Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

LAİKLİK

27 Mart 2013 Çarşamba

Bugün köşemde Laiklik Laiklik Laiklik denilen olgunun pencerelerini aralamaya karar verdim. Karar verdim çünkü Laiklik sadece Türkiye’de var olan aslında dünya da varolmayan bir yaşam tarzı olarak görüldüğü ve hatta AİHM’de bile konu edilen bu olgunun detaylarına gireceğim.

Laiklik; din ve devlet işlerinin ayrılarak yaşamın idamesidir. Çoğumuz bilsek de bilmeyenlerimiz için Laiklik kavramının ilk çıkış anavatanı Avrupa olup Hıristiyanlığın fazlasıyla etkinlik kazandığı ki özellikle de 1618-1648 yılları arasında 30 yıl süren din savaşlarının nüfusun büyük çoğunluğunu kaybetmesinden korkan Avrupa devletleri sonunda her din ve mezhebe yaşam hakkı tanıyan laikliği kabul etmiştit. Durum böyle iken AİHM’de Türkiye’deki laiklik sıkıntıdır kararlarının alınıp laiklik karşıtı söylemlerde bulunulması nasıl bir çelişkidir. Türkiye’deki laiklik midir rahatsız eden? Kendisinin yaşayıp nüfusunun yok olmasına neden olan bir uygulamayı kendisi kaldırmayı uygun görürken Türkiye’ye neden kalsın diye dayatmaktadır. Bu konu açıklaması çok zor bir konu olsa gerek. Ya da aslında cevabı açık ve net de bizler mi göremiyoruz? Anayasal bir ilke olan laikliğe giden sürecin sancıları ancak 19. yy. da son bulmuştur. Tam anlamıyla uygulamaya geçen laiklik uygulamasıyla din ve mezhep kavgaları son bulmuştur. Kilisenin katı tutumuna karşı baş kaldıran Avrupa ülkelerinde din adamlarının baskıcı uygulamaları ile bu güçlerini korumak için bilimin, insan aklının ve ifade özgürlüğünün gelişmesine engel olmaya, belirli din veya mezhebi ya da grubu kayırarak insanların dini tercihlerine mücadelenin son bulmasıdır laiklik. İşte bu mücadelede de alınan laik yönetim kararının gerekçesi devlet; yurttaşların dini inançları ve tercihleri karşısında tarafsızdır ama misyonerlik oluşumlarına da göz yummayacaktır. Bu ne demektir; hiçbir kimse bir dinin emirleri ya da yasaklarına uymaya mecbur edilemeyecektir.

Gelelim Türklere yani dünkü yazımda da anlattığım Türk kelimesi anlamını özümseyerek millet olmuş insanların din ve devlet konusundaki hassasiyetlerine. Eski Türk Devletlerinde de laiklik benzeri uygulama var olup; İslamiyetin kabul edildiği zamanlarda Türk devletlerinde yönetim ve hukuk esasları İslam dinine dayandırılmıştır. Osmanlı devletinde de önceleri akla dayandırılan İslam hukuku, sonraları sadece dinsel dogmalara dayandırılmıştır. Hak, adalet anlamlarındaki töre etkisini yitirerek nedeni anlaşılamayan bir durumla yönetim, hukuk, eğitim bilimsel çalışmalar ve benzeri toplumsal yaşamın pek çok alanı dini kurallarla yönetilmeye başlanmıştır. II. Mahmut Tanzimat Döneminde bu duruma karşı hukukun dışında çıkışlar olmaya başlamıştır. Ancak toplumun temeli olan hukuk içine alınmayınca bu değişmeler gerçekleştirilememiştir. 1920 yılında yeni Türk Devletinin kurulmasıyla da 1921 Anayasasında Devletin Dini İslamdır ibaresi laikleşme sürecini bir süre askıya almıştır. Avrupa’nın laikleşmesinden belli bir zaman sonra Türkiye Cumhuriyeti laikleşme sürecinde pek çok uluslar arası İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, AİHS, Helsinki Nihai Senedi ve Paris Şartı gibi belgelere de katılım göstermiştir.  İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde geçen Laiklik vurgusu; her kişinin fikir, vicdan ve din özgürlüğü hakkı olduğu, bu hak din ve kanaat değiştirmek özgürlüğünü, dini ve inancını tek başına ve topluca, açık olarak veya özel surette öğretim, uygulama, ibadet ve ayinlerde açıklama özgürlüğünü gerektirir ifadesi Laiklik anlayışının açık ifadesidir.

Durum böyle olunca;  Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşme süreci olan (1928-1937) dönemlerinde Avrupa ülkelerinde ki uygulama olan Laiklik’in ülkemizde yaşama geçirilmesi ve hala da günümüzde bu uygulamanın Avrupa’da infiale yol açmasının nedeni nedir? Bu süreçte neler yaşanmıştır ki aynı Avrupa’nın rahatsız olduğu konular ülkemizde de yaşanınca lüzum görülen bu uygulama neden Avrupa’da uygulamada sorun olmazken ülkemizi büyük tepkilerin hedefi yapmaktadır.

Tarihin tozlu raflarından bu süreci incelediğimizde;

Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yalnızca din işleriyle uğraşacak Diyanet İşleri Bakanlığı’nın kurulması, tarikat ve zaviyelerin kapatılması aşamalarından geçen laikliğin tam anlamıyla yasal tabana oturtulması için, 1924 Anayasası’nda yeralan “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” deyimini tartışmaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928’de Anayasa’nın ikinci maddesini değiştirip, 16. ve 38. maddeler gereğince milletvekilleri ile cumhurbaşkanlığının ant içerken söylemek zorunda oldukları “vallahi” sözcüklerini maddelerden çıkardı. Ayrıca, 26. maddededi “ahkâmı şeriyenin tenfizi” sözcükleri de Anayasa’dan çıkarıldı. İnananların ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarını doğal bir hak olarak gören Mustafa Kemal’in, aydın din adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra, 3 Şubat 1928’de hutbelerin Türkçe okunmasının kabul edilmesini, dualar ve ezanın Türkçeye çevrilmesi aşamaları izledi. 5 Şubat 1937’de Anayasa’nın ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğunun yazılmasıyla, laiklik devrimi tamamlanmış oldu.

Avrupa’da 1600 lü yıllarda başlatılan sürecin 19. yy da son bulmasıyla laik yaşam benimsenmiş ise Türkiye’de laiklik korkulacak bir durum gibi görülmektedir. Anlamlarını ve getirilerini bilmeden yapılan yorumlar sadece ve sadece ülkelerin bitirilmesi amaçlıdır. Avrupa’da uygulanan bir sistemin Türkiye’de de uygulanması gayet normaldir. Kaldı ki laik yaşam bir insan hakkıdır, toplum hakkıdır. Bana olsun sana olmasın zihniyetine dahi konu edilemeyecek kadar hassas dengedir.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2216 defa okunmuştur
İyi ki
Onur
Diğer İslam ülkelerinin acınası halini görüyorum da. Cami duvarı gibi meclisleri var. Ve biz iyi ki laikiz. İyi ki din işleri ile devlet işleri birbirine karışmamış. Bunun için Atatürk gibi dünyanın kabul ettiği bir liderimizin var oluşuyla gurur duymalıyız. İnadına, "Ne mutlu Türk'üm diyene!" diyorum. İnadına Atam hala izindeyiz...
27 Mart 2013 Çarşamba 15:54
Beğendim (3)Beğenmedim (1)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri