Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

Mutlak Eşitlik mi, Mutlak Adalet mi

01 Ağustos 2012 Çarşamba

Bugünkü yazımda Hukuk felsefesinde yaşamı incelemek istiyorum. Neden diye sorarsanız. Bir aile var ve bu aile çocuğunu ana okuluna göndermek ister. Fakat 20 TL leri yoktur. Kadın yani anne de benim çocuğumda çocuk o da diğer çocuklar gibi anaokuluna gitsin der ki tabi ki haklıdır. Okulla anlaşma yapıyor okulun halılarını yıkamaya başlıyor. Haklıları yıkarken düşüyor ve sakat kalıyor. Olay yargıya intikal ediyor tazminat talebi doğrultusunda kadın kendi rızasıyla bu durumu kabullendiği için talebi mahkemece geri çevriliyor. Bu olaydan sonra böyle bir yazı ele almak istedim. Belki de konunun içinde bu olaya dair bir şey bulamayabilirsiniz ama derinlemesine okumakta fayda vardır.

Mutlak eşitlik var mıdır?

Yoksa mümkün olan mutlak adalet midir?

Ya da mutlak adalet mümkündür de, nereye kadar eşitlik vardır?

Yoksa eşitsizlik vardır ve mutlak eşitlik olmadığı için mutlak adalet mi vardır?

Evet sanırım sonuncusu daha mantıklı ve gerçekçi. Eşitsizlik olduğu için adalet ihtiyacı vardır. Baskın olanın karşısında güçsüz olanın hakkı için adalet. Aynı zamanda güçlünün hakkı için de. İnsanlar daha doğdukları andan itibaren eşitsizdirler. Kimi topal, kimi kör, kimi
zihinsel özürlü, kimi çok zeki, kimi zengin. kimi fakir çocuğu ….olarak doğarlar. Zaman içinde bazı insanlar ferdi gayretleri ile de emsallerinden çok ileri geçerler ve eşitsizlik artarak devam eder. Üç kağıtçılıkla da ileri geçenler olur ve eşitsizlik artar. Fakat eşitsizliğin zorunlu sonucu adaletsizlik olamaz. Yani daha doğuştan eşitsizdir hayat; ama denge ve adalet mümkündür ve olmalıdır. Temel insan haklarında tartışmasız mutlak eşitlik ilke olarak vardır. Eşitlik temel insan haklarından ileriye gidildikçe azalır. Özel alanlarda ise mutlak eşitlik tamamen kaybolur. Ama her durumda adalet mümkündür. Özel alanlarda sadece eşit olanlar eşittir.

Mesela zihinsel özürlü biri ile bir dahiye eşit yönetim yetkileri verilir mi?

Papaza diyanet işleri başkanlığı verilir mi?

Diğerleri ile bu hakka eşit olarak sahip midir?

Mutlak eşitlik mi?

Mutlak adalet mi?

 

Hukuk eğitimimize başladığımız ilk günden beri adalet kavramı üzerinde duruyoruz. İlk insan zamanındaki adalet tanımı ile günümüzdeki adalet tanımı hemen hemen aynıdır.
*başkasının kendine davrandığı gibi sende kendine davran*

*başkasının sana yapmasını istemediğin şeyi sende başkasına yapma*

...

Yani ta ilk çağlardan beri adalet tanımı yapılıyor... ilk çağ insanlarında alıyorsan vereceksin anlayışı öne sürülmüş yani günümüzdeki satım sözleşmesi ta ilk çağda yapılmış..

Bu nedenle adalet kavramının açıklanmasında ve araştırılmasında hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisinin yeri ve önemi bence kaçınılmaz derece yüksek ya sizce?

Adalet dediğimiz dengesiz olanı dengelemek mi?

Dengelediğimiz zaman gerçekten adaleti gerçekleştirmiş oluyorsak o zaman o adalet gerçekte adil bir durum yaratabilmiş midir?

İşçi ile işveren arasında yapılan sözleşmeyi: işçi ve işverenin karşılıklı ve birbirine uygun iradelerini beyan ettikleri anda adalet gerçekleşmiş olur mu. yoksa hayatını asgari düzeyde devam ettirebilmesi için emeğinde başka satacak bir şeyi olmayan işçi işverenle eşit durumda olabilir mi?

Dünyada mutlak adaletin olması biraz zor, hatta imkansız; fakat genelin faydasını arayan bir adalet düzeni var. İşçi ve işveren, insan hakları açısından ikisi de eşit haklara sahipler. Aralarında bir alış veriş söz konusu; işçi emeğini, zamanını kiralıyor işverende karşılığını yapılan anlaşmaya göre ödüyor. Şu halde işçi ve işveren arasındaki ayrımı yaratan nedir. İşçi ve işverenin arasındaki ekonomik farklılıklar, bunun getirdiği sosyal farklılıklar. İşçinin de işveren gibi insan olarak ve işçi olarak hakları var ama birde bu hakları kullanma arzusu var. Çalışan için işten çıkarılma korkusu, işveren için işlerin aksaması ile zarar etme korkusu
Aynı konu hayatın bütün alanlarında mevcut 2 kişiyi öldürüp çocuklarını öksüz bırakan ana babasına evlat acısı yaşatan birine ne ceza verirseniz verin gerçek dengeyi, gerçek adaleti sağlayamazsınız. Acı çeken taraf olabilirsiniz; fakat mağdur olan da, ceza veren de cani ruhlu olmayacağı için, ayrıca hiç bir hayat diğerine kefaret etmeyeceği için adalet %100 sağlanamayacaktır.
Kanımca gerçek adalet ancak belli kurallar kanunlar çerçevesinde ve toplumun çoğunluğuna hitap edebildiği ölçüde sağlanabiliyor.

Adaleti hukukçular mı sağlar?

Yoksa adaleti filozoflar mı sağlar?

İşsizliğe karşı önlemleri ekonomistler mi alır?

Yoksa, “emek yoğun sektörlere yatırım yapılmasına ilişkin ne miktarda teşvik verilmesi gereğini” filozoflar mı hesaplar?

Hangi konuya bakarsanız bakın, felsefe hiç bir sorunu çözmemiştir.

Bir konfeksiyon üreticisi ihracatçı her gün sayısız sorunla karşılaşır ve çözer. Bu kişi hayatında tek felsefe kitabı okumamıştır; 5 tane filozofun adını bile sayamaz. Ama işçi-işveren ilişkisi, müşteri-satıcı ilişkisi, kiracı-kiralayan ilişkisi, mükellef-vergi dairesi ilişkisi, ihracatçı-gümrük ilişkisinden doğan sayılamayacak kadar çok sorun çözer.

Buna karşılık bütün bu karmaşık ilişkilerden azade yaşayan yüzlerce filozof intihar etmiştir. Bırakınız işsizliğe çözüm bulmayı, bu filozoflar kendi sorunlarını bile çözememiştir.
“Filozofların çok şey bildikleri” düşüncesi ilkçağdan kalmadır: İlkçağda pozitif bilimlerle uğraşanlar aynı zamanda filozoftu. Sonradan bilimle felsefe ayrıldığında, çözüm üretenlerle üretemeyenler ayrımı belli olmuştur.

Filozoflar hiç bir şey bilmezler; durmadan soru sorarlar; sorun yaratırlar.

Pozitif bilimlerle uğraşanlar da durmadan sorun çözerler.

Özetle, adalet istiyorsanız hukukta arayın. İşçi-işveren arasında eşitlik istiyorsanız ekonomide arayın. Felsefede yanıt veya çözüm bulamazsınız.

İşsizlik felsefenin konusu olsaydı bile, yine işsizlik olacaktı ve yine adalet olmayacaktı. Neyse ki, işsizlik felsefenin konusu değil. bir kere felsefe yapanları sorun yaratanlar bilim yapanları sorun çözenler olarak algılamak başlı başına sorunlara pragmatik bakmanın sonucudur. Hukuk pozitif bir bilim değildir. hatta hukuk bilim değildir. hukuk sosyal bir disiplindir. bu yönüyle sorunlara geçici çözümler bulma hedefine yönelemez. geçici çözümler herkesin çözümü olamaz. hukuk adalete yönelmek zorundadır. yönelinen adalet ise teknik adalet değildir olmamalıdır. O adalet bir gün kendisine ihtiyaç duyulmayacak bir sistem yaratma hedefinde olmalıdır. Aksi takdirde adaletin kendisi adil olmaktan çıkar ve var olan durumların tekrarında ibaret olur. bu durum ise tarih bize göstermiştir ki insanlığın mahvına neden olmuştur. Felsefe yapmayı sadece filozof olarak tabir edilen kişilerin tekelinde ve sadece onların yapabildiği bir uğraş alanı olarak algılamak yanlıştır. Soru sorabilen, kuşku duyabilen herkes aslında felsefe yapar. yaşamın dinamiği buna bağlıdır. Bu nedenlerle felsefeyi küçümsemek hayatı küçümsemektir. Felsefe bahsedilen pragmatik anlamda sorun yaratmaz. felsefe soru sorar. ikisi farklı şeylerdir.

İşçi ve işverenin insan hakları bakımından eşit olduğunu söylemek fazla biçimsel bir bakış açısı yaratıyor. Tamam anayasal bakımından işçi ile işveren aynı haklara sahiptir. İkisi de kanunlar önünde eşittir. Fakat burada biçimsel anlamda hakların eşitliğinden bahsedilir. Eğer hakların içi doldurulamıyorsa hakkın var olmasının bir anlamı da kalmıyor kanısındayım. örneğin en temel haklarımızdan olan yaşama hakkı herkes için tanınmış bir haktır. Fakat yaşama hakkını yalnızca bedenen var olma, ölmeme hakkı olarak algılayamayız. Esas olarak bu hak, içinde asgari bir takım zorunlulukları da getirir. Bir insanın yaşamını devam ettirebilmesi için asgari düzeyde yaşam koşullarına sahip olması gerekir. Burada örnek olarak işçi ve işvereni verir isek eğer, işçi yaşamını asgari düzeyde devam ettirebilmesi için çalışmak zorundadır. İşveren bu anlamda çalışmak zorunda değildir. Onun asgarinin çok üstünde bir yaşamı zaten vardır. Geri kalan uğraşlar onun üst düzeydeki bu yaşamını daha üste çıkarmak için yapılır. İşçinin böyle bir durumu yoktur. İşte bu noktada yaşam hakkının eşitliğinde bahsedilemez. Adalet eğer bu yaşam düzeylerini eşitlemeye yönelmiyorsa gerçekten adaletli davranmıyordur.

Şu özlü söz konuyu özetler sanırım: seyahat edecek kadar param yoksa seyahat hakkımın bir anlamı yoktur.

Mutlak adalet imkansız değildir. mutlak adalet dediğimiz şey aslında “adaletsizlik”tir.

Denklik, eşitliğe işaret etmez. Denk dediğimizde birbirinden farklı, yani eşit olmayan (en az) iki durumun, konunun, kişinin karşılıklı konumunu ifade ederiz. Denk şeyler birbirlerine benzemezler, ancak aralarında “eşitliğe benzer” bir konum vardır.

Denklik bir tür yenişememe halidir. Bu anlamda, çıkar çatışması yaşanmasının muhtemel olduğu gruplarda (işçi - işveren gibi) denkliğin yaratılması adalete yakınlığı sağlar, diye düşünüyorum.

Ayrıca, eşit durumda eşit hak sağlamanın özellikle işçi-işveren ilişkisi bağlamında adaleti gerçekleştireceğini düşünmüyorum. Tam anlamıyla bir karşılıklılık ilişkisinin kurulması daima işçi aleyhine olacaktır. Zayıf olanın güçlü olan karşısında yasalarla “denk” bir duruma getirilmesi adalet duygusunu zedelemeyeceği gibi güçlendirir. Çünkü, adalet belli bir güç zümresinin eline bırakılamayacak kadar önemli bir idedir. Adalet, genellikle güçlünün elinde, gücün çıkarını takip eden bir zulme doğru evrilir. Filozoflar çok uzun zamandır adalet idesi ve adaletin sağlanması üzerine düşündüler ve söz ürettiler. İyi de yaptılar. Zira değer olarak adalet, hukukçusundan filozofuna, sokaktaki işsizden devlet başkanlarına kadar herkesin sorunudur. Bazısı bunu kahve adabıyla tartışmayı yeğler bazısı daha sistematik düşünceyi tercih eder. Her ne suretle üzerinde düşünürsek düşünelim adalet insanlık birikiminin sahip olması gereken ve vazgeçemeyeceği bir fikirdir. Bunu konuşmak hukukçuların tekelinde de değildir.

İyi bir soru sormak için soru sorulacak konunun iyi bilinmesi şarttır. Yoksa, filozoflar hiçbir dönemde “anne bu ne?” diyen bir çocuk gibi soru sormamışlardır. İyi bir soru iyi bir cevaba gebedir. Cevabı olmasa bile iyi bir sorunun varlığı kendi başına değerlidir. Denge, eşitlik, kaos, adalet vb. üzerine filozofların sordukları soruları ve cevaplarını görmezden gelemeyiz. Bunu görmezden gelmeye çalışmak ancak anti-entellektüalizm ile açıklanabilir.

Bu önermeye göre hayatta DÜŞÜNMEK diye bir eylem yok mudur?

Düşünüyorum öyleyse varım.(Deskartes)

Düşünmek yoksa hayat yoktur.İşsiz düşünmüyorsa, işsiz olduğunu nereden biliyor?

Bilim de felsefenin (DÜŞÜNCENİN) konusudur ki BİLİM FELSEFESİ şeklinde ayrı bir disiplin varlığını korumaktadır. Eğer insan düşünen bir varlık olmasaydı bugün İNSANLIK burada olmazdı.

Bir TAŞ KIRINTISININ FELSENİN KONUSU OLDUĞU APAÇIKTIR. Çünkü düşünme eyleminin konu edinmediği hiç bir VARLIK ve hatta YOKLUK yoktur.

Kendimizi inkar ediyorsak düşünceyi inkar edebiliriz. Saygıyla karşılarım. O bile bir felsefedir. ŞÜPHECİLİKTİR.

Yine de düşünmek güzeldir ki inşallah yarın yayınlanmasını umduğum TASVİR YETENEĞİMİZLE ilgili yazıya göz atma şansları olur...

ADALET: Tüm insanların, İNSANLIĞIN ULAŞTIĞI YÜKSEK DEĞERLERDEN YARARLANMAK KONUSUNDA EŞİT İMKANLARA SAHİP OLMASI...Yani insanlar arası eşitlik...Elbet külfette ve faydada eşitlik........

Mantıktaki Önermeyi kullanırsak: Her insan için aynı YÜKLEM.

Adalet ve eşitlik kavramlarının oldukça karıştırılmış olduğunu zannediyorum.
Eşitlik kavramı; adalet kavramına ulaşabilmek için bir vasıtadır ve oldukça geçmişte kalmıştır. Günümüzde adalet kavramı; eşitler arasındaki eşitliği betimler hale gelmiştir. Yoksa aralarındaki farklılıklara rağmen eşit kılınmayı sağlamaz. Adaletin bir denge fonksiyonu olduğu açıktır ancak; adalet vasıtası ile sağlanan denge kesin bir eşitliği içermez. Adalet teorilerini kısaca hatırlarsak; eşitlikçi adalet'in oldukça geçmişte kaldığını görürüz. Tarafları denkleştirmenin de oldukça uzun zaman önce terk edildiğinde de şüphe yoktur. Sözlük anlamı olarak adalete yaklaşmanın da bu anda ne bir faydası ne de bir derinliği olacaktır. Hukuk kurallarının uygulanmasının adalet olduğunu savunmak da büyük yanlış olacaktır. Neredeyse devletsiz toplumların bile hukukunun bulunduğunu söyleyebileceğimiz zamanda şimdiki uygulanan hukuk ile eski çağlardaki hukuku bir tutmak- ikisi de adil olacağından- da imkansızdır.” Haklıya, hakkını hakkı kadar vermek” olarak formüle edilebilecek bu kavramın -ki mesleğimiz bu kavram etrafında yol almaktadır- ne kadar içi boş olduğunu kabul etmek gerekir.

Madem ki sosyal yaşam nedeniyle bireylerin sahip olduğu kimlikler farklıdır ve yine madem ki bu sebeple bireyler; katil, maktül, alacaklı, borçlu vs. olarak adlandırılabilmektedir, bunların hangisine verilecektir adalet?

Adalet gerçekten hukukun ve bu çabalama ile - hukukun bilim olmadığı aşikardır bu sebeple böyle anılmıştır- ilgilenenlerin ulaşmak istediği yerdir. Ancak bunu ne hukuk ne de bu çaba ile ilgilenenler vaad etmemişlerdir. Bu sadece çabalamaktan ibarettir ve şahsi fikrim; adalete ulaşmak ölümsüzlüğü bulmaktan daha zordur. Sorunun özüne gelirsek adalet bir dengelemek değil bunun çabasıdır.

 

Adil Olmak Ümidiyle

 

Esen Kalın… 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 7358 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri