Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

‘SEN’, ‘O’ ya da ‘ONLAR’ ODAKLILIK

01 Ağustos 2012 Çarşamba

Oscar Wilde; ‘‘Bencillik; canınızın istediği gibi yaşamak değil, başkalarından sürekli kendi istediğiniz gibi yaşamalarını talep etmektir’’ demiş bencillik için.

 

Bu aralar iç hesaplaşmalar içindeyim. Aslında her zaman öyleyim ama.

Karar verdim! Bana göre ‘bencil’ olmak en büyük erdemlerden bir tanesi.

Ben odaklı olmak ve ben’e yoğunlaşmak.

Ama çoğumuz öyle miyiz?

Hayır.

Çoğumuz ‘sen’, ‘o’ ya da ‘onlar’ odaklıyız.

Doğduğumuz günden itibaren  (aç ya da tok olmamızın önemi yok) bir an olsun annemizin memesinden ayrılmak istemeyiz. Önemli olan karnımızı doyurmak değil memeyi başkalarına kaptırmamaktır. Akli ehliyetimiz olmamasına rağmen, özümüzde yer alan bencillik doğuştan itibaren kendini göstermeye başlar.  Günler, yıllar geçtikçe olması gerekenler olur. Hayatımıza soktuğumuz insanları iyi ya da kötü olmalarına göre değil bizi memnun etmelerine göre seçeriz. İkisi arasındaki fark çok büyüktür. Örneğin ergenlik günlerimizde kesinlikle doğrularla karşılaşmak istemeyiz. Onların arkadaşlığı bir öcü gibi gözükür. Çünkü yanlışlarımızı yüzümüze vuran, bizi sınırlayan insanlar hayatın tadını kaçırırlar. İstediğimiz gibi yaşamayı değil doğru yaşamayı öğütlerler. Olayı bir de şu boyutundan ele alalım. Kendi kafanızdaki dünyaya uygun insanlarla tanışmış olun. Onların bir sürü kötü yanı olsun. Bu durum sizin için sınırlayıcı bir etken olur mu? Kesinlikle hayır! Mutluluk ihtiyacınızı tatmin ettikten sonra insanların bedenleri, yaşamları sizi ilgilendirmez. Ne de olsa yaşamın bir köşesinde bindiğiniz bir vasıtadan ibarettir bu dönem arkadaşları.

Peki, ilerleyen yaşlarda bencilikte bir azalma olur mu? Unutmayın ki en masum insan bile “mutluluk” kavramını tattırabilen canlılarla birlikte olmak ister. Bencillik asla azalmaz.

Büyüdükçe artan ihtiyaçlarınıza göre vasıtalar değişir, fakat vasıta olmaktan asla çıkmazlar.

İnsan: “Ben insanlardan farklıyım. Her zaman başkalarını düşünür, yapmak istemediğim şeyleri bile sırf onları mutlu etmek için yapıyorum. Benim için arkadaşlarım vasıta değil hayat kaynaklarıdır”

Peki, öyleyse size şöyle bir soru yönelteyim: Küçüklüğünüzde annenizi sevdiğiniz için mi peşinden ayrılmıyordunuz yoksa ona ihtiyacınız olduğu için mi? Hadi cevap verin. Konuşamıyorsunuz değil mi? Öyleyse biraz daha kızıştıralım ortamı. Babanızın koyduğu yasaklara harfiyen uyduğunuz günler ne zaman biter? Belli bir maddi güce sahip olup, kendinizi bir birey gibi hissedince babanızın kurallarına muhalif olmak aklınıza gelmez mi? Hadi itiraf edin. Annenizi, babanızı, hayatınızdaki tüm fertleri kendi yaşamınızı renklendirmek için kullanıyorsunuz. Tek amacınız ölünceye kadar bir prens ya da prenses olarak yaşamak. Yaşayacak kadar maddi gücünüz olmasa bile, sizin böyle hissetmenizi sağlayacak bireyleri yaşamınıza sokmak istiyorsunuz. Bunu da dostlukla, arkadaşlıkla etiketliyor en büyük düşmanınız olan vicdanınızı susturmaya çalışıyorsunuz.

İnsan: “Yanıldın işte kendini akıllı sanan cahil. Uydurduğun saçmalıklarla bedenimizi zehirleyemeyeceksin. Hadi benim sevgilime duyduğum aşkı da bencilliğime bağla. Bu kadar saf bir aşkı hiç kimse kirletemez. Hele senin gibi bir delinin buna teşebbüs edecek cesareti olamaz.”

Sevgiyi ne için istersin ey insan!  Amacın bir insana eş beden olup insani zevklerle hayatını yaşamak mı? Hiç öyle bir şey olur mu? Ey erkek sen kadını vücudu için değil onun ruhuna olan aşkından seversin değil mi? Ey kadın sen erkeği sana çiçek, elbise vb. alarak bencilliğini tatmin ettiği için, hayatını prenses olarak geçirmeni sağlayan bir figüran, hayalini kurduğun annelik vasfına ulaşmak için vasıta olarak kullanmazsın, değil mi? Tek isteğin erkeğin ruhundan seni ruhuna ulaşan taze aşk kokularıdır. Numarayı bırak arkadaşım. Neyin ne olduğunu hepiniz çok iyi biliyorsunuz. Evlenmeden önce kırk dereden su getiren, “şerefin var mı?” sorusunu sormak aklına gelmezken maaşını senden daha iyi hesaplayan insanlar (kadın, erkek fark etmiyor.) bana bencil olmadıklarını, hayatı daha iyi yaşamak için karşı cinsi kullanmadıklarını söylemesinler.

Hayatı bencil yaşamak gerekiyor.

Örneğin;

Sevgiliniz/ eşiniz arayıp, sormadı. “Neden ilgiye ihtiyacım var?” diye sormak lazım.

Mutsuz bir ilişkiden kurtulamıyorsunuz. “Neden yalnız kalamıyorum?” diye sormak lazım.

Terfi almadınız. “Kendimi nasıl geliştirebilirim?” diye sormak lazım.

Kendinizi açamadınız. “Neden reddedilmekten korkuyorum?” diye sormak lazım.

Her durum için bir ‘bencil’ düşünme şekli vardır mutlaka.

BENCİLİN DOĞUMU

Bencil yalnız olarak doğmuştu. Çok büyük sıkıntıları vardı yaşama gözlerini açarken... Aç, güçsüz ve çaresizdi. Fakat bunu anlatacak çok güçlü bir silahı vardı elinde, gözyaşları... Derken önce Şefkat daha sonra da Sevgi ile tanıştı. Her ikisi de onu hemen kollarına almışlar, giydirip ısıtmışlar, karnını doyurmuşlar, şarkılar söyleyip uyutmuşlardı. Onun tüm kaprislerine içten bir sıcaklıkla göğüs geriyordu onlar.

Bencil şımarıktı. Onu dizginleyip uslandırmak oldukça güçtü. Bu yüzden bir süre sonra Eğitim devreye girdi.

Bencil oldukça asiydi. Bir süre dirense de Eğitim’in tatlı dili ve nezaketi onu gitgide Eğitim’e doğru çekti. Ama yine de Bencil ara sıra ortadan kaybolup oyun denen eğlenceye kendini atıyordu. Artık ona benzeyen öteki bencillerle tanışıp arkadaşlık etmeye başlamıştı. Küçük Bencil, öteki bencillerle zaman geçirdikçe birlikte Neşe’yi ve Paylaşma’yı tanımaları fazla zaman almadı. Bencil, Sevgi, Şefkat, Eğitim ve Paylaşım’ın arasında büyümeye devam ediyordu. Onlarsa aralarında hep Mutluluk denen birinden söz ediyorlardı.

Bencil dayanamadı bir gün sordu Eğitime:

 “Nedir mutluluk?”

Eğitim “Mutluluk senin içinde” dedi. “Yeter ki onu duyumsa. Öyle bir duyumsa ki çevrendekilere de yayılsın.

Yalnız unutma onu korumak biraz da senin elinde. Mutluluk biraz da çaba ve özveri ister. Ama inan bu hepsine değer.”

Bencil o anda içinde mutluluğu duyumsadı. Sımsıcaktı ve hiç de sandığı denli uzakta da değildi. Mutluluk kendi içinde ve yanıbaşındaydı.

Başından bu yana hep tek başına olduğunu sanıyordu ama aslında hiç yalnız değildi. Özellikle Sevgi ve Şefkat onu hiçbir zaman yalnız bırakmamış, her zaman destek olmuşlardı.

Nasıl olup da şimdiye dek bunları düşünememişti. Şimdi Sevgi ve Şefkat’i içinde ta derinden duyumsuyordu. Öyle güzel bir duyguydu ki bu...

Bencil daha sonra öteki bencilleri ve paylaştıklarını düşündü. Neşelenmişti işte o an Eğitim’le göz göze geldiler.

Eğitim ona gülümseyerek “Artık senin benimle bu en son günün” dedi ve devam etti:

 “Bencil, herşey için teşekkür ederim, eğitimini başarıyla tamamladın. Sen tanıdığım en başarılı öğrencimdin. Keşke herkes senin gibi olsa... Bundan sonra seni Yaşam’ın kollarına atıyorum artık sana ‘İnsan’ diyeceğiz.”

İnsan hiçbir zaman Eğitimi ve onun kendisine verdiklerini unutmadı. Yaşam’a koştu; artık aldıklarını tek tek yaşama verme zamanı gelmişti. Artık Paylaşma zamanıydı; Sevgi ve Şefkat ise onunla birlikte mutlulukla yaşamdaki öteki insanlara gülümsüyordu.

Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:

-Benim bundan öğrendiğimm şu oldu, der.

-Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.

Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için...

İŞTE HİKAYE

Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylaşan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı. “Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, elele tutuştular, ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmış, her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzel de dalıyorlar suya” Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaşlı adam kalp krizi geçirene kadar. İşte o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadaşını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, işte bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylaştığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma olduğunu düşünüyordu. Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmişlerdi. Hemen yatağının yerini değiştirdiler, İşte o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti.

Başını kaldırdı ve pencereden baktı “ SİMSİYAH BİR DUVAR”

BAŞKA BİR HİKAYE

Charles Plumb Vietnam’da savaşmış Amerikalı bir savaş pilotuydu. 75 başarılı sortiden sonra, uçağına isabet eden bir füze tarafından vurulmuştu. Uçak tam düşecekken, fırlatma kolunu çekerek uçaktan atlamıştı. Paraşütü açılmış, sağ olarak yere inmiş ancak düşman eline geçmişti. Yakalandıktan sonra, altı yılını Vietnam hapishanesinde geçiren Plumb, sonunda bu zor dönemi atlatarak özgürlüğüne kavuşmuştu.

Şimdi ise yaşadığı bu önemli deneyimin yaşam dersini, verdiği seminerlerde dinleyicileriyle paylaşmakta.

Bir gün Plumb ve karısı bir restoranda otururlarken, yan masada oturan adamlardan biri yanlarına gelir ve şöyle der: - Seni tanıdım, sen Plumb’sın. Sen Kitty Hawk savaş gemisinden savaş jetiyle Vietnam’a uçan kişisin. Ve orada vuruldun. - İnanamıyorum. Bu imkansız nasıl bunu bilebilirsin?, der Plumb. - Çok iyi biliyorum. Çünkü senin paraşütünü ben hazırlamıştım. Plumb büyük bir sevinç ve minnetle ayağa kalkar ve ona sarılır. Adam “Sanırım paraşüt sana bir problem çıkartmamış” der.

Plumb ise “Eğer çıkartmış olsaydı bugün seninle burada konuşuyor olamazdım” diye cevap verir. Plumb o gece hiç uyuyamaz, hep o adamı düşünür durur. Acaba deniz kuvvetlerindeyken nasıldı? Kime benziyordu? Beyaz şapkası, lacivert fuları, metal düğmeli ceketiyle yüzlercesinin arasından onu nasıl ayırt edip hatırlayabilecekti. Kim bilir kaç sabah onu görüp ona, bırak “Nasılsın” demeyi nasıl “Günaydın” bile demediğini düşündü. Ne de olsa o bir savaş pilotuydu, diğeri ise sıradan bir denizci.

O denizci kim bilir günde kaç saat, geminin karanlık hangarında, tahta masaların üstünde, onca ipi ve ipek kumaşları bir cerrah titizliğiyle katlayıp paraşütleri hazırlıyordu. Kim bilir kaç kez elleri bir başkasının kaderini örüyordu. Kim bilir bu eller kaç kez başkasının yaşama tutunmasına yardımcı olmuştu. Üstelik bu kişilerin kim olacağını hiç bilmeden. Şimdi ise Plumb, seminerlerinde her gün şu soruyu soruyor: “Sizin paraşütünüzü kim hazırlıyor? Herkesin etrafında, onun için bir şeyler yapan, onun hayatını kolaylaştıran, değerli kılan birileri vardır. Sizin paraşütlerinizi hazırlayan kimler?” Ve ekliyor: “Düşman tarafına düştüğümde sadece bir paraşütüm yoktu. Birçok paraşütüm vardı.

Fiziksel paraşütüm, zihinsel paraşütüm, duygusal paraşütüm ve spiritüel paraşütüm benimle birlikteydi. Bunların desteği olmasaydı güvende olamazdım ve başaramazdım”. Bazen gündelik yaşam kavgasının içinde yer almak, bize yaşamda neyin önemli olduğunu unutturmaya yetiyor. Bizim için iyi bir şeyler yapanlara, kendisi ve başkaları için bir şeyler yapanlara ve başaranlara, bir ‘merhaba’yı, ‘nasılsın’ı, ‘teşekkür ederim’i, ‘tebrikler’i söylemeyebiliyoruz.

Oysa unutulan bu küçük kelimelerin anlamları ‘onlar’ için çok büyük olduğu gibi, bizim için de çok büyük olmalı. Yapılanı takdir etmek? Kaçımız becerebiliyoruz bunu, samimiyetle cevap verelim. Kaçımız bizim hayatımızı kurtaran ve kolaylaştıran kişileri tanıyor ve onlara minnet duymayı biliyoruz. Bu değerler aynı zamanda bizi ‘insan’ yapan değerlerdir. Bu hafta, bu ay, bu yıl bitmeden lütfen siz de, sizin paraşütünüzü hazırlayanlara hiç değilse bir teşekkür etmeyi unutmayın. Başkalarının paraşütünü siz hazırlayın ve onları yaşama bağlamayı deneyin.

Unutmayalım ki, herkesin paraşütünü kullanacağı bir gün vardır. Ya bugün ya yarın ama mutlaka bir gün.

Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHH” diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden “AHHHHH” diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor.

Merak ediyor ve “SEN KİMSİN?” diye bağırıyor. Aldığı cevap “SEN KİMSİN?” oluyor. Aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN” diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses “SEN BİR KORKAKSIN” diye cevap veriyor.

Çocuk babasına dönüp “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor. “OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖGREN!” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM!” oluyor. Baba tekrar bağırıyor, “SEN MUHTEŞEMSİN!” Gelen cevap; “SEN MUHTEŞEMSİN!”

Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor, “İnsanlar buna “Yankı” derler, ama aslında bu “Yaşam”dır.”

 “Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok Saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.” “Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.”

 

Her türlü soru, görüş ve önerileriniz için incikayar01@hotmail.com

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 1732 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri