Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

SİVİL-ASKER İŞBİRLİĞİNİN TANIMI VE TARİHİ GELİŞİMİ

01 Ağustos 2012 Çarşamba

Geniş anlamı ile barış, buhran ve savaş döneminde merkezi ve mahalli seviyede olmak üzere, sivil ve askeri kesim arasında sağlanan işbirliği ve koordinasyon olarak tanımlanabilen Sivil-Asker İşbirliği, Türkiye’de en klasik anlamı ile sivil ve askeri kesimin karşılıklı olarak birbirlerini desteklemeleri olarak da anlaşılmaktadır.Tanımlanmasının geçirdiği evreler dikkate alındığında, “Sivil-Asker İşbirliği faaliyetleri ne zaman ortaya çıkmıştır?” şeklindeki bir soru akla gelebilmektedir. En basit şekliyle cevap “Sivil-Asker İşbirliği faaliyetleri insan ve savaşların olduğu her dönemde var olmuştur” şeklinde olacaktır. Bununla birlikte, insani değerlerin gelişimi ve değişimi ile toplumların demokrasi anlayışlarındaki gelişmeye paralel olarak, insan ve onun yarattığı kurumlar ve organizasyonlar toplum içinde ve uluslararası alanda önem kazandıkça, Sivil-Asker İşbirliği faaliyetleri de askeri harekatın değişmeyen, fakat gün geçtikçe önemi artan faktörlerinden biri olmuştur. Bu gelişim sürecini kısaca şöyle açıklayabiliriz. NATO’nun Merkezi Avrupa Komutanlarından birisi, Sivil-Asker İşbirliği’nin önemini; “Eski zamanlarda Komutanlar, Sivil-Asker İşbirliği konusunda asla düşünmezlerdi. Sivil-Asker İşbirliği, harekata katılması istenmeyen çok kıdemli albayların görevi olarak kabul edilirdi. Bugün için, bu düşünce tamamen değişmiş ve Sivil-Asker İşbirliği, bir komutanlık sorumluluğu olmuştur. “ ifadeleriyle dile getirmiştir. İkinci Dünya Savaşında, Avrupa Müttefik Komutanı General Eisenhower, dönemin ve harekatın Sivil-Asker İşbirliği ihtiyaçlarına ilişkin olarak; “Baş ağrıtan ve bir hafta içinde 10 yıl yaşlandıran sorunlar” ifadesini kullanmaktadır. Soğuk Savaş döneminde ise en klasik tanımı ile pek değişmeyen bir Sivil-Asker İşbirliği yaklaşımı devam etmiştir. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Sivil-Asker İşbirliği ve ilişkileri konusu, geniş kapsamlı bir incelemeyi gerektirmekle birlikte, tarih boyunca sivil-asker ilişkileri ve kurumlar arasındaki işbirliği, ordu-millet yaklaşımı içinde ele alınmış, ülke içinde söz konusu kurumlar arasında önemli bir sorun ortaya çıkmamış ve/veya devlet anlayışı bakımından olmadığı kabul edilmiştir. Özellikle, topyekûn savaşın en güzel örneklerinden biri olarak Kurtuluş Savaşı, Sivil-Asker İşbirliği’nin oldukça farklı bir yorumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyadaki bloklaşmanın yıkılması ile daha belirgin hale gelen milliyetçilik ve buna bağlı olarak etnik grupların kendilerini tanımlama ihtiyacı, istikrarsızlığı artırıcı diğer tehditler ve uluslararası ortamda insani değerlerin yükselişi, ülkelerin Sivil-Asker İşbirliği anlayışında da değişimler meydana getirmiştir. Dünya konjonktüründeki bu gelişmeler çerçevesinde; özellikle, farklı bölgelerdeki tehdit algılaması değişime uğramış, dünyanın herhangi bir bölgesindeki kriz, çatışma ve doğal/teknolojik afetler de ülkelerin ilgi ve etki alanlarına dahil olmuştur. Bütün bu gelişmelerin sonucunda; çok sayıdaki bölgesel çatışma ve kriz ortamında, istikrarın yeniden sağlanması amacıyla oluşturulan Barış Gücü faaliyetlerinin önemi ve yoğunluğu giderek artmıştır. Yabancı ülkelerde çeşitli ve çok sayıdaki etnik ve karmaşık grup ve/veya topluluklarla karşı karşıya kalan Barış Gücü unsurları açısından en önemli sorun ise, “yerel halk ile iletişim kurulması” olarak karşımıza çıkmıştır. Bu sorunun çözümü için de; görev bölgesindeki toplumu, siyasi, ekonomik, psikolojik ve sosyal yönleri ile daha yakından tanıyan ve onlarla daha kolay iletişim kurabilen, sivil ve askeri birimlerden oluşan bir unsurun gerekliliği ortaya çıkmış, günümüzün Sivil-Asker İşbirliği anlayışının gereğini yerine getirmek maksadıyla da, başta ABD olmak üzere pek çok ülkenin ve NATO’nun askeri kuvvetleri içerisinde, Sivil-Asker İşbirliği (Civil-Military Cooperation/CIMIC) Birlik ve Unsurları diye nitelediğimiz, yeni bir oluşum yer almaya başlamıştır. Söz konusu CIMIC Birlik ve Unsurları kısaca; kriz, çatışma ve afetler nedeniyle normal yaşam düzeni bozulan bölgenin siyasi, ekonomik, sosyal, psikolojik coğrafi v.b. resmini çıkararak, ihtiyaçları sıralayabilen, ihtiyaçların giderilmesi için projeler oluşturan, bu projeler için gerekli mali ve idari desteği yerel, ulusal ve uluslar arası organizasyonlardan temin ederek, bölgenin alt yapısının geliştirilmesinde önemli rol oynayan, sivil ve askerleri uzmanlardan oluşan bir teşkilatlanma olarak özetlenebilir. Bunun bir adım ötesinde ise CIMIC birlik ve unsurları; uluslararası kuruluşlar (International Organization/IO), Milli Kuruluşlar (National Organization/NO) ve hükümet dışı Organizasyonlar (Non-Govermental Organizations/NGO’s)’ın dolaylı ve/veya doğrudan desteği ile söz konusu kriz bölgesi veya ülkede, ülkesinin menfaatleri doğrultusunda kendisine müzahir bir topluluk yaratabilmekte, ileride elde edilebilecek siyasi ve ekonomik çıkarlar için bir alt yapı oluşturulabilmektedir. Özellikle Bosna-Hersek ve Kosova Krizleri de göstermiştir ki, kriz ve çatışmaların çözümüne yönelik Barışı Destekleme Operasyonları’nın başarısı ve operasyon sonrası bölgenin süratle normal yaşam düzenine geçirilmesi, büyük ölçüde CIMIC faaliyetleriyle mümkündür. Sonuç olarak Sivil-Asker İşbirliği; görevin desteklenmesi maksadıyla, Harekat Alanı Komutanı ile milli ve yerel otoriteleri ihtiva eden sivil halk arasında; irtibat, işbirliği ve koordinasyonu sağlayan, “Kaynaklar, Düzenlemeler ve Faaliyetler”dir. Buradaki irtibat, koordinasyon ve işbirliği; uluslararası, milli ve hükümet dışı organizasyonlar ve ajanslıkları da ihtiva etmektedir. Türkiye’nin AB üyeliğine aday olmasından sonra, sivil-asker sorunları çok daha güçlü ve belirgin bir boyut kazanmıştır. Kopenhag kriterleri çerçevesinde AB ile uyum, üyelik için gerekli bir koşul sayılmakta ve sivil-asker ilişkisi de bu bakımdan değerlendirilmektedir. AB Komisyonu’nun İlerleme Raporları bu tür değerlendirmelerin örnekleridir. Fakat bugünkü koşullarda sivil-asker ilişkilerine Türkiye-AB ilişkilerini vurgulayarak yaklaşmak pek ikna edici olmayacaktır. 2002-2007 döneminde gerçekleştirilen reformların hem hükümet hem asker tarafından kabullenilmesinde AB üyeliğinin ufukta gözükmesinin payı büyüktür. Son yıllarda, başta Fransa ve Almanya olmak üzere bazı AB üyelerinin Türkiye’nin üyeliğine karşı kesin tavır alarak müzakere sürecini baltalaması sonucunda AB’nin Türkiye üzerindeki cazibesi ve etkisi önemli ölçüde azalmıştır. Sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesi yönündeki son gelişmelerde ciddi bir AB etkisinin rol oynadığını söylemek güçtür. Son değişikliklerin itici gücünün daha geniş uluslararası ortamlarda ve iç toplumsal-siyasal dinamiklerde aranması daha doğru olur. Her şeye rağmen AB ile kültürel ve siyasal iletişim kanallarının açık tutulmasının demokratikleşme bakımından önemli olduğunu da ihmal etmemek gerekir. Yukarıda belirtilen kaynaklar, demokratik sivil-asker ilişkilerini bir takım temel (olmazsa olmaz) ilkelere dayandırıyor. Bu ilkelerin görevi, söz konusu ilişkilerin demokratik şekilde yürütülmesini sağlamak için normatif bir çerçeve çizmektir. Böyle bir çerçeve olmadan sivil-asker ilişkilerini demokratik bir zeminde sürdürmek mümkün değildir. Ancak bu çerçevenin içi boştur ve her ülkenin kendi tarihi, siyasal-toplumsal özelliklerine ve sorunlarına göre demokratik çerçeveyi kırıp dökmeden, hatta zorlamadan, doldurulmalıdır. Reformcu mevzuatı bu esaslar çerçevesinde düşünmek gerekir. Başka bir deyişle, bu temel ilkeler belli bir demokratik sivil-asker ilişkisi modeli ortaya koymuyor. Zaten liberal-demokratik rejimlerin ortaklaşa kabul ettikleri belli bir model söz konusu değil. Bu husus AB üyesi ülkeler için de geçerli. Her ülkenin kendine göre bir sivil-asker ilişkisi düzeni var. Fakat her demokratik ülke kendine göre nasıl bir model geliştirirse geliştirsin, kendi modelini sözünü ettiğimiz temel ilkeler çerçevesinde geliştiriyor.

Söz konusu temel ilkeleri şöyle özetleyebiliriz:

1. Devletin değişik organları arasında yetki dağılımı Anayasada ve kamu hukuku mevzuatında açık ve seçik olarak belirtilmelidir. Mesela, askeri konularda yasama ve yürütmenin görev ve yetkileri, üst düzey komutanların nasıl tayin edileceği, barışta, savaşta ve olağanüstü durumlarda hangi organların ne gibi yetkilere sahip olacağı, Başkomutanın kim olacağı gibi hususlar muğlaklığa yer vermeyecek şekilde Anayasa ve yasalarla tespit edilmelidir.

2. Genelkurmayın ve Kuvvet Komutanlıklarının yönetimi ve denetimi ilk aşamada askeri bir konu almakla beraber, son tahlilde siyasi bir meseledir. Onun için, en üst merci olarak, Savunma Bakanlığı aracılığı ile hükümet tarafından yürütülmelidir. Güvenlik ve savunma siyaseti ve stratejisiyle ilgili tercihler Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıklarını bünyesinde bütünleştirmiş Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanmalı ve nihai kararları demokratik seçimle iktidara gelen sivil yürütme organı (Başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı; parlamenter sistemde Başbakan ya da Bakanlar Kurulu) tarafından verilmelidir. Genelkurmay tereddüde yer vermeyecek şekilde yürütmeyle bütünleşmeli ve yürütme de tereddüde yer vermeyecek şekilde tüm güvenlik ve savunma konularında Parlamentoya karşı sorumlu ve hesap verebilir durumda olmalıdır.

3. Yasama organının; savunma bütçesi, savunma harcamaları ve silahlı kuvvetlerin elindeki tüm kamu mallarının her türlü denetimi bakımından kesin yetkisi olmalıdır. Bu yetki “otomatik onay”ın ötesinde savunma konularında bilgili uzmanların yardımı ve parlamento komisyonları ve Sayıştay’ın aracılığıyla etkili bir şekilde kullanılmalıdır. Denetimin etkili yürütülmesi için gerekli şeffaflık sağlanmalıdır.

4. Sivil-asker ilişkisinin demokratik bir zemine oturtulabilmesi için “tek başlı yargı” ilkesi anayasal kural olarak kabul edilmeli ve uygulamaya konmalıdır. Askeri hiyerarşinin yargı bağımsızlığını zedeleyeceği kuşkusuzdur. Prof. Dr. Sami Selçuk’a göre, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılması en doğru tercih olacaktır. “Çünkü bu organların varlıkları, bir ülkede bir örnek hukuk uygulamasını sağlamakla yükümlü tek Yargıtay, tek Danıştay ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.” Ayrıca, Yüksek Askeri Şura kararlarının sivil yargı denetiminin dışında tutulmasını demokratik rejimle ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Mevzuattaki İki Temel Belirsizlik

Silahlı kuvvetlerin denetimi bakımından sarih bir anayasal çerçevenin önemi büyüktür. Silahlı kuvvetlerin görev ve yetkileri, askerin özerk alanının sınırları, devlet organlarının asker üzerindeki denetim yetkisi ve denetim mekanizmaları bu çerçeve ve ilgili mevzuat tarafından belirlenecektir. Bugüne kadar yapılan reformlara rağmen, mevcut hukuk düzeninde bu konularda demokratik denetim açısından açıklık yoktur. Belirsizlik özellikle iki temel konuda göze çarpmaktadır: Başkomutanlık ve Silahlı Kuvvetlerin iç güvenlik bakımından görev ve yetkileri.

Başkomutanlık

Mevcut Anayasamıza göre, Başkomutanlığın kime ait olduğu konusunda büyük bir belirsizlik vardır. Anayasanın 117’nci maddesi, “Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi varlığından ayrılamaz” gibi tamamen sembolik bir ibareden sonra, Başkomutanlığın Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunacağını hükme bağlıyor. Başka bir deyişle, Başkomutanlık görev ve yetkisi barış zamanında siyasi sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanı’na veriliyor. Aynı maddenin 3’ncü paragrafı “savaşta Başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanı namına” Genelkurmay Başkanı’nın yerine getireceğini belirtiyor. Eğer burada bir yetki devri söz konusu ise, Cumhurbaşkanının bir irade beyanı, bir hukuki işlem gerekiyor mu? Yoksa yetki devri savaşta kendiliğinden (otomatik olarak) mı tecelli edecektir? Mevcut anayasa bu soruları cevapsız bırakıyor. Diğer taraftan 117. madde sorumluluğu hükümete bırakıyor: “Milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından... (sadece hazırlanmasından) Bakanlar Kurulu sorumludur”. Aynı madde, Genelkurmay Başkanı’nın görev ve yetkilerinden dolayı “Başbakana karşı sorumlu” olduğunu öngörüyor. Fakat “Başbakana karşı sorumlu” olmak, Başbakan’a ya da hükümete “bağlı” olmayı içermiyor. “Son sözün” Bakanlar Kurulu’nda ya da Başbakan’da olduğunu açıklığa kavuşturmuyor. Hükümetin, yani siyasi sorumluluğu olan asıl organın Silahlı Kuvvetleri en azından “siyaseten yönlendirmesi” ve “denetlemesi” gibi konuları açıkta bırakıyor. Bu sorunları açıklığa kavuşturan başka bir mevzuat da bulunmuyor.

Mevcut anayasanın 104. maddesi yetki sorununu daha da karışık hale getiriyor. Bu madde, TSK’nın kullanılmasına karar verme yetkisini Cumhurbaşkanı’na veriyor. Aynı madde, başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkartmak yetkisini de Cumhurbaşkanı’na bırakıyor.

Mevcut düzenlemeler sivil-asker ilişkisini birkaç bakımdan zaafa uğratıyor. Mevcut düzenlemeler başkanlık sistemindeki tertipler ile parlamenter sistemininkileri birbirine karıştırdığı için görevlerle yetkiler koşutluk göstermiyor. Silahlı Kuvvetlerin komutasını siyaseten sorumlu otoriteye tabi kılmadığı için siyasi rehberlikten mahrum bırakıyor. Mevcut düzen, Silahlı Kuvvetleri yürütme erkinden adeta ayırarak bağımsız bir anayasal kurum haline getiriyor. Silahlı Kuvvetlerin yurt savunması dahil görevlerini ifaya hazırlanırken ve görevlerini ifa ederken siyasi amaçlara ve o amaçlar doğrultusunda yönlendirmelere ihtiyacı vardır. Bu da, en etkili şekilde sivil Hükümet ile Silahlı Kuvvetler arasında, barışta ve savaşta, sıkı ve sürekli bir işbirliği sayesinde mümkün olabilir. Bu noktada, sivil Hükümet ile Silahlı Kuvvetlerin (Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıkları) tek bir organizasyon içinde bütünleştirilmeleri büyük önem taşır.

Başkomutanlığın hangi organ tarafından yürütüleceği hususu ise demokratik sistemin türüne göre değişiklik gösterir. Başkanlık ya da Yarı Başkanlık sistemlerinde Başkomutanlık görev ve yetkileri Cumhurbaşkanı’na aittir. Parlamenter sistemlerde ise, bu görev ve yetkiler Başbakan’da veya Bakanlar Kurulunda toplanır. Bu iki ayrı sistemin en güzel örneklerini ABD ve Birleşik Krallık’da görüyoruz. Söz konusu görev ve yetkilerin savaşta belli bir süre için Genelkurmay Başkanı’na devri mümkündür. Fakat bu devir işleminin görev ve yetkileri aslen elinde tutan sivil siyasi otoritenin açık irade beyanıyla gerçekleşmesi gerekir. İşlemin tamamlanması için TBMM’nin onayı da düşünülebilir. Ancak Başkomutanlığın Genelkurmay Başkanı’na devri sivil denetim süreçlerinin iptal edilmesini ya da askıya alınmasını gerektirmez.

Dış ve İç Güvenlik

Silahlı Kuvvetlerin dış güvenlik görevleri kadar iç güvenlik görevleri olduğu tüm demokratik devletler tarafından kabul edilmektedir. Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu tarafından hazırlanan Raporda (Report on the Democratic Control of the Armed Forces, Strasbourg, 23 April 2008) iç ve dış güvenlik görevleri şöyle açıklanıyor: Dış güvenlik görevleri: Dış tehditlere karşı savunma; Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın 51’inci maddesi çerçevesine kolektif meşru savunma (mesela NATO üyesi olarak); Birleşmiş Milletler’in kararları çerçevesinde kriz yönetimi, barışın korunması, barışın inşası, insani müdahale ve kurtarma operasyonları amacıyla askeri kuvvet kullanma.

İç güvenlik görevleri: Kamu düzenini korumak amacıyla gerektiğinde polis ve jandarma gibi iç güvenlik güçlerine yardımcı olma; terörist örgütlerle mücadele; gerektiğinde kamuya ait bina ve tesislerin korunması; sınırların, deniz alanlarının ve hava sahasının korunması; tabii afetlerde kurtarma ve diğer insani yardım operasyonları. Demokratik ülkelerin çoğunda silahlı kuvvetlerin iç güvenliğin korunmasında görev almaları iç güvenlik güçlerine yardım ile sınırlıdır. Terörizmle mücadele söz konusu olunca da böyledir. Fakat doğaldır ki, eğer Türkiye gibi bir ülkede terörist eylemler şehirler ile sınırlı kalmıyor kırsal alanlarda da mücadele gerekiyorsa, askeri kuvvetlerin daha geniş çapta kullanılması kaçınılmazdır.

Özetleyecek olursak, her ülkede, demokratik rejimler dahil, askeri kuvvetler gerektiğinde kamu düzeninin korunması ve terörizmle mücadele amacıyla kullanılmaktadır. Kamu düzeninin korunması ve terörizmle mücadele kavramları, bir ülkenin siyasi rejiminin şiddet kullanılarak değiştirilmesine karşı “kollama ve koruma” ve caydırma tedbirlerini de kapsar. TSK’nın bu amaçlarla kullanılmasının demokrasiye aykırı bir tarafı yoktur. Yeter ki, TSK’nın kullanılmasına Anayasadaki yetkili organlar tarafından karar verilsin. Anayasanın 119-122’nci maddelerindeki “Olağanüstü Haller” ve “sıkıyönetim” ile ilgili hükümler bu konuyu düzenlemektedir. Sorun ise, TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesinin yorumundan kaynaklanmaktadır.

Konuya ilişkin ilk düzenleme, 10 Haziran 1935 tarihli Ordu Dâhili Hizmet Kanunu’nda yer almıştı. Bu Kanun’un 34’üncü maddesi, ordunun görevini şu sözcüklerle düzenliyordu:

“Ordunun vazifesi, Türk yurdunu ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır...”

Bu madde anayasal çerçeve içinde okunduğu zaman, Türkiye Cumhuriyeti’ni dış ve iç tehlikelere karşı kollamak ve korumak anlaşılır. Ordu bu görevini anayasal çerçeve içinde sivil otoritenin kararı ile ve onun denetimi altında ifa edecektir. Bu maddenin anayasal (ve demokratik) yorumundan orduya siyasi rejimin işleyişine res’en müdahalede bulunmak ya da hükümet darbesi yapmak yetkisi veren bir anlam çıkarmak mümkün gözükmemektedir. Fakat 27 Mayıs 1960 hükümet darbesinden sonra bu darbeyi ve daha sonraki müdahaleleri meşrulaştırmak amacıyla söz konusu madde böyle bir anlam çıkacak şekilde yorumlanmaya başlamıştır. Bu madde, 27 Mayıs darbesinden sonra, 4 Ocak 1961 tarihinde, Milli Birlik Komitesi tarafından çıkarılan TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesine dönüşmüştür. Yeni maddedeki tek değişiklik, “Ordu” ve “Teşkilat-ı Esasiye” sözcüklerinin yerini “Türk Silahlı Kuvvetleri” ve “Anayasa” sözcüklerinin almasıdır.

İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci ve 36’ncı maddelerinin geniş yorumlanması, “Cumhuriyeti kollama ve koruma” amacını yerine getirmek için TSK’ya res’en karar verip eyleme geçmek ve böyle bir “keyfi” karar ve eylem ihtimalini düşünerek hazırlık yapmak yetkisini verecek şekilde yorumlanıyor. Darbe ve “vesayet”e cevaz veren bu antidemokratik yorumun önünün kesilmesi için 35’inci maddenin mutlaka ya ortadan kaldırılması ya da böyle bir yoruma kapıyı tamamen kapayacak şekilde değiştirilmesi gerekiyor. İlgili madde metninde yapılacak değişiklikte, zaman zaman ortaya atılan önerilerdeki gibi, “demokratik anayasal sistemi” veya “demokratik parlamenter sistemin işlerliğini” vurgulamak yeterli olmayacaktır. Çünkü buradaki temel sorun, karar merciinin açıkça tanımlanarak TSK’nın res’en karar verip eyleme geçmesinin önlenmesiyle ilgilidir. Bu itibarla, 35’inci maddenin kalması isteniyorsa, “TSK’nın Cumhuriyeti kollama ve koruma amacıyla eyleme geçmesi, Bakanlar Kurulu’nun kararı ve TBMM’nin onayına bağlıdır” şeklindeki bir ibarenin metine girmesi gerekir.

Türkiye’de sivil-asker ilişkilerinin demokratik ülkelerdeki standartlara göre sürdürülmesini sağlamak üzere, 2000’li yıllarda, reform paketleri kabul edilmiş ve TSK’nın yetkileri ve imtiyazlı konumu önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Bu reformlara rağmen, demokratik rejimlerle karşılaştırıldığında, yapılması gereken bazı temel değişikliklerin henüz yapılmadığı görülüyor. Bu rapor sadece bu hususlara açıklık getirmek ve ilgili tavsiyelerde bulunmak amacıyla yazılmıştır.

Sivil-asker ilişkisinin demokratik bir zeminde sürdürülmesi için, dört çerçeve ilkenin yerine getirilmesi şarttır:

1. Anayasada, görev ve yetkilerin ilgili organlara açık-seçik olarak dağıtılması.

2. Parlamentonun, savunma teşkilatının bütçesini ve tüm harcamalarını etkili şekilde denetlemesi.

3. Hükümetin, Genelkurmay’ı ve Kuvvet Komutanlıkları’nı etkili şekilde denetlemesi ve siyasi hedefler açısından yönlendirmesi. Bu en etkili şekilde ancak Savunma Bakanlığı vasıtasıyla ve bakanlığın bünyesinde sivil ve askerlerin işbirliğini teşvik eden bir teşkilatlanmayla gerçekleşebilir.

4. Yargının tek başlı olması ve yüksek askeri yargı mercilerinin ortadan kaldırılması.

Bu ilkeler demokratik bir çerçeve çiziyor. Bu çerçevenin içinin doldurulması, her ülkenin kendine ait bir sorundur. Böyle olduğu için, tek bir demokratik sivil-asker ilişkisi modeli yoktur. Her ülke, kendi tecrübelerine ve kendi ihtiyaçlarına göre çerçevenin içini dolduracak ve kendi modelini inşa edecektir.

Demokratik ve işlevsel bir sivil-asker ilişkisi zemini yaratmanın önünde üç temel engel vardır:

1. “Askeri sır” kavramını gerektiğinden geniş tutma eğilimi. Bu oldukça yaygın eğilim, şeffaflığı ve sonuç olarak, etkili sivil denetimi ve asker ile Hükümetin hesap verebilirliğini kısıtlar.

2. Sivil uzman kadroların eksikliği, hem Parlamentonun hem Milli Savunma Bakanlığı’nın görevlerini etkili şekilde yapmalarını imkânsız hale getireceği gibi, sivil-asker işbirliğine de imkân tanımaz. Sivil otoritenin üstünlüğünü geliştirmek, sivil siyasetçilerin yeteneklerine ve askerle birlikte çalışacak sivil kadroların bilgi ve becerilerine bağlıdır.

3. Askerin kendi özerk alanını demokratik çerçeveyi ihlal edecek ölçüde geniş tutma eğilimi. Sivil otoritenin üstünlüğü, bir yandan askerin yetki ve imtiyazlarının önemli ölçüde azaltılmasını gerektirir. Öte yandan, siyasi istikrar için sivil ve asker arasındaki çekişmeleri en düşük düzeyde tutmak, tırmandırmamak gerekir.

 Bu, dengelenmesi zor bir çelişkidir. Aşmak için, sivil otorite ve asker ihtiyatlı ve dikkatli hareket etmelidir. Tarafların birbirlerine güven aşılamaları son derece önemlidir. İlişkiler, çatışma üzerine değil, işbirliği ve güven esasına dayanmalıdır. Amerikalı liberal aydınların ön saflarında yer alan Harvard Üniversitesi Profesörlerinden Joseph S. Nye, Jr., liberal geleneğin, siviller ve askerlere bazı ahlaki yükümlülükler koyduğunu söylüyor. Bu liberal gelenekten esinlenerek, askerlerin ve siyasetçilerin daima hatırlamaları gereken bazı temel noktaların her ülkede sivil-asker ilişkilerini kolaylaştıracağını söyleyebiliriz. Silahlı Kuvvetler, hukukun üstünlüğünü, “son söz”ün daima sivil otoritede olduğunu, yürütmenin bir unsuru olarak hesap verme yükümlülüğü altında olduklarını ve siyasi otoriteye saygı duymak gerektiğiniidrak etmeli ve içselleştirmelidir. TSK mensupları, bu kurallara uymanın, bir zayıflık değil, profesyonelliğin ve demokratik cumhuriyetin erdemi olduğuna inanmalıdır. Demokratik rejimin bu noktaya gelerek tam anlamıyla “konsolide” olması, önemli ölçüde askeri eğitim programlarının değiştirilmesini gerektirir. Bu programlarda, demokratik değerler ve demokratik sivil-asker ilişkileri anlatılmalı ve zamanımızda en ileri orduların bu değerleri içselleştirmiş ordular olduğu vurgulanmalıdır. Ayrıca, Silahlı Kuvvetler, sivil otoriteye bağlı olmakla birlikte, hiçbir siyasi partiye ya da gruba yakınlık göstermemelidir. Siyasi partiler, siyasi gruplar ve medyanın yönlendirme çabalarından etkilenmemelidir.

Askerin yükümlülüklerine karşılık, sivillerin de askere karşı ahlaki yükümlülükleri vardır. Siviller, silahlı kuvvetlerin, demokratik rejimin meşru ve zaruri bir kurumu olduğunu kabul etmeli ve saygı göstermelidir. Sivil otorite, silahlı kuvvetlere verdiği görevler için gerekli olan mali yükümlülüğünü yerine getirmelidir. Siviller (sivil toplum kuruluşları dâhil) savunma sorunları ve askeri kültür üzerine kendilerini yetiştirmelidirler. Çok partili rejime geçtiğimizden bu yana askeri kendi siyasi görüşleri doğrultusunda kullanma eğilimi içinde olan sivillerin varlığı bir gerçektir. Bu alışkanlığın ortadan kalkması, demokratik konsolidasyon bakımından gereklidir.

Her zaman olduğu gibi, barışta, savaşta ve günümüzdeki gibi değişim ve dönüşüm dönemlerinde, sivil-asker işbirliği doğru karar ve uygulamaları gerçekleştirmek için çok önemlidir. Günümüzdeki iç ve dış ortam, işbirliğini ve askerin demokratik dönüşümünü teşvik eden özellikler taşımaktadır. Ordunun iç güvenlik rolünün yanında dış güvenlik rolü de giderek önem kazanmaktadır. Barış operasyonlarına, NATO’nun uluslararası operasyonlarına, kurtarma operasyonlarına katılım ve Kürt sorunu ile PKK’nın uluslararası boyutunun ağırlık kazanması, TSK’nın dikkatinin ve çalışmalarının uluslararası güvenlik sorunlarına yoğunlaşmasına sebep olmaktadır. Türkiye’nin dış ve güvenlik politikasının son yıllarda çok boyutlu ve çok taraflı hale gelmesi, Arap dünyasındaki halk hareketleri, askerlerin dikkatini iç politikadan uluslararası güvenliğe çeken diğer etkenler olarak sayılabilir. Ayrıca tüm bu gelişmeler sivil siyasi düşünceyi ve katkıları ön plana çıkardığı için, sivil-asker işbirliğini teşvik etmektedir. Böyle bir ortamda, nispeten az sorunlu ilişkilerin askerin demokratik dönüşümüne olumlu katkı sağlayacağı beklenebilir.

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 5000 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri