Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

MÜSLÜMAN KATLİAMINA SESSİZ KALAMADIM

24 Temmuz 2012 Salı

Bşrleşmiş Miller Ruanda Kampı kitabını okumak için ilk aldığımda bu kadar acı olaylarla karşılaşacağımı hatta o kampa bizzat kendim gireceğimi tahmin etmemiştim. Günümüzdeki soykırımı takip edince yazılarıma ara vereceğimi belirttiğim halde kendimi tutamadım.  

kitap_20120314202107_23349_6.jpg

Özellikle etnik ayrışmanın köklerini anlamak birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi Ruanda’da da bize yardımcı olacaktır. Ruanda’da yaşanan soykırıma gelmeden önce şunu belirtmeliyim ki, yaşanan trajedi bir anda patlak vermiş şiddet dalgası olmayıp, uzun süredir devam eden sınıfsal mücadelenin silahlı düzeye taşınmasının kontrolden çıkmasıdır. İkinci Dünya Savaşı sıralarında tüm Afrika’da hızla yayılan Pan-Afrikan hareketlerin etkisi Ruanda’ya da sıçradı. Pan-Afrikan düşüncenin en önemli isimlerinden ikisi (Kongolu Patrice Lipumba ve Tanzanyalı Julius Nyerere) Ruanda’nın komşu ülkelerinde yaşamakta ve emperyalizm karşıtı düşüncelerini ve Afrikalıların özgür ve eşit insanlar olarak kabul edilmesi fikirlerini tüm kıtaya yaymaktaydı. Var olan Pan-Afrikan hareketin oluşturduğu dalgayı da arkasına alan Hutular organize olmaya ve silahlanmaya başladılar. Buna karşılık olarak Tutsiler ise Ruanda’nın ve çoğunlukta oldukları Burundi’nin bağımsızlığı ve sömürgeci yönetimin kendilerine sunduğu ve sürdürdükleri monarşik düzenin devamı için çalışma başlattılar.

İki grup arasında artan gerilim 1950’lerin sonlarında ufak çapta şiddet olaylarının yaşanmasına sebep oldu. Belçika’nın Ruanda-Urundi sömürgesinde demokratik seçim yapma kararı alması neticesinde çoğunluğu oluşturan Hutular yönetimde daha etkili konuma yükseldiler. Avantajlı konumlarını ve monarşik gücünü kaybedeceğini gören Tutsiler ile Hutular arasında ortak bir hükümet kurma çabaları sonuçsuz kalınca, Belçika, Birleşmiş Milletlerin de tavsiyesi ile Ruanda ve Burundi’yi (o zamanki adıyla Urundi) iki ayrı ülke şeklinde ayırmaya ve bağımsızlıklarını verme kararı aldı. Ruanda cumhuriyet olmayı seçerken Burundi anayasal monarşi ile devam etmeyi seçti.

Belçika’nın her iki ülkeye bağımsızlıklarını verdiği 1962 yılına kadar ufak çaplı şiddet olayları yaşandı. Bağımsızlıktan sonra çevre ülkelerde yaşayan Tutsi ve Hutular arasında çatışamalar yaşanırken, Burundi’de çoğunluk olan Tutsiler Ruanda’daki Hutulara yönelik saldırılarda bulundular. Artan gerilim sonucu 1972’de Burundi’de yaşayan Tutsiler 200,000 Hutu’yu öldürdü. Bu olay Hutu soykırımı olarak tarihe geçerken ilerleyen yıllarda yaşanacak şiddet olaylarının da tohumlarını ekmişti. Özellikle kuzey Burundi’de yaşanan gerilimler sonucu Tutsiler 1988’de yaklaşık 20,000 Hutu daha katletti ve binlerce Hutu komşu ülkelere mülteci olarak göçtü.

Uganda’da hazırlık yapan Tutsi güçleri (RPF) 1990 yılında Uganda’dan Ruanda’yı işgal etti. Karşılık veren Ruanda hükümet güçleri ile RPF arasındaki çatışmalar 3 sene devam etti ve bu süre zarfında birçok defa barış doğurmayan ateşkes imzalandı. Ağustos 1993’te taraflar arasında imzalanan Arusha anlaşması sonucu kurulması öngören güç paylaşımı ve koalisyon hükümeti tabandan fazla destek bulamadı. Aynı yılın Nisan ayında Burundi’nin seçilen ikinci devlet başkanı (etnik olarak Hutu idi) ve Ruanda devlet başkanı (Hutu) aynı uçakta seyahet ederken füze ile düşürülen uçakta hayatlarını kaybettiler. Özellikle radikal Hutu grupları bu olaydan Tutsileri sorumlu tuttular. Geçmişte Tutsilerin gerçekleştirdiği katliamlara, yarım asırdır süren eşitsizlik ve ayrımcılığa devlet başkanının suikastı da eklenince radikal Hutular tarafından dile getirilen Tutsilerin ortadan kaldırılması planları hayata geçirildi. İki ay gibi bir sürede çoğunluğu Hutu olmak üzere bir milyona yakın insan hayatını kaybetti. İki milyona yakın kişi ise yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kaldı. Afrika’nın doğusunda Kenya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda arasında kara ile çevrili olan Ruanda 1880’li yılların ortalarında doğu Afrika’da etkinliğini artıran Almanlar tarafından sömürge yapıldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti kararı gereğince Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Burundi manda statüsünde Belçika yönetimine bırakıldı.

Belçika sömürge yönetimi 1933 yılında Etnik Kimlik Kart uygulamasını başlatarak Ruanda’da yaşayanları etnik gruplarına göre sınıflandırmayı amaçladı. O zamana kadar Hutu ve Tutsi olarak adlandırılan iki grubun ülkenin çoğunluğunu oluşturduğu inancı kabul görmekteydi. Hutu ve Tutsileri ayırt etmek fiziksel görünüm itibari ile oldukça zor idi. Her ne kadar Tutsilerin daha varlıklı olduğu öne sürülse de eldeki kaynaklara göre birçok varlıklı Hutu’nun yaşadığı bilinmektedir ve bu da bize maddi gücün etnik bir ayrışma göstergesi olmadığını göstermektedir. Roman Katolik kilisesi ve Belçika sömürge yönetimi dış görünüş ve göç güzergâhlarını göz önüne alarak Hutu ve Tutsileri farklı etnik grup olarak kabul etti. Bazı Hutular (dış görünüş olarak olmasa da) mal varlıkları ile Tutsiler ile benzerlik gösterdikleri için başka bir sınıflandırma yöntemi kabul edildi. Bu yönteme göre şayet bir kişi on ya da daha fazla büyük baş hayvana sahip ise o kişi aristokrat bir Tutsi olarak kabul edilecekti. Bu şekilde etnik sınıflandırma devam ederken 1935 yılında sömürge yönetimi Etnik Kimlik Kart’larında Hutu, Tutsi ve Twa olmak üzere üç etnik grubun var olmasına karar verdi. Artık kimin hangi etnik gruptan olduğu belli olduğu için aradaki farklılıklar daha fazla vurgulandı ve sömürge yönetimi Tutsiler için daha fazla yatırım yaptılar. Örneğin Tutsiler için ayrı okullar ve eğitim sistemi oluşturuldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkedeki eğitimli insanların çoğunluğu Tutsi idi. Ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1962 yılına kadar etnik farklılıklar ve ayrımcılık sömürgeci yönetim tarafından sürekli beslendi. Özellikle vergi toplanmasında Tutsileri kullanan sömürge idarecileri Hutulara karşı şiddet kullanımına göz yumdular. Bu süre zarfında Tutsiler tüm ülkede ayrıcalıklı bir grup olarak ön planda daha fazla görünmeye başladılar.

Ruanda’daki soykırımda suçlular uluslararası kuruluşlarca işledikleri suçlara göre dört kategoriye ayrıldı. İnsanlık suçu kapsamında değerlendirilen suçların emirlerini veren komutanlar Tanzanya’nın Arusha şehrinde kurulan uluslararası mahkemede 1995’ten beri yargılanmaktadır. Mahkeme ilk sekiz sene içinde sadece 10 kişiyi mahkûm ederken 56 üst rütbeli askere hapis cezası verdi. Mahkeme uluslararası toplumda ve Ruanda’da tam bir hayal kırıklığına sebep olmuştur. Milyonlarca dolarlık bütçesine rağmen verimsiz çalışmalara, ağar işleyen bürokratik yapısı ve yolsuzluk söylentileri yüzünden mahkemenin itibari bir hayli zarar görmüştür. Kaldı ki, sömürgecilik geçmişine sahip bir ülkenin suçlularının yine Avrupalılar tarafından yargılanması Ruandalılar tarafından kolay kolay kabul görmeyecektir ve mahkemenin tarafsızlığını kabul ettirmesi zor olacaktır. Örneğin, Nisan 2002’de Sırbistan’da yapılan bir araştırmaya göre Sırpların sadece %20’si uluslararası mahkeme ile işbirliğini “ahlaken doğru” olduğunu düşünürken sadece %10’luk bir kesim uluslararası mahkemenin adaleti tesis edebileceğine inanmaktadır. luslararası toplum Gacaca fikrine oldukça sıcak yaklaştılar çünkü yerel halkın kendi vereceği kararın halk nezdinde daha muteber olacağını düşündüler. Ancak bu mahkemelerin Tutsileri dışlayıcı yapısı ve dış aktörlerin desteği sonucu özellikle Hutular Gacaca mahkemelerinin tarafsızlığını yitirdiğini düşünmektedirler.  African Studies Review dergisinin Aralık 2008 sayısında yayınlanan bir çalışmada yazara konuşan bir kişinin sözleri aslında ülkenin durumunu gözler önüne sürmektedir: “barış ve güvenlik farklı şeylerdir. Bugün ülkemizde var olan şey güvenliktir, barış değil. İnsanlar şiddete başvurmuyorlar çünkü yetkililerden korkuyorlar”. Bu ve benzeri yorumlar göstermektedir ki devletin yetkisini kullanmaktaki yetersizliğini ortaya çıkarmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, Ruanda’da soykırıma yol açan ana sebep olan etnik gruplar arası adaletsizlik ve gerilim hala devam etmektedir. Uluslararası toplumun da destek verdiği adaleti tesis etme çabaları istenenin aksine gruplar arasındaki boşluğu daha derinleştirmektedir ve maalesef yakın gelecekte ülkede üzücü olayların yaşanması ise olasıdır. Yazara konuşan bir başka kişinin cümleleri, bu düşünceleri destekler niteliktedir: “Ruanda çok yakında Irak gibi olacak. Etnik gruplar arası nefret yeni bir boyut kazanıyor ve Gacaca mahkemeleri aileler arası gerilime sebep oluyor. Anne-babası hapishanede yatan çocuklar ailelerin nerede olduklarını soracaklar ve onları kendilerinden ayıranlara karşı intikam düşünceleri ile büyüyecekler”.

ruanda-soykirim-suclularini-ingiltereden-istiyor-medium-0.jpg

Gelelim Arakan’a

İslam’ın Arakan’a ulaşması 8. yüzyılda Arap tüccarlar sayesinde olmuştur. Deniz ticaretinde önemli bir yere sahip olan Müslüman Araplar, Güney Asya, Güneydoğu Asya ve Uzak Doğu ile ticari ilişkiler geliştirmişler, Arakan’dan Sumatra Adası’na, Cava’ya kadar küçük ticaret şehirleri kurmuşlardır.

15. yüzyılın başında Kral Narameikla’nın İslamiyet’i seçmesinin ardından Arakan İslam Krallığı kurulmuş ve bu tarihten sonra İslamiyet bölgede hızla yayılmıştır.

1784 yılında başlayan İngiliz işgali sırasında Arakan’ın iki yerli halkı Rohingya Müslümanları ve Budist Rakhineler ciddi baskı ve zulüm görmüşlerdir. Bu dönemde Burmalılar’ın zulmünden kaçan binlerce Arakanlı ülkelerini terk ederek Hindistan’a göç etmek durumunda kalmıştır. 1826 yılında İngilizler’in bölgeye hakim olmalarının ardından Burma işgali sona ermiş ve Arakan’da 120 yılı aşkın sürecek olan İngiliz işgali başlamıştır.

İngilizler ve Fransızlar nereyi sömürdüyse orada zulüm, entrika ve katliamlar payitaht olmuştur. Arakan’da da aynen böyle olmuştur.

1826’da başlayan İngiliz işgalinin ardından Burma’yı işgalden kurtarma amacı güden Takin Partisi, Budist Rakinaları Müslüman Rohingyalar’a karşı kışkırtmaya başlamıştır. 1937 yılında İngiliz sömürge durumu korunarak Hindistan’dan ayrılan Burma’da Takinler yönetimdeki bütün gücü ele geçirmişlerdir. Müslümanlar’ın Budizm için büyük tehlike oldukları ve engellenmezlerse güçlenerek Budistleri yok edecekleri yönündeki propagandalarla halklar arasında düşmanlık tohumları atılmış ve Rakhineler Burma idaresi altında yaşamayı Müslümanlarla bir arada özgür olarak yaşamaya tercih etmişlerdir.

1942’de İngilizler’in çekilmesinin ardından bölgede yaşayan Hindistanlı ve Bangledeşli Müslümanlar’a yönelik ciddi saldırılar başlamıştır. 28 Mart 1942’de Minbya kasabasına bağlı Çanbilli köyündeki Müslümanlar’a saldıran Rakhineler, köydeki kadın, erkek ve çocukları kılıç ve mızraklarla katletmiştir. Kadınları tecavüz ettikten sonra vahşice öldüren Rakhineler, katliamın ardından bölgeyi yağmalamıştır.

Henüz yaraları sarıldı derken 1947’de Burmalılar tarafından tekrar saldırının hedefi olmuşlardır. Bu dönemde bazı Müslüman gruplar Burma Devleti’ne karşı silahlı mücadeleye girişmişler ancak başarılı olamamışlardır. Müslümanlar’ın biraz güçlendiği 1954 yılında ise Burma ordusu Muson operasyonu adını verdiği kanlı bir saldırı ile Müslüman güçlerini dağıtmıştır.

 

255288_442576172454266_1778062009_n.jpg

Arakan'da sözün bittiği an

1962 askeri darbesine kadar saldırılar devam etmiş, darbe ile birlikte Müslümanlar iktisadi gücünü kaybetmişlerdir. Kışkırtma faaliyetleri de bu dönemde de artarak devam etmiştir.

1978 yılında ise hükümet “Kral Dragon Operasyonu” ile Müslümanlar’a gözdağı vererek Arakan’dan ayrılmalarını hedeflemiştir. Bu operasyon kapsamında da yüzbinlerce Arakanlı göçe zorlanmış, yüzlerce Müslüman hunharca katledilmiştir.

Hedef belli; Arakan’ın Budistleştirilmesidir

Bölgeden Müslümanlar’ın izini silmek ve bölgenin çehresini tamamen değiştirmek isteyen Myanmar yönetimi Kuzey Arakan’ın neredeyse her köşesine Budist tapınakları inşa etmeye başlamıştır.

553391_270960149675195_16766839_n.jpg

1990 yılından günümüze kadar olan dönemde Müslümanlara yapılan baskılar sonucu yine yüzbinlerce Arakanlı, komşu Bangladeş’e mülteci olarak göç etmek zorunda kalmıştır. Müslüman köyler örnek yerleşim birimleri olarak düzenlenecekleri bahanesiyle boşaltılmış, ancak Müslümanlardan boşaltılan bu yerlere Budist Rakhineler yerleştirilmiştir.

Halihazırda Arakan’da başlayan olaylar 3 Haziran 2012’de başkent Akyab’dan Maungdav şehrine gitmekte olan 10 Müslüman’ın Budist fanatiklerce katledilmesi ile başlamıştır. Yüzlerce Müslüman bu saldırıyı protesto etmek için Maungdav şehrindeki Merkez Camii’nde toplanmış, bu hareketi kendi varlıklarına tehdit olarak kabul eden Budist fanatikler ve Burma polisi Müslümanlar’a saldırmış ve çıkan çatışmada çok sayıda Müslüman yaralanmış ve şehit edilmiştir.

Sonuç

Ruanda da yaşananlar ve Arakan’da yaşananlar sizce de benzer değil mi?

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 7478 defa okunmuştur
TEŞEKKÜRLER
UĞUR CANBOLAT
Çok bilgilendirici Teşekkürler
25 Temmuz 2012 Çarşamba 11:19
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri