Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İnci KAYAR

YARADIŞILIN GAYESİ NESLİ YETİŞTİRMEK

01 Ağustos 2012 Çarşamba

Çocuklar, anne-babaya ihsan edilen ilahi emanetlerdir. İslam fıtratı üzere anne-babalarına teslim edilen çocukların saf ve berrak kalpleri, temiz bir toprak misali işlenmeye hazır ham bir cevherdir. Gelecekte onların diken veya gül, acı veya tatlı meyve vermesi, üzerlerine atılan tohumların keyfiyetine bağlıdır.  “Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.”

Hazret-i Mevlana’da Neslin Yolunda Anneler

Dünyada en zor meslek, insanın eğitim ve terbiyesidir. Çünkü insandaki nefs, onun olgunlaşmasının önündeki en büyük engeli teşkil eder. Bu sebepledir ki, Cenab-ı Hak, en büyük insan terbiyecileri olarak peygamberleri göndermiştir. Tasavvufun ana hedefi de, nefsi ıslah ederek kalbi onun tasallutundan muhafaza edebilmektir. Zira nefsin ıslahı, yani onun sertlik ve kabalıklarının yontulup makbul bir hale getirilmesi, birçok yorucu merhaleden geçmeyi gerektirir. Hamlıktan kurtulmak, çile işidir. Nefs kuyusundan can Yusuf’unu kurtarmak, manevi eğitimin sıkıntı ve ıztıraplarına karşı sabır ve sebatla mümkündür.  Hazret-i Mevlana bir teşbihte bulunarak, bunu adeta bir nohudun ateş üzerinde pişirilmesine benzetir. İşte bu hususta en mahir ve verimli terbiye, annelere düşmektedir. Onlar evlatlarını ciddiyetle ve iradeli bir şekilde, tıpkı ham ve sert bir nohudu pişirdikleri gibi pişirip eğitirlerse, mükemmel bir olgunluk meydana gelir. Bu gayret, adeta ham demirin kor ateşte yumuşatılarak şekillendirilmesi gibidir.

Hazret-i Mevlana, insanın terbiye neticesinde olgunlaşmasının bir misalini mecazi bir üslupla şöyle anlatır:

“Tenceredeki ham nohuda bak! Ateşte kaynayan sudan canı yanınca nasıl da yukarı doğru sıçramaya başlar, yüzlerce taşkınlık göstermeye koyulur. Kendisini pişirip yemek hazırlayacak olan hanıma hal lisanıyla der ki: «–Niçin beni ateşlere salıyorsun? Madem beni satın aldın, ne diye bu hallere uğratıyor, benim canımı yakıyor, beni horluyorsun?»

Evin hanımı da, nohuda kepçe ile vurarak der ki: «Hayır, iyice kayna, adam akıllı piş de, ateşten sıçrayıp kaçmaya kalkışma! Ben seni hor gördüğümden, istemediğimden, sevmediğimden ötürü kaynatmıyorum. Bir tat, bir lezzet elde edesin de gıda haline gelesin, yenesin, cana karışasın diye kaynatıyorum. Yoksa seni cefalara salmak, seni horlamak için değil.»”

Burada vurgulanmak istenen husus, yetiştirilecek olanlara yanlış şefkat ve merhamet gösterilmemesidir. Çocuğunu eğitmeye kıyamayan anne-babalar, aslında onların dünyalarına da ahiretlerine kıymış olurlar. Eğer kadın, nohudun sızlanmasına kulak assa, o nohut çok geçmeden insanın dişlerini parçalar. Tıpkı bunun gibi manevi bakımdan ham bırakılan evlatlar da neticede aileyi de toplumu da felakete götürürler. Bu sırrı idrak ettirmek için Hazret-i Mevlana, kadının pişireceği nohuda karşı yaptığı manidar konuşmasını şöyle devam ettirir:

“–Ey nohut! Sen bostanda su içtin, yeşerdin, tazeleştin. İşte senin o suları içmen, bu ateş üzerinde kaynayan kızgın tencereye düşmene sebep oldu. Çünkü o su, bu ateş içindi… Bu sevgi ateşi, sendeki hamlığı (nefsaniyeti) senden gidermek içindir.

Allah’ın rahmeti, kahrını ve öfkesini aşmıştır. Bu yüzden de, birisini imtihan etmek için belalara uğratması, rahmetindendir. Çünkü O’nun kahrında gizli bir lütuf vardır. Nefse eziyet edilmeden, nefisle savaşa girişmeden manevi bir olgunluk ve Allah sevgisi elde edilebilir mi? İlahi takdir gereği sana belalar, kahırlar gelince, bu kahırlarda gizli lütuflar olduğunu düşün de üzülme. Bu kahırlar yüzünden, dünya sevgisini, zevk duyduğun her şeyi yani süfli arzularını Allah yolunda feda edersin. Başına gelen kahırdan sonra, onun lütfunu görürsün ve içine girdiğin merhamet ırmağında, günahlardan, manevi kirlerden temizlenerek ilahi lütuflara kavuşursun. Zira Cenab-ı Hak: «Elbette zorlukla birlikte bir kolaylık vardır, gerçekten zorluğun yanında bir kolaylık daha vardır.» buyurmuştur. Sen de zorlukları hoş gör ki arkadan gelen ferahlığı elde edebilesin.” Bu ifadeler çerçevesinde Hazret-i Mevlana manevi olgunluk yolunda sıkıntı, keder ve zahmetleri adeta bir nimet olarak görür ve ev sahibi olan hanımı şöyle konuşturur: “–Ey nohut! Bahar mevsiminde yeryüzüne çıktın, yetiştin. Şimdi de zahmet, sana misafir oldu. Misafire ikram et. Sen zahmet misafirini hoş tut da, sana teşekkürler ederek dönsün. Böylece hakikat padişahının huzurunda, senin ikramlarını, ihsanlarını söylesin. Sonunda nimet yerine, sana o nimetleri veren gelsin yani müsebbibü’l-esbaba ulaş ki; dünyadaki bütün nimetler sana gıpta etsin. Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma, onu neşe ile karşıla, ona «hoş geldin» de. Gamdan, ıztıraptan daha tatlı, daha mübarek bir şey olamaz. Onun karşılığı sonsuzdur.” Bu noktada Hazret-i Mevlana nohuttan, yani terbiye edilip olgunlaşmayı dileyen kimseden, Hazret-i İsmail teslimiyeti ister. Çünkü pişiren, Hazret-i İbrahim gibi mahir olsa da, pişecek olan, Hazret-i İsmail gibi teslim olmazsa, netice alınamaz. Bu itibarla kadın, nohuda şöyle seslenir: “–Ey nohut! Ben Halil İbrahim, sen de bıçak karşısında benim oğlumsun. Sıcağın önüne başını koy, çünkü rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm. Heyecanlanma, gönlüne korkuyu sokma, kahır bıçağı önüne başını koy da, Hakk’a teslim olmuş İsmail gibi senin boğazını keseyim. Lakin o bıçak, İsmailleri tanır, onları vuslata erdirir. Başını keserim, lakin bu baş, o baş değildir. Bu baş, kesilmekten, ölmekten uzak olan bir baştır. Zira bu baş, nefsin ve hevanın kesilen başıdır. Yani Allah’ın ezeli dileği, senin başının kesilmesi değildir. Senin nefsani arzularını bertaraf etmen ve cemali tecellilere mazhar olarak O’na teslim olmandır. Bu sebeple O’na candan teslim olmanın gayretine gir. Hasılı ey nohut, belalara uğra, kayna ve olgunlaş da, benliğinden sıyrıl, fani varlıklardan kurtul ki saadeti bulasın! Ekili bulunduğun bostanda, bir müddet ter-ü taze durdun, yeşiller giyinmiş olarak neşeli neşeli sallanarak güldün. Fakat sen çektiğin bu çilelerden sonra şimdi gönül bahçesinin, can bahçesinin nadide gülü oldun.” Bu sözlerin ardından maharetli ve tecrübeli hatun, nohuda, onun kıymet ve değerini hatırlatır. Bu kıymet ve değerinin nasıl artacağını da açıklayarak şöyle der: “−Ey nohut! Sen su ve çamur bostanından ayrıldın, lokma oldun, dirilere karıştın. Gıda oldun, insanların bedenlerine girdin. Böylece kuvvet oldun, düşünce oldun. Yani bitki olarak meydana gelmiştin; şimdi de hayvani ruh kazanıp güçlen, ormanlarda arslan ol, sonra da bu gücünle insani ruha hizmet et. Vallahi sen önce Hakk’ın sıfatlarından ayrıldın da geldin. Tekrar çevikçe acele et, yine O’nun (cemali) sıfatlarına dön. Ey nohut! Sen buluttan, yağmurdan, güneşten, gökyüzünden gelen nimetlerle hayat buldun. Şimdi ise, nefsinle yaptığın savaşlarla ilahi sıfatlardan feyz aldın, göklere yükseldin. Sen güneşin, bulutun ve yağmurların bir terkibinden hayat buldun. Sonra piştin, lezzet kazandın ve olgunlaştın. Şimdi ise salih bir insanın lokması olmakla, ona can oldun, güç oldun, iş oldun, söz ve düşünce oldun da semalara çıkıp yüceldin.” Taş gibi nohudu pişirmekte son derece usta ve mahir olan bu mübarek hanım, bir bakıma onunla Hak yolcusunu temsil eder. Bu olgunluk yolunda istekli olmanın ve zorlukla değil, muhabbetle hareket etmenin zaruretine bilhassa dikkat çeker. Hazret-i Mevlana, mecazdan mecaza geçerek nasihatlerini şöyle sürdürür: “Durum böyle olunca; ey Hak yolcusu, öbür aleme hoş bir halde, bir şeb-i arus halinde, düğün gecesine gider gibi, yani kalb-i selim ile git, haydutların darağacına gittikleri gibi binbir acı ve pişmanlıklarla, itilerek gitme. Unutma ki, eğitilmediği için avcı olamamış köpeğin tasması yoktur. Çilelerle yoğrulmadığı için olgunlaşmamış, ham bir kişinin arkadaşlığı da ziyanlıktır.” Bu derin, manalı ve ikna edici hikmetler, ibretler ve marifetler neticesinde nohut boyun büker. Hamlıktan kurtulup olgunluk yoluna samimiyetle baş koyar. Tıpkı Hazret-i İsmail aleyhisselam gibi teslim olur. Bütün mesele de zaten budur. Neticede nohut, kendisini pişiren o maharetli hanıma can-u gönülden ve minnetle şöyle der: “–Ey faziletli hanım! Madem ki iş böyledir. Hoşça kaynayayım, bu hususta sen de bana yardım et. Sen bu kaynayışta benim miracım gibisin. Kepçeni kafama vur ki, ıslah olayım! Ne de güzel vuruyorsun. Yani ey mürşidim, ben değersiz müridini, ne iyi terbiye ediyorsun. Ben tam manasıyla sana teslim oldum. Böylece kendimi, kaynamaya bırakayım ve mücahede kucağından hakikate bir yol bulayım. Aksi halde insan, varlıklar denizinde azgınlaşır, rüya görmüş fil gibi azar, kudurur.” Bunun üzerine o mübarek hanım nohuda, kendisinin de yaşadığı şu gerçeği dile getirir: “–Ben de bundan önce, senin gibi yeryüzünün cüz’lerinden, yani parça buçuklarından idim. Ateş gibi yakıcı olan nefisle savaşa giriştim. Nefsani duyguları yenmenin zevkini tadınca, makbul bir insan oldum, huzur bulup huzur tevzi ettim. Bir müddet yeryüzünde coştum, kaynadım; bir zaman da, beden tenceresine girdim, orada piştim, köpürdüm, taştım, insan oldum. Sen cansızlar aleminde iken, sana hal lisanı ile derdim ki: «O mertebeden koş, yüksel ki, insanlık mertebesine gelesin, manaya mensup sıfatlar elde edesin.» Sen cansızlıktan kurtulup canlı olunca, bir kere de ‘kayna’ dedim, hayvanlıktan da geç, insanlığa yüksel. Bu nükteleri, bu gizli işaretleri yanlış anlayarak ayağının kaymamasını, sapıklığa düşmemeni Allah’tan iste!..” Bu mecazları hakikatlerin aynası yapan Hazret-i Mevlana, nesli ihya ve irşad edecek olan anneleri, bir bakıma mürşid-i kamillere benzetmektedir. Yani bir hanım, mürşid-i kamil hassasiyeti, liyakati ve inceliğinde bir eğitim ve irşad ile nesli yetiştirmek mecburiyetindedir. Bunun için, iki büyük vazifesi vardır: Biri, yetişecek olanları, verilecek terbiyeye ikna ile razı etmek; İkincisi de, bu terbiyeyi mahir bir surette gerçekleştirmek.

Esasen mürşid-i kamillerin de yaptıkları bundan ibarettir. Bu da onların kendilerini her bakımdan güzel ve tam yetiştirmelerine bağlıdır. Yoksa yarım doktorun candan etmesi gibi yarım terbiyeciler de nesli perişan ederler… Çocuklar, anne-babaya ihsan edilen ilahi emanetlerdir. İslam fıtratı üzere anne-babalarına teslim edilen çocukların saf ve berrak kalpleri, temiz bir toprak misali işlenmeye hazır ham bir cevherdir. İstikbalde onların diken veya gül, acı veya tatlı meyve vermesi, üzerlerine atılan tohumların keyfiyetine bağlıdır. Güçlü toplumlar, güçlü ailelerden meydana gelir. Güçlü aileler ise daha ziyade manevi eğitim görmüş; yani nefs engelini aşmış, faziletli annelerin eseridir. Bunun en güzel numuneleri, hanım sahabilerdir. Onlar çocuklarına canlarıyla, mallarıyla fedakarlık yapmayı öğretmişlerdir. Yavrularının gönüllerini, Rasulullah Efendimiz’in muhabbetiyle yoğurmuşlardır.

Cenab-ı Hak, onlar gibi cennet gülleri olacak güzellikte evlatlar yetiştirmeyi cümlemize ihsan eylesin!

Maluma ve Meçhule Açılan Pencereler

Dünya ve hayat ibretlerle doludur. Cenab-ı Hak, bu ibretlerle, binbir malumdan binbir meçhule pencere açar. Böylece şu fani alemde kah fırtına, kah deprem, kah tsunami, kah amansız yangın ve kah trafik kazalarıyla devamlı olarak aslında bizlere ibretle perdelerin öteleri gösterilir. Neticede bize ilahi takdir sergilenir; hangi durumda kimler yanar, kimler batar, kimler yıkılır, kimler mahvolur, kimler kurtulur, hepsini net bir şekilde müşahede ederiz. Bu demektir ki, hayatı ve hadiseleri derin bir gözle okumaya, yani inen ilk ayet “ikra”yı kalbi bir derinlikle okumaya her zaman muhtacız.

Mesela depremler… Fay hatları üzerine yeryüzünü çalkalayan bu afetler bize ne anlatmaktadır?

Bunlardaki sayısız kader hikmeti bir yana, basiretle bakıldığında aynı zamanda her biri, yeryüzü üzerindeki köyden şehre kadar bütün yapıların sağlamlık ve çürüklük kontrolcüsü olarak da karşımıza çıkmakta değil mi? 1999 Marmara depreminde bu tabloyu çok daha yakından gördük. Kimi binalar yerle bir oldu, kimileri ağır, kimileri hafif hasar gördü. Kimileri de dimdik kaldı. Yaşanan olumlu-olumsuz bütün manzaraların sayısız sebeplerinin başında ise tek bir gerçek ortaya çıktı: Kullanılan malzemeler… Tam ya da eksik… Görüldü ki, eğer malzemeler tam ve doğru bir şekilde kullanılmışsa ve başka bir sebeple ilahi bir sille de değmemişse, binalar ayakta kaldı. Fakat malzemeler eksik ve kalitesiz kullanılmışsa netice hüsran oldu. Üstelik enkaz yığınları arasında binlerce insan da feci bir şekilde hayatını kaybetti. Yerle bir olan evlerin kimi müteahhitleri sonradan bulunup cezalandırıldıysa da, pek çoğunun hesabı mahşere kaldı. Hasılı binalardaki malzeme eksikliklerinin bilançosu bize çok ağıra mal oldu. Geç de olsa depreme dayanıklı şartı önem kazandı. Bu hakikatler, dış görünüş itibarıyla hayati olduğu kadar manevi ibret ve hikmetlerle doludur. Bize, ruh ve gönül dünyamızda yaşanacak depremlere karşı iç alemimizi nasıl inşa etmemiz, yani nasıl bir İslami şahsiyet ve karakter kazanmamız gerektiğine işaret eden hayati meselelerdir. Çünkü insanoğlu, aslında en büyük depremleri iç dünyasında yaşar. İçini inşa edememiş bir kimse, dışarıdan esecek en küçük bir rüzgarla savrulup gider. Aynı şekilde, eğer bir kimse kendini her yönüyle sağlam ve tam inşa etmemişse, yaşayacağı imtihan depremlerinde ebedi bir enkaza dönüşebilir. Bu bakımdan dış dünyada olduğundan daha ziyade iç dünyamızda depremlere, yangınlara, tsunamilere ve kasırgalara dayanıklı bir şahsiyet inşa etmek mecburiyetindeyiz. İslam’ın güzellikleri, hayatımızın her safhasına ne kadar aksediyor? İmanımız, ihlasımız, beşeri münasebetlerimiz, ticaretimiz, ibadetlerimiz ve aile hayatımız acaba ne kadar muhkem? En ufak bir sallantıda çatırdıyor mu, yoksa ne olursa olsun dimdik ayakta kalabiliyor mu? Bunların cevabını verebilmek, kuru ifadelerden ziyade kalbi hayatımızın malzemelerini nasıl kullandığımıza bağlıdır. Eskiler: «Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz!» derken bu hususa dikkat çekiyorlardı. Çünkü noksanını gören telafi eder, hazırlıklı olur. Görmeyen ise, noksanlığın dayanıksızlığı içerisinde depremlere gafil yakalanır.

Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Elif. Lam. Mim. İnsanlar yalnız «inandık» demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”

“Şanım hakkı için onlardan öncekileri de imtihan ettik. Elbette Allah, din ve iman davasında sadık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (el-Ankebut, 1-3)

Demek ki imanımız, ihlasımız, ibadetlerimiz, beşeri münasebetlerimiz, ticari veya içtimai hayatımız vesaire mutlaka devamlı olarak imtihan içindedir. Yani sürekli manevi depremlerle test ediliyor. Bu testleri başarıyla tamamlayanlar sağlamların, diğerleri de çürüklerin sınıfına dahil ediliyor. Kaldı ki, insanoğlunun ürettiği makinelerin bile değeri, sağlamlık testlerine göre belirlenmiyor mu? Öyleyse her halükarda kendimizi mizan etmeliyiz. Bilhassa mahşerdeki muhasebeden evvel, nefsimizi hesaba çekmeliyiz. O zaman sağlamlığımız, yıkılmazlığımız, güzelliğimiz ve değerimiz daha da artar.

Kendimize öncelikle şu sualleri mutlaka sormalıyız

Allah’a kullukta gönül malzemelerimizin ve bize verilen sonsuz nimetlerin ne kadarını Hak yolunda değerlendiriyor, ne kadarını nefsani arzularımız için ziyan ediyoruz? İbadetlerimizde hazırlıklarımız ve kalbi huşumuz, derinliğimiz ve duyarlılığımız acaba ne kadar? Namazda, hacda, oruçta, infakta gerekli olan şartları ne kadar yerine getiriyoruz? Bunları ifa ederken kalbimiz ne alemde? Acaba onların ne kadarını tabir caizse ıskartaya çıkarıyoruz? Hayatımızın senaryosu, kıyamette önümüze konacak: “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak nefsin sana kafidir!” (el-İsra, 14) denilmeyecek mi? Orada hislerimizi ve niyetlerimizi de seyretmeyecek miyiz?

Beşeri hayatta sorumluluklarımızı eksiksiz yapabiliyor muyuz?

Aile binasında ana direklerimiz sağlam mı? Temelde ve çatıda kullandığımız mes’uliyet, hizmet ve muhabbet malzemeleri ne kadar? Kafi mi, değil mi? Vefa ve sadakat harcımız demir gibi mi, yoksa kum gibi dağılıyor mu?Bu suallerin doğru cevabını vermemiz, sadece kendimiz için değil, başkaları için de çok mühimdir. Çünkü bahsettiğimiz hususlarda ruh binaları yıkıldığında, enkaza dönen sadece bir kişi olmuyor. Bundan başta çoluk-çocuk büyük zarar görüyor. Sonra bu zarar, topluma sıçrıyor ve koca bir cemiyet yaralanabiliyor.Dolayısıyla hayatta her şeyimiz tam olmalıdır. Bilhassa gönül dünyamız!.. Meşhur meseldir: “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.” Aynen bunun gibi her şeyin yarımı, peşinden bir afet getirir. İmanın, ibadetin, muamelenin, aile hayatının velhasıl ömür binamızı oluşturan hangi husus olursa olsun, bunlardaki her türlü yarımlık, bir bakıma her türlü yıkımın acı habercisidir.Düşünmeli ki, Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği nimetler ve kainattaki ilahi kudret akışlarının ahenginde herhangi bir yarımlık ve eksiklik var mı? Aksine ayette: “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız!..” (en-Nahl, 18) buyrulduğu gibi üzerimizdeki ilahi lütufları saymaya bile gücümüz yetmez. Her şey sonsuz fazlasıyla tam, kusursuz ve eksiksiz!.. Onun için hesabı da ağırdır!.. Bu sebeple bütün bu nimetleri bize ihsan eden alemlerin Rabbi hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalı; bu sayısız nimet mukabilinde hamd, şükür ve zikirle daima yad edilmelidir. Zira Cenab-ı Hak ikaz ediyor:“Nihayet o gün dünyada faydalandığınız nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz!” (et-Tekasür, 8)

O halde insanoğlunun, kendisine ihsan buyrulan her nimeti kıvamınca ve Hak rızasına endeksli olarak kullanması zaruridir. Aksi takdirde malzemeyi eksik kullanarak hem şahsının hem de birçok insanın zarar görmesine sebep olur. Dolayısıyla bu hususta ilahi hesaptan peygamberler bile hariç tutulmamıştır. Ayet-i kerimede buyrulur: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri sorguya çekeceğimiz gibi, gönderilen peygamberlere de mutlaka soracağız.” (el-A’raf, 6)

Kendileri cennetle teminat altında olan peygamberlere de böyle bir ilahi ikaz yapılması çok düşündürücüdür. Bu durumda akıbeti hakkında hiçbir teminat bulunmayan bizler, Cenab-ı Hakk’ın lutfettiği imkan ve istidatları nasıl kullanmamız gerektiğini, bir kez daha tefekkür etmeliyiz. Bu tefekkür, hayatımızın her alanını derinlemesine de, genişlemesine de kuşatmalıdır. Bilhassa zamanımızda çatırdamaya başlayan aile binasını, daha bir hassasiyetle gözden geçirmeli, sağlamlaştırmalı ve her bakımdan huzur iklimi haline getirmeliyiz. Çünkü aile hayatımız, dünyadaki ve ahiretteki saadetimiz veya felaketimizin en büyük sebebidir. Sağlam bir aile binası, temel harcı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin ruhaniyeti ile atılan feyizli ve bereketli cennet yuvalarıdır. Bu mübarek yuvada; kadın ve erkek, nikahla Allah adına söz vererek birbirlerinin helali olmuşlardır. Dolayısıyla nikah akdiyle iki tarafın da birbirlerine karşı hak ve mesuliyetleri başlamıştır. Bu mübarek yuvada; kadın ve erkek, ailenin birbirlerini tamamlayan boyutlarıdır. Çünkü Cenab-ı Hak, her ikisine de farklı hususiyetler ve bunun neticesinde de farklı mükellefiyetler vermiştir. Bu mübarek yuvada; hanımlar, üzerlerine düşen vazifeler icabı haya, edeb ve yüksek hissiyat sahibi oldukları için çocuk bakımına teşne bir yaratılıştadırlar. Dolayısıyla neslin terbiye ve muhafazasındaki rolleri son derece büyüktür. Bu mübarek yuvada; babalar ise; hissilik yerine daha ziyade akıl, mantık ve irade ile muttasıftırlar. Ailenin şeref ve namusunu korumak ve nafakasını temin etmekle mükelleftirler.

Bu mübarek yuvada; erkek ve kadın her iki taraf için de ayet-i kerimede:  “…Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz…” (el-Bakara, 187) buyrulmuştur.

Bu ifadeler, aile hayatı içerisinde Allah’ın lutfettiği fıtri sermayeleri en verimli bir şekilde kullanmanın lüzumunu ifade etmektedir. Bu fıtri sermayelerin yerli yerince kullanıldığı takdirde ailede cennet huzuru yaşanır. Bunun için davranışlarda ruhaniyet olmalı ve vakar ile kibir, tevazu ile zillet, samimiyet ile laubalilik arasındaki hassas ölçülere riayet edilmelidir. Ancak o zaman aile fertleri arasındaki muhabbet bağları dengeli bir şekilde tesis edilmiş olur.

Ayrıca yeni bir aile yuvası kuran hanım ve erkeğin önemle üzerinde durması gereken iki mesuliyeti vardır:

1. Yaşlanan anne ve babaya hizmet etmek, 2. Hayırlı bir nesil yetiştirmek.

Yaşlanan anne ve babalarına karşı bigane kalmayıp onlarla ilgilenmek, hem dini, hem de insani bir vazifedir. Çünkü o anne-babalar, evlatları acizlik içerisinde dünyaya gözlerini açtığında onlara kol-kanat germişlerdi. Şimdi de o anne-babalar, acziyet devresindeyken Cenab-ı Hak tarafından evlatlarına emanet edilmiş ve bir nevi vefa borçlarını yerine getirmeleri istenmiştir.

Ebeveyne hizmetin nasıl olması gerektiği hakkında ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «üf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (el-İsra, 23)

“Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de Sen onlara öyle rahmet et!» diyerek dua et.” (el-İsra, 24)

Mevlana Hazretleri de, anne-baba hakkına riayetin ehemmiyetini şöyle dile getirir: “Anne hakkına dikkat et!.. Onu başında taşı!.. Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi; çocuklar, dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.” “Allah’ın kul üzerindeki haklarından sonra anne hakkı gelir. Çünkü kerem sahibi Allah, annenin bedeni içinde sana şekil vermiştir. Seni karnında taşıması için, ona sevgi ve şefkat bağışlamış, kendisine tatlı bir muhabbet ve engin bir şefkat lutfederek, onu seninle huzura kavuşturmuştur.”

“Böylece annen, seni kendisinin bir parçası olarak telakki etmiştir. Ancak dokuz ayın ardından Cenab-ı Hakk’ın şaşmaz kanunu gereği seni oradan ayırmıştır.”

“Cenab-ı Hakk’ın sayısız kudret nişanesinden biri olan anne yüreği, Allah Teala’nın sana olan muhabbetinin bir aynasıdır. O muhabbet sayesinde anneler, evlatlarını bağrına bastı, her türlü kötülükten onları esirgedi ve şefkatle kucakladı.”

“Böyle olmakla beraber, şunu unutma ki, Allah’ın senin üzerindeki hakkı, anne hakkından daha ötedir. Kim Halık’ın hakkını bilmez ve O’na kulluktan geri kalırsa, o insanlığa veda etmiş, diğer mahlukatın seviyesine düşmüş demektir.”

Hayırlı bir nesil yetiştirmek ise, aile hayatının yegane gayelerinden biri olarak Hak katında mükafatı büyük yüce bir ibadettir. Diğer taraftan asil bir nesil yetiştirmek, aynı zamanda insanlık muktezası olan ulvi bir duygudur. Unutmamalıdır ki; çocuklar, anne-babaya ihsan edilen ve Peygamberimizin ifadesiyle «gönül meyvesi» olan ilahi emanetlerdir. İslam fıtratı üzere anne-babalarına teslim edilen çocukların saf ve berrak kalbleri, temiz bir toprak misali işlenmeye hazır, ham bir cevherdir. İstikbalde onların diken veya gül olması, acı veya tatlı meyve vermesi, onların nasıl eğitildiklerine bağlıdır. Bir Hak dostu şöyle buyurmuştur:

“Cahillerin sonunda göreceği şeyi, akıllı anne-babalar önceden görür.” Bu yüzden çocukların maddi ihtiyaç ve istekleri karşılandığı gibi manevi ihtiyaçlarının da giderilmesi zaruridir. Anne-baba, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu büyük nimeti heder etmeden, çocuklarını Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı bir şekilde büyütmelidirler. Aksi takdirde, bu, kendileri için hesabını ödeyemeyecekleri ağır bir ahiret vebali haline gelecektir. Ama evladımızı eğitirken öncelikle şunu da bilmeliyiz: “Eğer kusursuz bir evlat istiyorsak; kusursuz bir anne-baba olmak mecburiyetindeyiz.” Velhasıl güneş, bütün dünyayı aydınlattığı gibi İslam da insanın beşikten teneşire kadar hayatının her safhasına ışık tutar. Bu ışık altında evine helalinden ekmek götürmek için alın teri döken bir baba da ibadet halindedir, vatanı düşman çizmesi altında kalmasın diye nöbet bekleyen bir asker de… Salih bir evlat yetiştirme derdinde olan anne ve baba da cemiyet hayatına ait bir ibadet ifa etmektedir. Hasılı Cenab-ı Hakk’ın lutfettiği nimetleri, dünyada huzur, kabirde huzur ve ahirette huzur için ziyan etmeden kullanabilmek şarttır. Ancak o nimetler, nefis ve ten rahatlığı için kullanılırsa “malzeme ziyan edilmiş” ve: “Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz…” (Al-i İmran, 186) ayetinde bahsedilen ilahi imtihan ne yazık ki kaybedilmiş olur. Hasılı, bilinmelidir ki bütün nimetler O’ndandır ve O’na aittir. Bu yüzden, arif gönüller daima: “Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen!.. Ne verdinse odur dahi nemiz var!..” beytinin ifade ettiği istikamette bir şuura sahiptir.

Ama ne tuhaftır ki pek çok insan, birkaç gün misafir olarak bulunduğu dünyada o kadar ibret tecellilerine rağmen gafil yaşar. Her gün cenaze sahnelerini seyrettiği halde, ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybedilmesi her an muhtemel olan fani emanetlerin daimi sahibi sanır. Bu dünya misafirhanesinde kendisine ihsan edilen o hadde ve hesaba gelmez nimetlerin kadrini bilmez ve nimetin gerçek sahibini unutarak nankör bir hayat sürmeye devam eder. Düşünmez ki böyle bir hayatın sonu, yani verilen emanetleri eksiltmeye ve harab etmeye yönelik bir yaşayışın neticesi, ahiret depreminde telafi edilemeyecek bir enkaz ve hüsrandan ibaret olacaktır. Rabbimiz böyle bir akıbetten hepimizi muhafaza buyursun! Bize şu dünyada nimetin gerçek sahibini tanımayı nasib etsin… Dünyada sahip olduklarımızı uhrevi bir kazanca dönüştüren cömertlik ve infak hasletinden bizlere hisseler nasib eylesin. Hakkını ifa edemediğimiz nimetler hususunda da bize rahmetiyle muamele buyursun… Başta aile yuvamız olmak üzere bütün gönül binalarımızı birer cennet sarayına dönüştürsün!.. İnsan idraki, hayatın med-cezirleri, yani yokuş ve inişleri içinde, yaşama sevinci ile ölümde ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın arasında bir ömür boyu çalkalanır durur. Daimi bir akış içinde olan hayat ile ölümün hakiki manaları idrak edilmeden, yaradılışın sır ve hikmeti ile insanın gerçek mahiyeti de layıkıyla kavranamaz. Kainatın küçük bir kopyası olan vücudumuzda her an kaç bin hücre doğuyor ve ölüyor. Sanki o, tıpkı kainat gibi; bir tarafıyla doğumevi, bir tarafıyla mezarlık… İşte fani olan bu hayat sahnesinde gerçekleşen nefsani başarılar, deniz kenarında oynayan çocukların, gelecek bir dalga ile yok olmaya mahkum, kumdan yapılmış evleri ve oyuncakları kabilindendir. Dünyaya geliş ve dünyadan gidiş manzarasına, gönül gözü ile bakılırsa hayat, sonsuz elemler, ızdırap verici haller, renkli hülyalar ve boş hevalarla doludur. Bastığımız kaldırımın üzerinden kim bilir nice nesiller geçti ve bugün onlar neredeler?!.. Yalnız gaflet gömleğini yırtarak dünyanın gerçek çehresini gören büyük ruhlar için “hayat bir imtihan, ölüm ise bir şeb-i arus, yani vuslat”tır. İnsanın yaratılış sebebi ise, Rabbine kulluk, O’nun bilinmesi ve kötülüğü emreden nefsin kontrol altına alınmasıdır ki, ölüm, ruhumuzda korkunçluğunu terk etsin ve güzelleşsin. İnsan; bir kendisine, bir de etrafına alıcı ve anlayıcı gözlerle bakınca derhal fark eder ki; dünya denilen bu imtihan dershanesindeki kudret akışları ve ilahi sanat karşısında ahiretin imkansızlığından bahsetmek, gülünç ve abes olur. Görebilen kalpler için bu alem, sayısız harikalarla doludur. Selim bir akıl sahibi düşünmez mi ki, kainatta her şey; bir tek çekirdeğin patlamasından bahar şenliğine, doğumlardan ölümlere ve mikro alemden makro aleme, zerrelerden kürelere kadar layıkıyla kavranması imkansız dehşetli bir nizam ve intizam ile takdir edilmiş bir ahenk içinde devam edip gider. Peki, bu kusursuz ahengin ve sarsılmaz nizamın sanatkarı ve halıkı kimdir? Başlı başına kainat da, onun ufak bir modeli olan en küçük parçası da; insan idrakini aciz bırakan bir mükemmellik, hikmet ve ibret manzumesi değil midir? Bu ihtişam içerisinde ölüm bilmecesi, öteden beri peygamberlerle irşad olunmalarına rağmen, beşeriyeti meşgul eden en ciddi ve hayati bir mesele olmuştur. Zaman zaman korkunç iz’aç halkalarıyla zehirli bir yılan gibi zihinlerde çöreklenen bu mesele, ölenlerin mor dudaklarında düğümlenmiş ve derin sükutların sırrında gizlenmiştir. Herkesi hayat mevzuunda ateşli bir girdab halinde saran ölüm, istisnasız bütün başlara çökecek en çetin bir istikbal musibetidir. Bu yüzden onun sırrını çözmek, ancak peygamberlerin irşadları, yani vahyin rehberliği ile mümkündür. Bütün semavi dinlerin ittifakla haber verdiği ahireti, bilhassa Kur’an-ı Kerim, akli, hissi ve ahlaki nice delilleriyle tafsilatlı bir şekilde izah etmiştir. Cenab-ı Hak, dünya hayatında varlık sahnesine çıkışımızın hikmetini, Mülk suresinin 2. ayetinde şöyle beyan eder: “O, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayatı yaratmıştır.”

Dünya aldatıcı bir serap, ahiret ise ölümsüz bir hayattır. Ölüm, kişinin hususi kıyametidir. Kıyametimizden evvel uyanalım ki, nedamete uğrayanlardan olmayalım. Ölümün ürkütücü ağırlığını, kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz. Ölüm karşısında bütün fani güçler sona erer ve erir. Kabristanların öğüt vermekte olan sessiz feryatları karşısında, hassas gönüllerden gelen akisler, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.

Ayet-i kerimelerde buyurulur ki:

“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.” (er-Rahman, 26)

“Her can, ölümü tadacaktır.” (el-Enbiya, 35)

Öyleyse herkesin kapısını bir gün mutlaka çalacak olan ölüm, idrak sahibi bütün varlıkların çözmeye mecbur bulunduğu dehşetli bir muammadır. Mevlana Hazretleri bu muammanın mahiyetini şöyle ifade etmektedir: “Mezar ihya etmek; ne taşladır, ne tahta ile, ne de keçe iledir. Lekesiz bir gönülde, kendi iç temizlik aleminde, kendine bir mezar kazman icab eder ki, onun için Allah’ın yüce varlığı önünde kendi ham nefsinin iddia ve benliğini yok etmen gerekir.”

İnsanoğlu bu fani alemde, ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, ahiretteki hayata kıyasla kısacık bir müddetten ibarettir. Nitekim ayet-i kerimede buyurulmuştur ki: “Onlar kıyamet gününü gördüklerinde dünyada sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Naziat, 46)

Peygamber Efendimiz de dünya hayatının müddet, kıymet ve büyüklüğü hakkında şöyle bir kıyasta bulunmuştur: “Ahirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadar su ile döndüğüne baksın!”

İşte sonsuzluk üzerinde bir sabun köpüğünden farksız bu kısa hayat içinde, ölümün, insanoğlunu, ne zaman ve nerede yakalayacağı derin bir meçhuldür. Zira ölüm için bir sıra ve nöbet olmadığı gibi, herhangi bir sebep ve bahane de şart değildir. Her doğan canlı, o an, ölüme hazır bir namzeddir. Adeta her insan, ölecek yaştadır. Ondan kaçıp kurtulacak ne bir zaman, ne de bir mekan vardır. İnsanın ölüm karşısındaki çaresizliği ayet-i kerimede şöyle tasvir edilmektedir: “Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır!.. Sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!..” (Nisa, 78)

Ölüm, bu kadar yakın ve herkes için muhakkak vaki olacak bir hakikat iken insanoğlunun, sanki bu dünyada ebedi kalacakmış gibi beyhude meşgalelerle ömür sermayesini tüketmesi ne acayip bir haldir?!. İnsanların bu gafletlerini Süfyan-ı Sevri -kuddise sirruh- şöyle bir misalle ifade etmektedir:

“Eğer bir yere toplanmış bir kalabalığa tellal:

“–Bugün akşama kadar yaşayacağım, diyen ayağa kalksın!” diye ilan etse, bir tek kişi ayağa kalkmaz. Şaşılacak şeydir ki, bu hakikate rağmen, bütün halka:

“–Her kim ölüme hazırlık yapmış ise, ayağa kalksın!” diye ilan edilse, yine bir tek kişi yerinden kalkamaz!…”

İnsan, hiç düşünmez mi ki; ömrü boyunca sayısız kere ölümle yüz yüze gelmektedir. Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felaketler, hayatta her an mevcut olan, fakat insanın gaflet ve acziyeti sebebiyle çoğu kez habersiz olduğu nice hayati tehlikeler, ölümle insan arasında ne ince bir perde bulunduğunu göstermiyor mu?

Mevlana Hazretleri de, ölümün eşiğinde yaşayan, buna rağmen günlerini; hem dünya ve hem de ahirette fayda vermeyecek boş işlerle heba eden insana şöyle seslenmektedir: “Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak üzere…  Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler yap…  Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik şu fani dünyadan sonsuz bir cennet ömrü elde edesin… Çok kıymetli olan bu ömür kandili sönmeden aklını başına al da, fitilini düzelt, çabucak yağını koy, yani hayr-u hasenat yaparak son günlerini amel-i salih ve ibadetle geçir, gönül kandilini uyandır. Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büsbütün geçmesin. Öğüdümü dinle, nefis güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkoyar. Hak yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; bedene ait isteklerden vazgeç; ruhani zevkleri, manevi heyecan ve lezzetleri ara.  Dedikodulardan, manasız söz ve gevezelikten dilini tut. Paran varsa, onları yoksullara vermek için avucunu aç. Nefsin hodgamlığından vazgeç, cömertlik ve diğergamlığı ortaya koy.” Mademki, her faninin meçhul bir zaman ve mekanda Azrail’le karşılaşacağı muhakkaktır ve ölümden kaçılacak hiçbir yer yoktur; o halde insan: “Vakit kaybetmeden Allah’a koşun…” (Zariyat, 50) sırrından nasib alarak rahmet-i ilahiyyeyi yegane sığınak edinmelidir.

Ölümler, sessiz ve kelimesiz derslerdir ki, duygulu, hassas insanlara en selahiyetli ağızlardan daha mükemmel ibret, akıbet ve hakikati sergiler. Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lakin o, derin bir sükuta ne korkunç manalar gömmüştür. Her mezar taşı, ölüm dili ve sükutu ile konuşan ateşli bir öğütçüdür. Nitekim Hazret-i Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Size iki nasihatçi bıraktım. Biri susar, diğeri konuşur. Susan nasihatçi ölüm, konuşan ise Kur’an-ı Kerim’dir.”

Kabristanlar, fani hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, hısım-akraba, dost ve arkadaş adresleri doludur. Dünya hayatı; ister sarayda, ister saman üzerinde yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecburi çıkış noktası kabirdir. Tarih şahiddir ki, bu toprak, zengin-fakir, köle-sultan, yaşlı-genç bütün insanların önce meskeni, sonra da kabri olmuştur. Yunus Emre bu hakikati ne güzel terennüm eder:

Yalancı dünyaya konup göçenler,

Ne söylerler ne bir haber verirler!..

Üzerinde türlü otlar bitenler,

Ne söylerler ne bir haber verirler!

Kiminin başında biter ağaçlar,

Kiminin başında sararır otlar,

Kimi masum kimi güzel yiğitler

Ne söylerler ne bir haber verirler!

Toprağa gark olmuş nazik tenleri,

Söylemeden kalmış tatlı dilleri,

Gelin duadan unutman bunları,

Ne söylerler ne bir haber verirler!

Kimisi dördünde kimi beşinde,

Kimisinin tacı yoktur başında,

Kimi altı kimi yedi yaşında,

Ne söylerler ne bir haber verirler!

Yunus der ki gör takdirin işleri,

Dökülmüştür kirpikleri kaşları,

Başları ucunda hece taşları,

Ne söylerler ne bir haber verirler!

Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri başka beyitlerinde de insanı, dünya kuyusuna düşen Hazret-i Yusuf aleyhisselam’a benzetmektedir: “Ey Hak aşıkı! Sen güzellik Yusuf’usun. Bu dünya da bir kuyu gibidir. Allah’ın takdirine şikayet etmeden boyun eğmek, sabretmek ise seni kuyudan çıkaracak, kurtaracak iptir. Ey dünya kuyusuna düşmüş olan Yusuf! İp uzandı, onu iki elinle sıkıca tut. İpten gafil olma ve yakalamışken bırakma; çünkü ömür tükendi, akşam oldu. İnsan ne tuhaftır ki, bir-iki günlük misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır. Her gün cenaze sahnelerini seyrettiği halde ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybetmesi her an muhtemel olan fani emanetlerin daimi sahibi sanır. Halbuki insan, ruhuna ceset giydirilerek bir kapıdan dünyaya dahil edildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekanına girmiştir de, bunu hiç hatırına getirmez. Bir gün gelir, ruh cesetden soyundurulur. Ahiret kapısı olan kabirde diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır. Düşünülmelidir ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekan, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkan, ne de kıyametin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır.

Fatır Suresi’nde, Cehenneme atılan günahkarların Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvardıkları tasvir edilir: “Onlar orada, «Rabbimiz!.. Bizi çıkar, tekrar dünyaya gönder de daha önceleri yaptığımızın yerine salih ameller işleyelim!..» diye feryat ederler. Onlara denir ki: Size aklını başına alabilecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı (peygamberler) de gelmedi mi? Niçin inanmadınız? Şimdi tadın azabı! Zalimlerin yardımcısı yoktur.” (Fatır, 37)

Ayet-i kerimede iki hususa dikkat çekilmiştir: Birincisi, insanın hayat ve ölümün hakikati üzerinde düşünecek kadar bir vakti olup olmadığına; İkincisi de, kendilerini, ahiretten haberdar ederek uyaran peygamberlerin gelip gelmediğine!.. Bu iki sual karşısında kafir ve günahkarların ortak cevabı, nedamet dolu acı bir itiraftan ibaret olmuştur. Ancak artık iş işten geçmiştir.

Mevlana Hazretleri Dünyanın Gerçek Yüzünü Şöyle İfade Eder

“Bu dünya hayatı, rüyada define bulmaya benzer. Sabah kalkınca ne define kalır, ne de başka şey!.. Ölümle daldığı uykudan uyanmış bulunan insanoğlu da hakikat ile rüyayı birbirinden ayırır ama nafile!.. Elde bir şey kalmamıştır…” Mesnevi’de, bu dünyaya dalanların boş hayal ve hülyalarla, paha biçilemez ömürlerini nasıl heder ettikleri de şöyle tasvir edilmektedir: “Dünyaya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budala bir avcı, kuşun gölgesini kuş zannetti de onu yakalamak istedi. Fakat dalın üzerindeki kuş bile bu ahmağa şaştı kaldı.” Aslında bir gölgeden ibaret olan dünyayı hedef almak ve gölgeleri asli zannetmek, insanın, bütün gayret ve himmetini zıll-ı zeval denilen, yani kaybolmaya mahkum gölgeler üzerinde yoğunlaştırması, akıl ve iz’an karı mıdır?!. İşte bu hal, gölgeleri avlamakla kendini avutan gafil avcıya benzemek demektir ki, insanın eline nedamet ve hüsrandan başka bir şey geçmez. En büyük nedamet sebeplerinin başında zamanın boşa harcanması gelir. Ölümü bilen, fani dünya lezzetlerine, yolculuğunu bilen de dünya misafirhanesindeki fani oyuncaklara aldanmaz! Çünkü eşya, ondan ayrılmayacak bir surette dünya misafirhanesine aittir. Bütün fani nimetler, bir kişide toplansa ve o, huzur ve saadet içinde bin yıl yaşasa ne fayda!… Sonunda gideceği yer, bu kara toprağın altı, bu yağız yerin bir çukuru değil midir?

Ya Rabbi!..

Bizi, fani vakitlerimiz tükenmeden, ömür güneşimiz batmadan intibaha gelenlerden eyle ki, dünyaya dalıp da kendisini bir bardak suda helak edenlerin pişmanlık dolu akıbetlerine düşmeyelim!..

Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Hayatımızı ve ölümümüzü salih kullarına lutfettiğin bereket, nimet, ulvi güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl!..

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 1642 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri