Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kurtuluş AYBİRDİ

Kalp-Nefis İlişkisi

09 Nisan 2013 Salı

KALP-NEFİS İLİŞKİSİ


Kalbimizle ilgili yolculuğa devam ediyoruz Kalbi karartan ve aydınlatan maddi ve manevi organlarımızı tanıyalım ki salim yolda yürüyebilelim 

Nefsimiz bize etki eder, bizim kişiliğimize tesir eder ve bizi biz kılar O halde ilk önce nefsin ne olduğunu anlamaya çalışalım:


Nefs-nefis: Ruh, can, hayat, bir şeyin özü, kendisi, varlığı, zatı, şahsı gibi anlamlarda, bedeni canlılık ve biyolojik ihtiyaçlara duyulan tabii istek olarak kullanılır 

Nefsin tarifleri arasında, bir şeyin içi, özü, döl suyu, kan akıtmak gibi tarifler de vardır 

Muadili olarak; heva, heves… kullanılır 

ALLAH Rasulü’nün sık sık “Nefsim kudret elinde bulunduran ALLAH’a yemin ederim…” diye başlaması nefsin insanın kendisi ve varlığı olduğunu gösterir 

Nefsin asıl üzerinde durulması gereken ve konumuzu ilgilendiren yönü ve anlamı da vardır, o da şudur: Şehvet, gazap veya fazilet gibi duyguların kaynağı olmasıKötülüğü kendisinde toplayan, kötülüğe sevk eden, şehevî istekleri kamçılayan ve hayırlı işlere engel olan istek, güç demektir 

Nefs, bazen mutlak hürriyet ister, bazen mutlak egemenlik, bazen mutlak ferdiyetçilik ALLAH’a ait olana göz koyar ve diğer azaları peşine takarak sürükler Kalbe kasvet ve sıkıntı verir Kendini mutlak ihtiyaçsız kabul eder ve tuğyana sapar İnsan kendini müstağni addettiği için yoldan sapar ALLAH’la özgürlük ve güç yarışına kalkışır ALLAH’ın kendisine verdiği gücü kendindenmiş sayar ve kulluk sınırını aşar Üstün insan diye diye insanlığın üstüne çıkmaya çabalar Hakikatte ise esfel-i safiline düşer 

Demek ki, nefs hem iyi hem kötü işleri yapabilme gücüne sahiptir Genellikle kötülüğe daha meyyaldir Belki kötülükleri işleme takatini taşıyandır Bünyesinde barındırdığı insani ve hayvani hasletlerle insanlığımızın en belirgin izlerini taşıyan ve bizi biz kılandır Hırs-tamah- kin- buğz- sevgi- muhabbet- başkasına iyilik- isyan- ALLAH’a yakarış- asilik vs hepsi nefsin içinde mündemiçtir 

Nefsini tanımak kendini tanımak olarak da anlaşılır Nefis muhasebesi, nefis mücadelesi, nefis terbiyesi, nefsin çekmesi, nefsine uymak, nefsine yedirememek, nefsini köreltmek, nefsini öldürmek, nefsini yenmek, benzeri deyişler, nefsin ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösterir 

Kendini tanımak ve kendine hâkim olmak anlamında nefsin yedi mertebesi sayılmıştır Genelde tasavvuf erbabının kullandığı bu tanımlamalar, bize bazı ipuçları verir

Birinci mertebe; nefs-i emmare, nefsin en alt derecesidir En dûn olan duruş İnsana kötülüğü, günahı, şehveti, emreder Ve kişiyi esir alan durumu açıklar Bu halde olan insanda belirgin olarak; kibir, öç alma, heva-hevese itaat etme, gazap, riya vb kötülükleri işlemesi ve bunları işlerken nedamet duymaması ve normal görmesidir Hevasını ilah edinmek böylesi nefis sahiplerinin işidir 

Kur’an’da Hz Yusuf, nefsinin kendisini sürüklediğini ve fakat ona uymadığını belirtir Ve şöyle der: “Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum Çünkü nefis, şüphesiz, var gücüyle kötülüğü emredicidir (emmare) Rabbimin rahmet edip koruduğu müstesna Çünkü Rabbim günahları bağışlayandır, merhamet edendir” (Yusuf, 53) 

Görüldüğü gibi bu nefis kötülüğü emreden ve ALLAH’a asi olan nefistir Tek çıkış yolu da ALLAH’a sığınmak ve O’nun korumasını istemektir 

İkincisi nefs-i levvame, iki anlamda anlaşılır, kınayacak iş işlemek, yani kötülük işleyip kalbe ve gönle zarar vermek Bu hal, nadirdir 

İkinci manası kendini kınamak Bir nevi günahlardan tövbe etmek ve nedamet duymak, daha çok bu anlamda kullanılır Kendi nefsini kınayan, mü’min kişidir Nefis muhasebesi yapar ve yaptıklarını gözden geçirir Her konuştuğu sözden, her baktığı bakıştan, her attığı adımdan, her duyduğu sesten “Ne elde ettim veya ne kaybettim?” diye kendini sorgulayan kişi, övülen kişidir 

Kafir, münafık, bazen de günahkar için kullanılırsa kötülüğü çağrıştırır İşte bu hali, şeytanla ilintili haldir ve insana zarar verir Kalbi kirletir

Bir de mahza iyi olan nefsin halleri vardır, bu haller iyi ve hayırlı insanların nefislerini anlatır; ruhu ve kalbi koruyan, kollayan, onlara destek veren, onları besleyen hallerdir

Nefs-i mutmainne bunlardandır Fazla söze hacet yok, yüce ALLAH, Fecir Sûresinde, kıyamet sahneleri sergilemektedir, önce kâfirlerin ve cehennem ehlinin ahvalini anlatmakta ve görecekleri azabı göz önünde canlandırmaktadır Akabinde cennetlikleri söz konusu ederek şu ayetleri zikretmektedir 

“Ey nefs-i mutmaine (yakîn ile huzur bulmuş nefs) kendin razı olmuş ve rızaya ermiş olarak dön Rabbine, haydi katıl (mü’min) kullarıma ve gir cennetime!” (Fecr, 27-30) 

Gönül hoşluğu ile, huzur ile teslim olmuş, işini gücünü ALLAH’a havale etmiş, O’na güvenip dayanan kimselerin durumunu anlatıyor Kesin inanç sahibi, çokça ibadet eden ve İslam’ı yaşamakta sıkıntı çekmeyen kişiyi anlatıyor 

Benzeri bir ayet: “Bunlar iman edenlerdir, gönülleri ALLAH’ın zikri ile huzura kavuşanlardır Haberiniz olsun, agâh olunuz! Kalpler ancak ALLAH’ı anmakla itmi’nana erer (huzur bulur) ( Ra’d, 28)

Mümin, itaatkâr, ihlâslı her nefis bu kapsama girer

Bir de nefs-i mülhime vardır ALLAH’ın vahyini ve ilahi nimetleri anlayabilen nefs İlhamları kavrayabilen irfan Burada ilhamdan kasıt ruha gelen ilham değil, vahyin ışığında beliren basirettir Şeriata bağlılıktan doğan derin iz’an sahipliği 

Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “Her bir nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem takvayı ilham edene ki, nefsini temizleyen mutlaka felah bulmuştur Onu (nefsini) örten kimse de ziyana uğramıştır” ( Şems, 7–10)

Buradaki ilham, nefsi tanıtmak, onun iyi ve kötü taraflarını beyan etmektir İlhama olumlu yaklaşanın varacağı yerin Cennet, kötü tarafını görüp o tarafına uyanın varacağı yer Cehennem olur Yani iki yol; iyi ve kötü, şeytan ve Rahman, hak ve batıl yolları İradesini kullanıp iyiliği seçen ile nefsin emmaresine uyup şeytana teslim olan iki tip insan tasviri sahneleniyor İlhamı doğru anlayıp ALLAH’a ve şeriatına uyanları Kur’an övmektedir 

Burada olumlu olan nefsini tezkiye etmek, temizlemektir En büyük temizlik imandır, sonra salih amel 

İlhamı örtmek, masiyetle, günahla, fesatla, fitne-fücurla, dedikoduyla, malayani şeylerle, kalbi bozmaktır 

Ya tezkiye veya karatma İkisine de insan muktedirdir Şeytan ile Rahman arasında tercih yapmak kalıyor İşte sahici ilhama mazhar olmak tezkiyeyi seçmektir

Nefs-i natıka, ruh manasında kullanılır Ruhun ne olduğunu ancak ALLAH bilir “Sana ruhdan sorarlar” Burada daha çok nefsin yakînî olarak ölümü hissetmesi ve ona hazır olmasıdır Ahireti unutmayan ve ona göre hayat süren kişi demek olur 

“ALLAH ölümleri anında nefisleri vefat ettirir Ölmeyenleri de uykularında…” (Zümer,42) Ölüm, ALLAH’ın taht-ı tasarrufundadır, ecel her an gelebilir ve bizi o tarafa götürür Ey nefs hazır ol demektir İşte bu nefs, nefs-i natıkadır Ruhun kabzedilmesi ile nefs arasındaki bağ, nefsin ruh anl----- geldiğini ve canını verirken rahat teslim-i can eden nefsin övücü bir nefs oluşuna işaret vardır Müslim’de rivayet edilen bir hadis-i şerifte: “Melekler can çekişen kimsenin yanında hazır bulunurlar, eğer kişi salih ise, Ey hoş ve güzel nefis, çık derler, bu nefis, hoş ve temiz bir bedende idi Övülmüş olarak çık ve sana rahat ve hoş kokular ile sana iyilikle davranan, sana gazap etmeyen hoşnut olan Rabbin müjdesini veriyoruz, derler Canı çıkıncaya kadar bu sözleri tekrarlarlar Sonra da ruhunu semaya kaldırırlar” (Müslim, II, 634) buyurulmaktadır

Bu hal nefsin natık halidir Nefsin kirden pastan arınarak temiz ruhla bütünleşmesi halidir 

Nefsin raziye, marziye, tezkiyesi de vardır Birbirlerine yakın anlamları ifade eder Genel olarak ALLAH’ın emirlerine karşı itiraz etmeyen ve ALLAH’ın kendisinden razı olduğu nefistir Bu nefisler, kendileriyle barışık, kâinatı anlamaya çalışan ve kısmen anlayan nefislerdir Tabiatla, hayvanla, insanlarla, suyla, börtü böcekle, atla, eşekle, komşusuyla, akrabasıyla, toplumuyla tüm insanlıkla barışık olan nefislerdir ALLAH için seven ve fakat ALLAH için buğz da edebilen nefisler Haksızlık karşısında asla suskun olmayan yiğit kişiler Ölümü hiçe sayan ve fakat nefsaniyeti işin içine katmayan yiğitler Nerede karşı çıkacağını bilen vakur ve sevecen adamlar 

Böylelerinin kalpleri salim, gönülleri teskin, amelleri mutedildir Taşkınlık, fevrilik bunlardan uzaktır Kin beslemezler, düşmanlıkları ALLAH içindir 

Kalp-Akıl ilişkisi

Akıl ile ilgili konuşmak, yazmak veya aklı akletmeye çalışmak hayli zor ve karışık bir iştir Burada aklın ne olduğu, nerede ve nasıl kullanılacağı üzerinde kısaca durulacak, biraz da neliği anlamaya çalışılacaktır 

Akıl, tek başına müstakil bir delil ve varoluş mudur? Onu besleyen ve onu sınırlayan başka bir varlık var mıdır? 

İnsanlığımızı sahici kılan ve vahyin sınırlarını muhafaza eden aklımızın salim kalması nasıl sağlanır? 

ALLAH’ın Münzel Kitabı ile kâinat ve enfus kitabını anlamakta aklımızı nasıl işleteceğiz?
Akla sınır konulur mu konulamaz mı? 

Akıl ile kalp, akıl ile vahiy ilişkisi ne olmalıdır? vb sorular çerçevesinde bir değerlendirme olacak, takatimiz nispetinde konuyu dağıtmadan anlatmaya çaba göstereceğiz 

Akıl: Tarifi ile alakalı çok çeşitli görüşler vardır 
Kelime olarak Arapçada; deveyi bağlayan ip vb şeyler, yani bir şeyi başka bir şeye bağlayan ara bağ Bu somut tarif zamanla hadiseler arasında bağ kurma melekesi olarak anlaşılmış ve öyle adlandırılmıştır Engellemek, alıkoymak, bağlamak, diyet, idrak, muhakeme yeteneği, kavrayış, zekâ, sınır koyma… demektir 

Türkçe sözlüklerde ilk anlam olarak “düşünme, anlama, kavrama ve davranışlarını ayarlama melekesi” verilir 2 anlam: hafıza 3 anlam: fikir, düşünce 4 anlam: idrak, tecrübî olmayan prensipler, çıkarım yolları 5 anlam: sınır koyma

Felsefede akıl tarifi: İnsanda var olan soyutlama yapma, kavrama, bağıntı kurma, düşünme, benzerliklerin ve farklılıkların bilincine varma kapasitesi, çıkarım yapabilme yetisi Vahiy, inanç, sezgi, duygu, duyum, algı ve deneyden farklı olarak, insana özgü bilme yetisi, doğru düşünme ve hüküm verme yeteneği, kavram oluşturma gücü (Bkz Felsefe Sözlüğü/Ahmet Cevizci) 

Kur’an-ı Kerim’e göre; insanı insan kılan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, insanı mükellef kılan, ona sorumluluk yükleyen akıldır Aklı olmayan mükellef değildir Kur’an’da akıl, genellikle fiil olarak kullanılır Akletmek, yani aklı kullanmak, doğru düşünmek aklın özellikleri olarak zikredilir 

“ALLAH’ın Kelamını dinledikten sonra anlayan ve bile bile tahrif edenler” (Bakara, 75)

“İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz? Kitabı da okuyorsunuz, hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Bakara, 44)

Burada akıllanmaktan kasıt ibret almak ve dürüst davranmaktır

Kur’an, çokça misaller vererek ölümden sonra dirilişi aklımıza yerleştirmek ve kalbimizde inanç oluşturmak istiyor ve aklımızı kullanmamızı istiyor Göklerin ve yerin yaratılışı, gece gündüzün peş peşe gelişi, ay, güneş, rüzgâr, gökten indirilen su ile yerin tekrar canlanması, uyku ile ölüm arasında bir bağ kurması… gibi misaller bize dirilişi hatırlatıyor Tabii ki bu işi de akıl yapacaktır Eğer akıl bu fonksiyonu icra etmiyorsa o akıl tam işlemiyor ve Rahman’ın emrinde olan akıl değildir Kalbe yük olan ve imanı tehlikeye sokan akıl oluverir 

Düşmanın hile ve desiselerine karşı kendini koruma da akıl işidir 

Bazen bir şeyi iyice anlamak ve ne olduğunu bilmek anlamında da kullanılır akıl Bakara 242 ayette boşanma ile alakalı ahkâm zikredildikten sonra, “Akıl erdiresiniz diye size ayetleri böylece açıklıyoruz” denilir

Kitap ehline aklını kullanarak İslam’ı kabul etmeleri istenir

İman edenlerin dışında sırdaş edinmememiz gerektiğini ALLAH bize emreder ve sonunda, “Akletmez misiniz?” der (Bkz Al-i İmran,118)

Kıyas yoluyla aklı kullanarak dünya ve ahiret karşılaştırması yapılır ve ahirete inanmamız istenir 

Önceki kavimlerin başını gelenlerden ibret alma ameliyesi olarak “akletme” tabiri kullanılır 

Peygamberlik davasının şahsi olmadığı bildirilir ve bu hususta tefekkür etmekliğimiz istenir 

Akletmekle dil arasında da bir bağ olduğunu ALLAH bize bildirir Yusuf, 21 ayet buna örnektir 

İz’an anlamında da kullanılır 

İnsanın yaratılışını, gelişim merhalelerini hatırlatarak kendine çekidüzen vermesini ister ALLAH bizden, bunu da akıl yoluyla sağlamamızı salık verir 

İnat ederek dinlememeyi akılsızlık olarak bildirir Kur’an 

ALLAH’ın insana bahşettiği nimetler hatırlatılır ve bundan netice çıkararak aklını kullanarak bunun şükrünü eda etmemiz istenir Bütün bunlar aklın ameliyesi olarak izah edilir Demek aklın fiilleri amele dönüşür ve bize hayat yolu açar veya önümüzü kapatır bizi kötülüğe sürükler 

Taklidin ve körü körüne bağlanmanın neticesini hesaba katarak akletmemiz de istenir 

Akıl-vahiy ve akıl-kalp ilişkisi her zaman problemli olagelmiştir Akıl, başlı başına bir değer biçme melekesidir, ona sınır konulamaz Akletmek zaten dinin emridir 

Bütün bunlar var iken akla başkaca sınır koymak nasıl anlaşılmalıdır? Burada mutlak akıl diye uydurulan bir varlıktan söz edilir “Akl-ı kül” denilen varlık nedir acaba?

Aklı ayrı bir delil, nakli ayrı bir delil sayma da problemlidir Akıl hüküm koyma, bir şeye helal veya haram diyebilme mevkiinde değildir Konulmuş hükmü anlama ve hayata geçirme akıl işidir 

Akıl kalbin faaliyetidir Aklın alanı kıyas dünyasıdır Yoktan var kılma akıl işi değildir Akıl, helal ve haram koyma hakkına da sahip değildir Çünkü o hak ALLAH ve Rasulü’ne aittir Akıl konulan şeriatı anlama, bugüne uyarlama ve kendine ALLAH tarafından verilen serbest, mubah alanda söz söyleme hakkı vardır 

Fıtrata uygun işleyen akıl, vahiyle uyumlu çalışır, yaptıklarını vahiy ile kontrol eder Akıl, bir bakıma, kalbin kontrolündedir Hakiki manada idrak kalp iledir Bu yönüyle aklın mahalli kalptir “Kalpleri var, onunla fıkhetmezler” mealindeki ayet, tefekkürün ve derin idrakin kalp işi olduğunu bildirir 

Akıllı olmakla akılcı olmanın arasını ayırmalıyız Akıllı olmak aklını kullanmaktır, akla uygun davranmaktır Akılcı olmak aklın önünde engel tanımamaktır Akıl, kalbin emrinde olmalı, kalp de akla danışmalıdır 

Kalpten kopuk, kendi başına var olan ve varlığının dev----- kendi karar veren akıl, problem yumağı olur 

Konumuz akıl değil kalptir Dolayısıyla kalbin bir hâli olan akılla ilişkisini Kur’an perspektifinden bakarak anlamak mümkündür 

Akıl; akletmektir, fıhketmektir, tefekkür etmektir, âfâk ve enfüsün yaratıcısını tanımaktır Mü’min akıl, ALLAH’ın emirlerine teslim olan akıldır ALLAH’ın emirlerini anlama gayretini gösteren akıldır, ALLAH’ın emirlerine ters emir ihdas etmek akıl işi olamaz Akıl emir ihdas etme hakkını ALLAH ve Rasulünden alır Kur’an ve Sünnet’e uymayan akıl, akıl değil akılsızlıktır 

Kalbin merkeze alındığı ve aklın doğrultusunda düşünüldüğü bir faaliyet hayırlı neticeler doğurur Akıl, makul olmalıdır Makuliyetini kaybeden akıl zararlı olur Aklın da bir denetleyiciye ihtiyacı vardır O da Kur’an’dır, sahih Sünnet’tir Kur’an ve Sünnet’le terbiye edilmiş insanın selim kalbidir…
 

Alıntı bir makaledir, çok anlamlı bulduğum için değerli okurlarla paylaşmak istedim.

 

  

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 5466 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri