “Avrupa basını yabancı karşıtlığı ve İslamofobik yayınlar yapmaya devam ediyor. Attıkları başlıklar toplumda ilgi görünce ve tirajları artınca ‘kazan-kazan’ pozisyonu alıyorlar. En ciddi gazeteler bile basit bulvar gazetesi ağzıyla yayınlar yapıyor.” diyor. Orta İsveç Üniversitesi’nden Prof. Dr. Klas Borell ise “Ne zaman medyada Müslümanlarla ilgili olumsuz haberler çıksa aynı dönemde İslami kurum ve kuruluşlara yönelik saldırılar artıyor. Medya ile saldırılar arasında direkt bir bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle olumsuz haberler İslam karşıtı aşırı sağcı örgütlerin saldırılarını tetikliyor” diyerek medyanın oynadığı olumsuz role dikkat çekiyor. Avrupa medyasının hakarette doruğa ulaştığı tarih 30 Eylül 2005. Danimarka’da yayın yapan Jyllands Posten gazetesinin yayımladığı Hazreti Muhammed’e hakaret içeren 12 karikatür yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Gazetenin ‘ifade özgürlüğü’ arkasına sığınarak yayımladığı hakaret karikatürleri kısa sürede Avrupa’nın önde gelen ciddi gazetelerinde de yer aldı. 12 karikatür içinde en fazla tepki çeken, şüphesiz Hazreti Muhammed’i terörist gibi gösterendi. Bu karikatürün çizeri Kurt Westergaard’a yönelik ölüm tehdidi gazetelerin İslam karşıtı yayınlarını artırmaya başladı. Medya, baskıcı bir dille ‘ya Batı değerlerini kabul edersiniz ya da geldiğiniz yere geri gidersiniz’ modundaydı. Batı değerinde din ve vicdan özgürlüğü vardı ama konu İslam ve Müslümanlar olunca bu değer rafa kaldırılıyordu. Almanya’da Springer grubuna bağlı Bild ve Die Welt ile muhafazakâr Frankfurter Allgemeine Zeitung, İslam karşıtı görüşlerin en rahat yer bulduğu yayınları oluşturuyor. Buna ek olarak haftalık Focus dergisi ile özellikle Alman Birinci Televizyon Kanalı ARD’de yayımlanan programlar toplumdaki İslam karşıtlığının daha rahat ifade edilmesini sağlıyor.

Avrupa’da milyonlarca Müslüman yaşamasına karşılık, onların inançları, yaşamları aynı oranda medyaya yansımıyor. Müslümanlar medya dünyasına fazla yaklaştırılmıyor. Batı Avrupa’da medyada çalışan Müslüman sayısı iki elin parmaklarına ulaşmıyor. İslam ve Müslümanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan gazeteler, çoğu zaman önyargılı davranarak genelleme yapıyor, tüm Müslümanları aynı kategoride değerlendiriyor. ‘İslamcı terörist’ ibaresi Batı medyası için artık çok sıradan bir kavram. Norveç’e tarihinin en acı günlerini yaşatan Anders Behring Breivik, sadece terörist ve katil olarak tanımlandı. Hiçbir gazete fanatik Hıristiyan veya Hıristiyan terörist ibaresini kullanmadı. Acaba ismi Ahmet ve Ali olsaydı aynı hassasiyet gösterilir miydi?

Siyaset: Hitler’i, Mussolini ve Franco’yu dünyaya hediye eden Avrupa’da her geçen gün İslam karşıtı aşırı sağ partiler siyaset dünyasının kalıcı aktörleri arasında yerini alıyor. Aşırı sağın temeli, göçmen işçilerin geldiği yılların başlangıcına kadar uzanıyor. Ancak o dönemde ciddiye alınmayan, marjinal görüşler dile getiren ve daha önemlisi toplumda karşılık bulamayan bu partiler, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra ciddi taban bulmaya başladı. Avusturya’da Jörg Haider’in Özgürlükçüler Partisi, Danimarka’da Pia Kjaersgaard’un Danimarka Halk Partisi, Fransa’da Jean Marie Le Pen’in Ulusal Cephesi, Hollanda’da Geert Wilders’in Özgürlük Partisi, ülke siyasetini belirleme konumuna gelmiş bulunuyor. Ciddi sayılacak bir tabana ulaşan bu partiler, mecliste kilit konumda bulunup hükümeti belirleme gücüne sahip durumdalar. Aşırı sağ partiler, Hitler’den ders almış durumdalar. Irkçı damgasını yememek için salt yabancı karşıtlığı yapmıyorlar. Bunun yerine hedefe direkt İslam ve Müslümanları koyup Avrupa’yı ele geçirmek isteyen İslamiyet’e karşı mücadele verdiklerini belirterek taban kazanıyorlar. Aşırı sağın görüşleri, merkez sol ve merkez sağ partiler tarafından da benimseniyor. Nazi geçmişi dolayısıyla ırkçılıkla mücadelede bir dönem emsal teşkil etmiş Almanya’da hem merkez sağ hem de merkez sol İslam karşıtlığında anlaşıyor, İslamofobik beyanlarda yarışıyor. Sosyal demokrasinin örnek ülkesi İsveç’te İslamofobik parti, ülke tarihinde ilk defa meclise 20 vekil gönderiyor. Fransa, 5 milyonluk Müslüman nüfus içinde sadece 2 bin kadının kullandığı burka için yasak çıkarırken, aynı şeyi Belçika 30 Müslüman kadın için yapıyor. İsviçre, ülkede minareli sadece 4 cami olmasına rağmen referandumla minareleri yasaklıyor. Aşırı sağa oy kaptırmak istemeyen merkez sağ partiler, ırkçı partilerin söylemlerini kullanmaya başlıyor ve ırkçılık hızla meşruiyet zeminini genişletiyor. Daha önce “Ben Türklerin de başbakanıyım” çıkışı ile uyum politikalarının mimarı olarak partisi CDU’yu şehirli ve modern bir partiye dönüştürmek için mücadele veren Angela Merkel, birden “Almanya’da çok kültürlülüğe yer yok” demeye başladı. 9 Haziran 2010’da yapılan seçimlerde 24 milletvekili ile Hollanda Meclisi’ne girmeyi başaran ve İslamofobiyi ve Müslümanlara hakareti Avrupa’da sıradanlaştıran Geert Wilders, Kuran’ı Hitler’in Kavgam kitabına benzeterek yasaklanmasını istiyor. Hepimiz İsrail’iz diyen Wilders’ın İsrail’e karşı hürmette kusur etmemesi, neo-ırkçılığın ana damarının İslamofobi olduğunu teyit ediyor. İslam karşıtlığı üzerinde birleşen aşırı sağ partiler, toplumda artan işsizlik gibi sosyal konuların da sorumlusu olarak Müslümanları göstermeyi başarıyor. Aşırı sağa Avrupa’da taban kazandıran lider olarak tanımlanan Danimarka Halk Partisi Başkanı Pia Kjaersgaard, İslam’ı “Avrupa’nın yeni vebası” ve Terör dini olarak tanımlamaktan çekinmiyor. Sonrasında durum daha da kötü bir hal almış, Vatikan’da Papa islamı, kuranı ve peygamberimizi despot ve zalim gibi sıfatlarla nitelendirmiştir. İslam ümmeti Amerikalı askerlerin Irak ve Küba’da ki (ebugarip ve guantanamo) esir kamplarında, kuranı kerime yaptıkları hakaretten ve çekmiş oldukları çirkin fotoğraflardan habersiz değildir. İnsanlara hakaret edildiği gibi kuranı kerimede hakaret edilmiştir. Bundan daha da fazlası şudur ki:batı ülkelerinin büyük başkentlerinde oturan yerli Müslüman halkların şahsi özgürlüklerine yapılan saldırılardır. Bunun yanı sıra işgal altında bulunan Afganistan ve Irak’ta mescit ve camilere yapılan saldırıları da unutmamalıyız. Bazen mescitlerde silahlı güçleri arıyoruz diye içerdeki insanları öldürürler ve bazen camileri kökten havaya uçururlar. Bu tür kötü yaklaşımlar birçok siyasetçi, düşünür ve liderler tarafından dile getirildi ve bazı basın yayın organları çektikleri film ve dizilerde islamı ve Müslümanları terörle ve despotlukla itham etmişlerdir.

2011 yılında mizah adı altında; Penguen dergisinde Bahadır Baruter imzalı bir karikatürle İslam’ın kutsallarına Müslüman ülkesinde de hakaret edildi. Karikatürde “Allah yok, din yalan” ibaresi gizlice yazılmış, caminin lambaları prezervatif şeklinde tasarlanmıştı. Sosyal medyada bu duruma yönelik devletin en üst makamlarından vatandaşa kadar bu eleştiriler günlerce kamuoyunu meşgul etmişti.

2012 yılının Şubat ayında adına Madonna denen bir garip kadın da klibinde kırmızılar içinde peçeli görüntüsüyle karşılıyordu herkesi.  Klibin ilerleyen bölümlerinde sıkışmış acı çeken, doğruyla yanlış arasında kalmış bir kadın görüyoruz. Daha sonra küçük bir kız çocuğunun elinde bir örtüyle arkasında beliren bir adam…Sonra kıyafetleri semazenlerin kıyafetine benzetilmeye çalışılmış, mor giysili adamlar sema gösterisi yapıyor. Daha doğrusu yapmaya çalışıyor. Ve en çok tepki çeken o son hareketi; üzerinde  “Bundan önce ne öğrendiysen unut” anlamında olan Arapça yazılı kelimelerin üstünü ayaklarıyla çiğneyip eziyor! Arapça yazıları çiğnerken, bunu özellikle Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bir meyve olan üzümle yapılması da oldukça dikkat çekici... Hiç kimsenin inancı hangi dil, din, ırk olursa olsun ayaklar altına alınamaz. Buna ne Madonna’nın ne de şarkıyı yapan grubun hakkı vardır. Günümüzde de yine İslam’a hakaret konusu ile karşı karşıya kalan dünya Hz. Muhammed’e hakaretler içeren ve protesto gösterilerine yol açan ‘Müslümanların Masumiyeti’ adlı filmin yapımcısı Sam Bacile, filmi ‘provokatif bir siyasi tutum’ için yaptığını itiraf etti. Filmin yapımcısı ve yönetmeni İsrail asıllı Amerikan vatandaşı Sam Bacile, Amerikan Wall Street Journal gazetesine verdiği demeçte, ‘‘İslam kanserdir, Müslümanların da yok edilmesi gerekir. Bu film ile İslam’ın nefret içerikli bir din olduğunu göstereceğim’’ ifadelerini kullandı. ‘Sam Bacile, ABD’nin Florida eyaletinde Kur’an-ı Kerim yakan rahip Terry Jones’dan destek aldığını söyledi. Bacile, filmin fragmanının Temmuz başında verdiğini kaydederek, filmin Twitter’da eski aktörlerin konuyu ele almasıyla gündeme geldiğini söyledi. Bacile’in tepkilerin ardından saklandığı bildirildi. Filmin kampanyasını Kaliforniya’da yaşayan Müslüman karşıtı tutumuyla bilinen Kıpti Moris Sadek’in yaptığı belirtiliyor.

Sonuç olarak; Batı’da oluşan olumsuz imajda Müslümanların da kabahati yok mu elbette ki var. Müslümanlar temsil noktasında oldukça yetersiz. Geldikleri ülkelerden getirdikleri gelenek ve görenekleri, içinde yaşadıkları topluma dini olarak lanse ediyorlar. İçinde yaşadıkları toplumda azınlık olduklarını unutuyorlar kaldı ki ülkemizde de bu durum yaşanmaktadır. Çok fazla hoşgörü ortamını bulan azınlıklar haklar ve talepler konusunda asillerin önüne geçmektedirler. Bir kişinin veya grubun işlediği suçun tüm Müslümanlara mal edileceğini düşünmüyorlar. Vatandaşlık haklarını almıyorlar, alanlar ise bilinçli kullanmıyor. Seçme seçilme hakkı ve akademik kariyer çabası yeni yeni revaç buluyor. İçlerinden çıkan ve kendilerini zan altında bırakan kişilere karşı tepkisiz kalıyorlar. Geldikleri ülkenin gündemiyle meşgul olup yaşadıkları toplumla aralarına duvar örüyorlar.

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 1848 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri