Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

SORUN ORTADOĞU'YA HAKİMİYET Mİ?

17 Temmuz 2012 Salı

İki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerinde ortaya çıkan güç boşluğu, küresel belirsizliği artırmış ve bu bölgelerde jeopolitik boşluk alanlarının oluşmasına neden olmuştur.

İşte tam bu kapsamda, Türkiye’nin güvenlik kaygıları temel olarak; terorizm,  uzun menzilli füzeler ve kitle imha silahlarının yayılması,  irticai faaliyetler ve bölgesel çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Jeostratejik konumu itibariyle Dünyanın en istikrarsız bölgeleri olan Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’nun ortasında yer alan Türkiye’nin Savunma Politikası; ülkenin ulusal bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve hayati çıkarlarını korumak ve muhafaza etmek esaslarına dayanmaktadır.

Bu bağlamda, Türkiye; Savunma Politikasında; bölgesinde bir güç ve denge unsuru olmayı, çevresinde bir “barış ve güvenlik kuşağı” oluşturmayı, bölgesinin barış ve güvenliğine katkıda bulunmayı ve bunu geniş bölgelere yaymayı, bulunduğu bölgeye ve ötesine yönelik strateji ve güvenlik üreten bir ülke olmayı, ülkelerle iş birliği, yakınlaşma ve olumlu ilişkiler geliştirmek için girişimlerde bulunmayı hedef olarak seçmiştir.

Son zamanlarda Türkiye’nin dış politikasında Ortadoğu’nun en önemli odak noktası haline geldiğini söylemek yanlış olmaz. Son dönemde güç açısından bölgesel bir sınav teşkil eden tek ülke, Suriye değil, laik bir ülke olarak Türkiye’dir ki Araplar arasında mevcut Suudi Arabistan - İran polemiğiyle kendini dayatan mezhep gerilimlerinin yatıştırılmasında rol oynayabilir. AB’ye coğrafi ve ideolojik yakınlığı ve küresel süper güçleri iyi ilişkileri sayesinde Türkiye, kalıcı Ortadoğu barışının yaratılması yönündeki tüm çabalara öncülük edebilir. Türkiye, Orta Doğu’yu istikrara kavuşturmayı amaçlayan ardı ardına bir dizi iddialı girişimde bulunuyor. Suriye ve Irak’la ilişkilerini normalleştirmedeki başarısına dayanarak Türkiye, bölgedeki ihtilafları azaltma, vizesiz seyahat kapsamını genişletme, ticareti arttırma, alt yapıları entegre etme, stratejik ilişkiler kurma ve çok taraflı bölgesel platformlar oluşturma çabalarına katkıda bulunmaktadır. Bazılarına göre bu yeni aktivizm, Türkiye’nin Avrupa ve ABD’deki geleneksel müttefiklerine sırtını döndüğüne işaret ediyor. Gerçekte Türkiye’nin Orta Doğu’da artan rolü, Batı’yla ilişkilerini tamamlayıcı ve hatta bu ilişkilere bağımlı olarak gelişir niteliktedir.

Bu rapor, Türkiye’nin Orta Doğu’yla yoğunlaşan ilişkisini ülkenin dış ilişkiler ve ticaret politikasının genel çerçevesi içinde değerlendiriyor. Türkiye’nin İsrail-Filistin sorununa çözüm getirmeyi amaçlayan Oslo Süreci’ni desteklemeye, Suriye ile sorunlu ilişkilerinde avantaj sağlamaya, İsrail’in ileri teknolojiye sahip silahlarına erişmeye ve Ermenilerin 1915’te Osmanlı döneminde yaşadıkları katliamın ABD tarafından resmen soykırım olarak tanınmasını isteyen Ermeni diyasporası karşısında İsrail yanlısı ABD’li lobi gruplarının desteğini kazanmaya çalıştığı 1990’lı yıllar boyunca Türkiye-İsrail ilişkileri altın çağını yaşadı. İsrailli turistler, Türkiye’nin tatil mekanlarına akın etti. Aynı zamanda petrol fiyatları tabana vurdu ve Orta Doğu’nun geri kalanının satın alma gücünü büyük ölçüde yok etti. Tüm bunlara rağmen ilişkilerde büyük dalgalanmalar yaşandı. Türk halkı, Filistinlilerin acılarını hep paylaştı. 1967 İsrail-Arap savaşının ve 1980’de İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesinin ardından ilişkiler en düşük seviyesine ulaştı. Birinci ve ikinci intifada sırasında gerginlik tekrar tırmandı. Dahası İsrail’in Batı Şeria kentlerini işgal ettiği Nisan 2002’de dönemin başbakanı, İsrail’in yaptıklarını “soykırım” olarak adlandırdı. Türk siyasetinin kamuoyunun etkisine daha açık hale gelmesi ve İsrail-Filistin çatışmasının sürekli tırmanmasıyla birlikte ilişkiler daha da zarar gördü. Suriye, Türkiye’ye karşı son derece güçlü hasmane duygular besliyordu; zira Türkiye, Fransa’nın sömürge döneminde verdiği hediye sayesinde değerli İskenderun eyaletini ele geçirerek Hatay olarak topraklarına kattı. Türkiye’nin kati şekilde NATO’nun yanında yer aldığı, Suriye’nin ise çoğunlukla Sovyetler Birliği ile ittifak içinde olduğu Soğuk Savaş yıllarında bu iki ülke iki zıt kutupta konumlandılar. Suriye’nin iç siyasetindeki muhaliflerin Türkiye’ye sığındığı şüphelerinden ötürü Suriye, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) Türk-Kürt militanlarına kapılarını açarak Lübnan’da askeri eğitim kampları kurmalarına ve PKK lideri Öcalan’ın Şam’ı üs olarak kullanmasına izin verdi. Türkiye, ana stratejik ilişkilerinin NATO ve AB gibi Batı ittifakının parçası olan kuruluşlarla olduğunun ve komşularla “sıfır problem” politikasının bölgedeki tüm aktörlere eşit mesafede olma ilkesine dayandığının altını çiziyor. Böylesi bir düşünceyi kuvvetlendiren bir faktör de Kafkaslar, Balkanlar, Orta Doğu ve Kıbrıs gibi belli başlı tüm bölgelerde Türkiye’nin, Azerilerin, Boşnakların, Filistinlilerin ve Kıbrıslı Türklerin savunucusu olması ve gayri-Müslimler karşısında Müslümanları savunur bir konumda olmasıdır. Türkiye’nin büyük ekonomisi, Suudi Arabistan, İran, Mısır ve İsrail de dahil olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın üretiminin yarısından fazlasını tek başına üretiyor. Daha geniş bir serbest ticaret bölgesi yaratma çabalarının yanı sıra çatışmanın yerine yeni ve pozitif bir işbirliği dilini kullanıma soktu. Türkiye Irak’ın ABD liderliğinde işgal edilmesinin ardından, bu ülkenin Sünni Müslüman liderleri arasında toplantılar düzenleyerek ve Amerika’nın ön ayak olduğu yeni düzene onların da dahil edilmesi çabalarına destek vererek alçakgönüllü olarak başlattı. Ayrıca ABD ile İran, Irak ile Suriye, İsrail ile Suriye, İsrail ile Filistinliler, Hamas ile El Fetih ve Pakistan ile Afganistan’daki çeşitli aktörler arasında gerilimleri azaltmak için de çaba harcandı. Tüm bu alanlarda Türkiye’nin rolü gitgide önem kazandı. Örneğin Afganistan ve Pakistan ile yapılan üçlü toplantılar, İstanbul’da dört turda yapıldı; ilk turun amacı sadece liderler arasında güven yaratılmasıydı, ikincisinde ekonomiden sorumlu bakanlar da dahil oldu, üçüncüsünde askeri kanat ve güvenlik bakanları eklendi ve sonunda köktenci dini okulların sunduğu seçenekten daha makul bir eğitim sistemine geçilmesi için neler yapılması gerektiği gibi temel bir meseleyi ele alan bir toplantı yapıldı.

Türkiye, Orta Doğu’daki çatışmalarda tüm taraflarla konuşabilmesini sağlayan ender bir konuma sahip durumdadır. Türkiye, kesin bir sonuca bağlanamamış olsa da Şam’ın Riyad ve Beyrut’a yakınlaştırılmasına katkıda bulunduğunu, hatta Suriyeli ve Suudi liderlerin karşılıklı ziyaretleri arkasındaki temel itici faktörün kendisi olduğunu belirtiyor. Irak’taki bir dizi bombalamanın ardından Suriye ile Irak arasındaki gerilimi dağıtmak amacıyla dört tur toplantıya ev sahipliği yapması, en azından iki ülkenin konumlarını açık olarak ortaya koymalarını sağladı ve böylelikle çekişmelerinin tırmanmamasını sağladı.

Ne var ki Türkiye’nin etkisi sık sık önemsiz de kalıyor. Kolaylaştırma çabalarının coşkusunu tüm ülkeler paylaşmıyor. Ankara’daki diplomatlar bu olguyu tanımlamak amacıyla sıklıkla “çılgınlık”, “aşırılık” ve “takıntı” gibi sözcükleri kullanıyorlar. Türkler, kafalarını arabulucu olmaya takmışlar. Tekerleği icat ettiklerini sanıyorlar. Ama bir süper güç bile dikkatini ancak iki ya da üç meseleye tamamıyla verebilir. Eğer çok geniş bir alana yayılırsanız kredibilitenizi kaybedersiniz. Türkiye, bir maskaraya dönüşecek ve kimse onu ciddiye almayacak. Herkes bunu sadece şov için yaptığını düşünecek. İsviçreli arabulucuların bunu Ermenilerle, Alman arabulucuların Hizbullah’la nasıl yaptığını gördünüz. Arabuluculuk böyle yapılır, yani kapalı kapılar ardında. Aslında görevlerinin büyüklüğünün farkında olan bazı Türk yetkililer, Türkiye’nin yaptığının “arabuluculuktan” ziyade “kolaylaştırıcılık” olarak sınıflandırılması gerektiğinin altını çiziyorlar. Suriye’nin, El Fetih’in, Afganistan’ın ve Pakistan’ın kendilerini dahil olması için davet ettiklerini söylüyorlar. Bir yetkili, pragmatik bir yaklaşımla şunları söylüyor: Öncelik, başlı başına arabuluculuk veya çatışmanın çözümü değildir; aslında çok fazla sonuç da elde etmiyoruz, belki de konu bu değil zaten. Konu, görünür olmak, bir güçmüş gibi görünmek, komşularımızı bize benzetmek, ekonomik büyümeye yardımcı olacak istikrarı sağlamak ve ticaret ve yatırımları artırmak.

Suriye-İsrail arasındaki görüşmelere bakınca; Türkiye’nin iç ve dış kamuoyunun oldukça dikkatini çeken arabuluculuk çalışmaları, Suriye ve İsrail arasında 2008’de yapılan ve doğrudan görüşmelere yol açmasını, nihayetinde bir barış anlaşmasını ve 1967’den beri İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nin Suriye’ye geri verilmesini amaçlayan beş tur dolaylı görüşmeler oldu. Bu görüşmeler, 2004’te başlayan ve başta Gazze’de olmak üzere Türk sivil toplum kuruluşlarının Filistinlilerle İsrail arasındaki temasları kolaylaştırma çabalarını da içeren, yıllar süren çabaların sonucu oldu. Türkiye aynı zamanda o dönemde ABD’nin Suriye-İsrail temaslarından çekilmesiyle oluşan boşluğu doldurmaya çalışıyordu. İsrail başbakanı Olmert, Şubat 2007’de Suriye ile yapılacak dolaylı görüşmelerde Türkiye’nin yardım sağlamasıyla ilgilendiğini ifade etti. Görüşmeler duyuruldu ve 2008’de başladı, aynı yılın Aralık ayında yapılan beşinci turda doruk noktasına vardı. İsrail’in birkaç gün sonra Gazze’de Dökme Kurşun Operasyonu’nu başlatmasıyla şok olan ve Olmert’in şahsi taahhütleri dolayısıyla ihanete uğradığını düşünülmesiyle, süreç öfkeyle askıya aldı. Bir Arap diplomatik gözlemci, kendi görüşüne göre Suriye ve İsrail’in yalnızca barışçıl niyetlere sahiplermiş izlenimi vermeye çalıştıkları bir zamanda Türk liderlerinin sürecin gerçek olduğuna saflıkla inanmalarını eleştirdi. Ne var ki Türk liderler, İsrail-Suriye arasında doğrudan görüşmelere geçilmesine ramak kaldığı konusundan hâlâ eminlerdi.   Türkiye’nin bu rolüne iktidardaki mevcut İsrail hükümeti ile devam etmesi olası görünmüyor. İsrail içinde süregelen Türkiye’yle ilişkilerin değerine dair fikir ayrılıkları,  mevcut durumda Suriye ile arabulucu olmasının mümkün olmadığı anlamına geliyor. Tarafsız bir dış gözlemciye göre “Türkiye-İsrail ilişkileri çok ağır yapısal darbe aldı”. Başbakan Benyamin Netanyahu liderliğindeki hükümet, Suriye ile görüşmeleri ikincil önemde görüyor ve yapılacaksa da gerek Netanyahu’nun gerekse Dışişleri Bakanı Lieberman’ın yepyeni bir başlangıç ve doğrudan görüşmeler istediklerini söylüyor. Suriye Türkiye’nin rolünün devam etmesinde ısrar ederken Netanyahu, Fransa’nın arabuluculuğunu tercih ettiğini dile getirdi.  Dahası ABD Başkanı Obama’nın yönetimi, 2007-2008 döneminde selefine kıyasla Arap-İsrail meselesine çok daha fazla angaje oluyor. Yine de Türkiye’nin 2008’deki çabaları değişime yol açtı. Suriye izolasyonunu kırmayı başardı. Görüşmeler öze yönelik ve iyi yapılandırılmıştı. Suriye, iç kamuoyunu görüşmelere hazırladı ve ABD’nin İsrail’in Şam’la olan münasebetine yaptığı muhalefete bir dereceye kadar karşı koymaya hazır olduğunu gördü. Müzakerelerin geçmişine dair sahip oldukları fikir birliği iki tarafı da şaşırttı. Her ikisi de konumlarını açıkça belirlemek zorunda kaldılar. Suriye, 1967 savaşından önce kendisinin nasıl çizdiğini gösteren ve İsrail’in çekilmesini istediği sınırı altı noktayla haritada belirledi. İsrail bu noktaları kabul etmedi, ancak nihayetinde uzlaşılacak herhangi sınır çizgisine geri çekilmek üzere açıkça taahhütte bulundu. Cumhuriyet’in Ortadoğu politikasına başından beri genellikle sağduyunun, Türkiye’nin temel menfaatleri hakkında akılcı bir algılamanın, temkinin, bölgede istikrar arayışının hakim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunun başlıca istisnası kuşkusuz 1950-60 yılları arasında Ortadoğu’da Arap milliyetçiliğine karşı cephe alınması ve buna açıkça karşı gelen tek bir Arap devleti ile ittifak yapılmasına kadar gidilmesidir. Bunun dışında zaman zaman yanlış değerlendirmelerden hareketle bazı hatalar elbette yapılmış, fakat bunların hiçbiri sürekli olumsuzluk yaratacak boyutta olmamıştır. Unutulmaması gereken bir nokta da Ortadoğu’nun Soğuk Savaş devrinde olduğu kadar ondan sonra da en derin sarsıntıları geçiren bir bölge olduğudur. Filistin-İsrail ihtilâfı ve onun tetiklediği savaşlar, İran devrimi, İran-Irak savaşı, Birinci ve İkinci Körfez savaşları, Arap ülkeleri arasındaki ihtilâflar ve rekabetler, mezhepler arasındaki çekişmeler ve çatışmalar, enerji kaynaklarına sahip ülkelerle bunlardan yoksun ülkeler arasındaki ekonomik farklılıklar sürekli sarsıntılara ve istikrarsızlıklara çok müsait bir ortam yaratmıştır. Bunlara tabii Türkiye’nin direkt komşuları İran, Irak ve Suriye ile ortaya çıkan sorunları, PKK terörünün komşu ülkelerde konuşlanmasını ve onlardan destek görmesini de eklemek gerekir. Bugün Ortadoğu’nun Türk dış politikasında öncelikli bir odak noktası teşkil etmesi doğaldır. Türkiye’nin AB politikasında, Kıbrıs meselesinde, Kafkasya’da, enerji güvenliği alanında karşılaştığı sorunlar elbette aynı derecede, hatta belki uzun vadeli olarak daha önemlidir. Ne var ki hiçbirinde Ortadoğu’daki şiddet ve tehlike potansiyeli mevcut değildir. Irak’ta Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi ile ortaya çıkacak durum hakkında öngörüde bulunmak son derece zordur. İran hariç bölge ülkelerinin hemen hemen tamamı ve ABD karşı olsa da Irak’ın parçalanması olasılığı tamamen yok sayılamaz. Türkiye’nin Irak politikasını bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak tasarlaması kaçınılmazdır. Bu bağlamda hem Araplardan ve hem de İran’dan endişe duyan Kuzey Irak Özerk Kürt bölgesine yönelik siyaset ön plana geçmektedir. Kuzey Irak’taki gelişmelerin Kürt meselesi ile etkileşimi de gözden kaçırılmamalıdır. İran’ın nükleer programından kaynaklanan sorunların barışçı bir şekilde çözümü yolunda Hükümetin sarf ettiği gayretler ancak takdir edilebilir. Fakat bu yapılırken İran’ın programlarının barışçı olduğu yolundaki iddialarına kefil olunduğu izlenimi yaratan söylemlerden de kaçınılması gerekir. İran’ın nükleer programlarının sadece İsrail’i değil, başta Körfez ülkeleri olmak üzere birçok Arap ülkesini tedirgin ettiği unutulmamalıdır. Belirtilmesi gereken bir husus da Türkiye’nin Ortadoğu politikasının, Ermenistan’a karşı güdülen politika ile birlikte ABD ile ilişkilerimizin artık kilit unsuru haline geldiğidir. İsrail’in politikasının çeşitli veçhelerine ve özellikle yarattığı oldubittilere ve Gazze’de geçen yıl olduğu gibi orantısız kuvvet kullanmasına karşı tepki ifade edilmesinden daha tabii bir şey olamaz. Ancak İsrail ile ilişkilerimizin ikili zeminin ötesindeki önemi gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye’de Yahudi düşmanlığının yayılmasının yaratacağı tehlikeler küçümsenmemelidir. Bütün dış politikamızda olduğu gibi Ortadoğu politikamızda da dini temalardan ve referanslardan kaçınılmasında yarar vardır. Dış politikada duyarlılığa daima yer vardır, fakat duygusallığa yoktur.

Sonuç olarak bir ülkenin dış politikasının o ülkenin iç gelişme ve sorunlarından soyutlanması mümkün değildir. Türkiye, teröre son verilmesi, demokrasinin güçlendirilmesi, özgürlük alanlarının genişletilmesi, toplumsal şiddet ve ırkçılık eğilimlerinin önlenmesi, kurumlar arasında uyum sağlanması, kamuoyundaki kutuplaşmaların bertaraf edilmesi, AB üyelik sürecinde gerekli olan reformların tamamlanması, siyasi partiler arasında asgari bir diyalog ortamının oluşturulması gibi hayati sorunlarını çözme çabası içindedir. Bir ülkenin iç gelişmelerine ilişkin algılamaların o ülkenin dış politikası hakkındaki değer yargılarına tesir etmemesi düşünülemez. 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 1450 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri