Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Lütfi AYHAN

Kuran Ve Dağlar

04 Haziran 2012 Pazartesi

Tarihte büyük medeniyetlere baktığımız zaman onların genellikle deniz veya ırmak  kıyılarında kurulduğunu görürüz. ( Mesela, Hint medeniyeti Ganj, Mısır medeniyeti Nil, Sümer Babil, Asur, Abbasi Medeniyetleri Fırat Dicle, Hitit Medeniyeti Kızıl Irmak  kıyılarında, Fenike, Yunan,  Bizans, Roma, Osmanlı medeniyetleri deniz kıyılarında kurulmuşlardır.)

Şehirlere özellik katan tabiat varlıklarının en önemlilerinden biri de dağlardır. Yüce Kitabımız Kuranda dünyada var olan tabiat varlıklarından da (dağ, ova, deniz, çöl ) sık sık bahsedilir. Bunlardan en dikkati çekeni herhalde dağlardır.

Kuranda dağ kelimesi (yaklaşık) 49 kere, deniz kelimesi 42 kere geçmektedir. Dağlarla ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:

 

19:90 -

Az kalsın, söyledikleri sözden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı,

 

 

20:105 -

(Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.”

 

 

21:31 -

Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.

 

 

21:79 -

Biz onu(n hükmünü) hemen Süleyman’a bildirmiştik; (zaten) st üste hüküm ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Bütün bunları) yapan bizdik.

 

 

22:18 -

Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah’a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.

 

 

24:43 -

Görmez misin ki Allah bulutları (dilediği yere) sürüklüyor; sonra onları st üste getirip st üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasında yağmur çıkıyor. O, gökten, sanki oradaki dağlardan da dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; bu bulutlardan çıkan şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır!

 

 

26:63 -

Bunun üzerine Musa’ya “Vur asân ile denize” diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,

 


78:7 -

Dağları da birer kazık kılmadık mı?

 

 

78:20 -

Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.

 

 

79:32 -

Dağlarını oturttu.

 

 

81:3 -

Dağlar yürütüldüğünde,

 

 

88:19 -

Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş?

 

 

95:2 -

Sina dağına

 

 

101:5 -

Dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.

   

 

 

                                                     Fatih İstanbul’u ben Lorası

 Nerden çıktı şimdi bu dağ meselesi diyeceksiniz. Kendisi hakkında iki şiir,  birde “lorastan Gelen mektup” adı ile bir hikâye yazdığım,(ki bu hikaye çıkacak ikinci kitabımdaki hikayelerden birini oluşturmaktadır) öğretmenlik dönemimde okula giderken, emekli olduktan sonra camiye yürürken uzaktan selamlaştığım, seyrettiğim Loras Dağı ile yüz yüze görüşüp tanışmak, hasbıhal etmek, bir nevi onun gönlünü fethetmek 29 Mayıs 2012 Salı günü nasip oldu. (Tevafuka bakar mısınız! İstanbul un fethedildiği gün yani 29 Mayıs 1453te Salı gününe denk gelmişti.) Her şeyin bir zamanı var derler ya bu buluşmada öyle oldu işte. İkindi namazı öncesi komşum Ali Tekşen, arkadaşlar Halit Şafak hoca ve Ramazan Küpeli  beylerle, “haydi bu gün Loras’a doğru gidelim” dedik ve yürüdük. Ona yaklaşacağımız, hele hele de ona tırmanıp tanışacağımız hiç planda yoktu. Ama nasip işte! 

Komşunun minibüsü ile eteklerine varıp oturduğumuz, zirvesine göz attığımız Loras ilk önce çok uzak ve pek büyük gelmedi gözümüze. Meğer bu bir aldatmacaymış. Tırmandıkça dikleşti, büyüdü, yükseldi adeta. Tabi bu arada bizim nefesler de o nispette daraldı. İki saate yakın Loras’ın taş bağrına, hasretten parçalanmış göğsüne basa basa, adım adım zirveye yaklaştıkça adrenalinimiz yükseldi enerjilerimiz azaldı. Dostlar için bu iş bir dağa tırmanmaktı, ama benim için çok farklıydı. Hani sanal âlemde tanışıp sonra yüz yüze ilk defa görüşen acemi âşıklar olur ya, benim halüpürmelalim bu durumu andırıyordu. Arkadaşlar Loras’a doğru dimdik tırmanırken benim yay çizmemin nedeni, buluşmaya hazır olmayışım olduğu halde bunu bilmeyen arkadaşlar “hoca kendini yorma dümdüz tırman!” diye birkaç kez ünlediler bana.
 

Nihayet işte zirvedeydik. Koca ova deniz gibi serilmişti. Şehir bütün karmaşıklığı ile karşımızdaydı. Güneyde ve batıda düzlükler ve ardından yükselen dağlar, kuzeyde sofu oğlan Takkeli ve onun ayakları dibinde maviler giyip uykuya dalmış nazlı gelin Apa Barajı. Önce bizi bir kuytuya aldı Loras. Beş dakika oturduk, teyemmüm yapıp, ezan okuyup ikindiyi Halit hocanın imamlığında cemaatle kıldık. Kışın karlarla dolu bu koyuk şimdi dağ laleleri, yemyeşil upuzun çayırlarla kaplanmıştı. Her secdeye vardığımızda asırların o derin ve manevi bilgileri doldurdu gönlümü. Bu bilgiler ve duygular adeta alabora etti benliğimi. Bu bilgilerin yanında  Loras’ın  taze kekik ve  lale kokuları burnumuzdan gönlümüze aktı.  Yüzümüzü Loras’ın yeşil taze çayırları yumuşak bir meltem gibi okşadı. Namazdan sonra zirvenin hemen altındaki kayalardan adeta Loras’ın; “ aferin çocuklar Allah kabul etsin. Benim dostlarım işte böyle olur!” dediğini işittik. 
                                                                   Loras’la Baş Başa 

Arkadaşlardan beş dakikalığına ayrılıp Loras’la baş başa kaldığımda gerçek bir duygu fırtınası esti aramızda. Tarihte ve günümüzde çoğu zaman mazlumların bazen de eşkıyanın sığınağı olan, Allah’ımız tarafından dünyanın dengesi için yaratılan, günü gelince de hallaç pamuğu gibi atılacak olan, manevi dünyamızda Arafat, Cebel-Nur, Uhut,  Zeytin Dağı, Tur Dağı adları ile yer bulan bu yüksek, bu sağlam, bu yüce mahlûklardan Konyalı olanı ile tanışmak beni azami derecede heyecanlandırdı.  Tarih ve dini bilgilerimin dağlarla ilgili olanları içimde fırtınaların esmesine, gönlümde kasırgaların coşmasına sebep oldu. İnsanları, canlıları besleyen ovalara, dünya ticaretinin ve ulaşmının yükünü çeken okyonuslara-denizlere, geçtikleri yerlere bereketler dağıtan ırmaklara, dünyanın sarı, kuru, kokutucu çocukları olan çöllere, insanları, şehirleri biribirine bağlayan yollara, şehirlere, köyelere, balta girmeyen ormanlara...hep yüksekten bakan tabiatın bu bıçkın, bu mert, bu yiğit bu cömert çocukaları hep dikkatimi çekerdi zaten.  

Yaralı Peygamberimizin sığındığı Uhut, Vahyin geldiği Nur Dağı, Hz İsa’nın vaaz ettiği, göğe yükseldiği Zeytin Dağı, Hz Musa’nın vahyi aldığı Tur dağı, Hz Adem babamızla Havva annemizin yeryüzünde buluştuğu Hacıların hacı olabilmeleri için Arafat günü etrafında toplanmak zorunda oldukları Arafat Dağı, Dadaloğlu’nun ;”ferman padişahın Dağlar bizimdir” diye sığındığı Toroslar, Köroğlu’nun zalim Bolu Beyine karşı kucağına sığındığı Bolu Dağları,  Asya’da Everest, Avrupada Mont Blanc,  Afrika da Klimanjaro,G. Amerikada Aconcagua, K.Amerikada Mc Kinley, gibi kıtaların en yüksek dağları ile ülkemizdeki  Ağrı , Cilo, süphan, Kaçkar, Erciyes, Demir Kazık, tendürek, Bolkar, HasanDağları… hepsi ama hepsi bir bir geçti gözümün önünden. Geçtiler ve gönlümde, kalbimde, aklımda tayfunların kaynamasına neden oldular.  

 Bu esrarengiz anlar sona erince, iş günlük hadiselere gelip dayandı. “Ne var ne yok Konya’da hoca! , Halk nasıl, başkanlar ne yapar, çocuklar iyi mi… ? ” gibi sorular artarda geldi. Ben; ”Konya bildiğiniz gibi değil, çok büyük değişim var. Yıkılanlar, yapılanlar, yollar, köprüler, alt geçitler, üst geçitler, Mavi Tünel, Hızlı Tren, havuzlar, taziye evleri, parklar, Meram Bağ Evi, Sille Konağı… ” diye sayıp dökerken O,”bir dakika! Hep güzel şeylerden bahsediyorsun, halbuki ben farklı şeyler görüyorum. Mesela buraya okulları ile belediyelerle gelen öğrencilerin enine doğru büyümeleri, senin bu yaşına rağmen tırmandığın bu yolları onların gözlerine kestirememeleri, sürekli ellerindeki bir alete bakıp durmaları, etraflarındaki ağaçları, çiçekleri, çayırları, tepelerindeki mavi gökyüzünü, ona serpiştirilmiş bulutları fark bile etmemeleri beni endişelendirdi doğrusu. Nesil gidiyor hoca nesil. Sen neden bahsediyorsun? İnsan olmadıktan sonra yolların, binaların, paranın, arabanın ekonominin ne önemi var! Hoca kendine gel! Onlardan birine günlük hayatını sordum o bana şöyle özetledi;” Sabahtan evden çıkar servise biner okula giderim. Okulda dersler bitince servisle eve gelirim. Yemek yer kursa giderim. Kurstan eve gelip yemek yer tv seyreder, bilgisayarla oynar cep telefonu ile birkaç mesaj atar birkaç görüşme yapıp yatarım…” Dikkat ettin değil mi? 
Çocuğun hayatı hep binalarda ve araçlarda geçiyor. Evler, okullar, kurslar hepsi suni malzemeden yapılmış binalar. Beton duvarlar, beton sıvalar, kimyasal boyalar, suntadan yapılmış mobilyalar, suni yataklar, yastıklar yorganlar… Kimyasal maddelerin toplamı olan arabalar,  egzoz gazları ile kirlenmiş hava, gürültü ile dolmuş çevre, atıklarla kirlenmiş sokaklar caddeler, ziftten, petrolden yapılmış yollar, sokaklar ve tamamen suni malzemeden üretilmiş araçlar. Bütün bunlarla sarmalanmış bir çocuk, bir nesil  nasıl fıtratını koruyabilir. Apartmanlardan gökyüzünü görmüyor, motor gürültüsünden tabiatı duymuyor, egzoz gazlarından çiçeklerin kokusunu alamıyor, bilgisayar, cep telefonu, televizyon meşgalesi çocukları insanları  anne, baba, kardeş sohbetlerinden, tabiattan, bulutlardan, yıldızlardan mahrum bırakıyor… “Bu çocuklar, bu millet  asabi olmayacakta ne olacak. ? Bu genç obez olmayacakta ne yapacak? Bu toplum huzursuz olmayacakta saadetli mi olacak… ? ” Sorular, teşhisler, sitemler, hüzünler, uyarılar…

Loras’la sohbetin devamı gelecek inşallah.

                                                     Kuran Ve Dağlar

Tarihte büyük medeniyetlere baktığımız zaman onların genellikle deniz veya ırmak,  kıyılarında kurulduğunu görürüz. ( Mesela, Hint medeniyeti Ganj, Mısır medeniyeti Nil, Sümer Babil, Asur, Abbasi Medeniyetleri Fırat Dicle Irmaklarının kıyılarında, Fenike, Yunan,  Bizans, Roma, Osmanlı medeniyetleri deniz kıyılarında kurulmuşlardır.)

Şehirlere özellik katan tabiat varlıklarının en önemlilerinden biri de dağlardır. Yüce Kitabımız Kuranda dünyada var olan tabiat varlıklarından da (dağ, ova, deniz, çöl ) sık sık bahsedilir. Bunlardan en dikkati çekeni herhalde dağlardır.

Kuranda dağ kelimesi (yaklaşık) 49 kere, deniz kelimesi 42 kere geçmektedir. Dağlarla ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:

 

 

19:90 -

Az kalsın, söyledikleri sözden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı,

 

 

20:105 -

(Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: “Rabbim onları ufalayıp savuracak.”

 

 

21:31 -

Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.

 

 

21:79 -

Biz onu(n hükmünü) hemen Süleyman’a bildirmiştik; (zaten) st üste hüküm ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Bütün bunları) yapan bizdik.

 

 

22:18 -

Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah’a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.

 

 

24:43 -

Görmez misin ki Allah bulutları (dilediği yere) sürüklüyor; sonra onları st üste getirip st üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunlar arasında yağmur çıkıyor. O, gökten, sanki oradaki dağlardan da dolu indirir. Artık onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar; bu bulutlardan çıkan şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır!

 

 

26:63 -

Bunun üzerine Musa’ya “Vur asân ile denize” diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,

 

 


78:7 -

Dağları da birer kazık kılmadık mı?

 

 

78:20 -

Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.

 

 

79:32 -

Dağlarını oturttu.

 

 

81:3 -

Dağlar yürütüldüğünde,

 

 

88:19 -

Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş?

 

 

95:2 -

Sina dağına

 

 

101:5 -

Dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.

   

 

 

                                                     Fatih İstanbul’u ben Lorası

 Nerden çıktı şimdi bu dağ meselesi diyeceksiniz. Kendisi hakkında iki şiir,  birde “lorastan Gelen mektup” adı ile bir hikâye yazdığım,(ki bu hikaye çıkacak ikinci kitabımdaki hikayelerden birini oluşturmaktadır) öğretmenlik dönemimde okula giderken, emekli olduktan sonra camiye yürürken uzaktan selamlaştığım, seyrettiğim Loras Dağı ile yüz yüze görüşüp tanışmak, hasbıhal etmek, bir nevi onun gönlünü fethetmek 29 Mayıs 2012 Salı günü nasip oldu. (Tevafuka bakar mısınız! İstanbul un fethedildiği gün yani 29 Mayıs 1453te Salı gününe denk gelmişti.) Her şeyin bir zamanı var derler ya bu buluşmada öyle oldu işte. İkindi namazı öncesi komşum Ali Tekşen, arkadaşlar Halit Şafak hoca ve Ramazan Küpeli  beylerle, “haydi bu gün Loras’a doğru gidelim” dedik ve yürüdük. Ona yaklaşacağımız, hele hele de ona tırmanıp tanışacağımız hiç planda yoktu. Ama nasip işte! 

Komşunun minibüsü ile eteklerine varıp oturduğumuz, zirvesine göz attığımız Loras ilk önce çok uzak ve pek büyük gelmedi gözümüze. Meğer bu bir aldatmacaymış. Tırmandıkça dikleşti, büyüdü, yükseldi adeta. Tabi bu arada bizim nefesler de o nispette daraldı. İki saate yakın Loras’ın taş bağrına, hasretten parçalanmış göğsüne basa basa, adım adım zirveye yaklaştıkça adrenalinimiz yükseldi enerjilerimiz azaldı. Dostlar için bu iş bir dağa tırmanmaktı, ama benim için çok farklıydı. Hani sanal âlemde tanışıp sonra yüz yüze ilk defa görüşen acemi âşıklar olur ya, benim halüpürmelalim bu durumu andırıyordu. Arkadaşlar Loras’a doğru dimdik tırmanırken benim yay çizmemin nedeni, buluşmaya hazır olmayışım olduğu halde bunu bilmeyen arkadaşlar “hoca kendini yorma dümdüz tırman!” diye birkaç kez ünlediler bana.
 

Nihayet işte zirvedeydik. Koca ova deniz gibi serilmişti. Şehir bütün karmaşıklığı ile karşımızdaydı. Güneyde ve batıda düzlükler ve ardından yükselen dağlar, kuzeyde sofu oğlan Takkeli ve onun ayakları dibinde maviler giyip uykuya dalmış nazlı gelin Apa Barajı. Önce bizi bir kuytuya aldı Loras. Beş dakika oturduk, teyemmüm yapıp, ezan okuyup ikindiyi Halit hocanın imamlığında cemaatle kıldık. Kışın karlarla dolu bu koyuk şimdi dağ laleleri, yemyeşil upuzun çayırlarla kaplanmıştı. Her secdeye vardığımızda asırların o derin ve manevi bilgileri doldurdu gönlümü. Bu bilgiler ve duygular adeta alabora etti benliğimi. Bu bilgilerin yanında  Loras’ın  taze kekik ve  lale kokuları burnumuzdan gönlümüze aktı.  Yüzümüzü Loras’ın yeşil taze çayırları yumuşak bir meltem gibi okşadı. Namazdan sonra zirvenin hemen altındaki kayalardan adeta Loras’ın; “ aferin çocuklar Allah kabul etsin. Benim dostlarım işte böyle olur!” dediğini işittik. 
                                                                   Loras’la Baş Başa 

Arkadaşlardan beş dakikalığına ayrılıp Loras’la baş başa kaldığımda gerçek bir duygu fırtınası esti aramızda. Tarihte ve günümüzde çoğu zaman mazlumların bazen de eşkıyanın sığınağı olan, Allah’ımız tarafından dünyanın dengesi için yaratılan, günü gelince de hallaç pamuğu gibi atılacak olan, manevi dünyamızda Arafat, Cebel-Nur, Uhut,  Zeytin Dağı, Tur Dağı adları ile yer bulan bu yüksek, bu sağlam, bu yüce mahlûklardan Konyalı olanı ile tanışmak beni azami derecede heyecanlandırdı.  Tarih ve dini bilgilerimin dağlarla ilgili olanları içimde fırtınaların esmesine, gönlümde kasırgaların coşmasına sebep oldu. 

Yaralı Peygamberimizin sığındığı Uhut, Vahyin geldiği Nur Dağı, Hz İsa’nın vaaz ettiği, göğe yükseldiği Zeytin Dağı, Hz Musa’nın vahyi aldığı Tur dağı, Hz Adem babamızla Havva annemizin yeryüzünde buluştuğu Hacıların hacı olabilmeleri için Arafat günü etrafında toplanmak zorunda oldukları Arafat Dağı, Dadaloğlu’nun ;”ferman padişahın Dağlar bizimdir” diye sığındığı Toroslar, Köroğlu’nun zalim Bolu Beyine karşı kucağına sığındığı Bolu Dağları,  Asya’da Everest, Avrupada Mont Blanc,  Afrika da Klimanjaro,G. Amerikada Aconcagua, K.Amerikada Mc Kinley, gibi kıtaların en yüksek dağları ile ülkemizdeki  Ağrı , Cilo, süphan, Kaçkar, Erciyes, Demir Kazık, tendürek, Bolkar, HasanDağları… hepsi ama hepsi bir bir geçti gözümün önünden. Geçtiler ve gönlümde, kalbimde, aklımda tayfunların kaynamasına neden oldular.  

    Loras Konyayı Sordu Bana  

Bu esrarengiz anlar sona erince, iş günlük hadiselere gelip dayandı. “Ne var ne yok Konya’da hoca! , Halk nasıl, başkanlar ne yapar, çocuklar iyi mi… ? ” gibi sorular artarda geldi. Ben; ”Konya bildiğiniz gibi değil, çok büyük değişim var. Yıkılanlar, yapılanlar, yollar, köprüler, alt geçitler, üst geçitler, Mavi Tünel, Hızlı Tren, havuzlar, taziye evleri, parklar, Meram Bağ Evi, Sille Konağı… ” diye sayıp dökerken O,”bir dakika! Hep güzel şeylerden bahsediyorsun, halbuki ben farklı şeyler görüyorum. Mesela buraya okulları ile belediyelerle gelen öğrencilerin enine doğru büyümeleri, senin bu yaşına rağmen tırmandığın bu yolları onların gözlerine kestirememeleri, sürekli ellerindeki bir alete bakıp durmaları, etraflarındaki ağaçları, çiçekleri, çayırları, tepelerindeki mavi gökyüzünü, ona serpiştirilmiş bulutları fark bile etmemeleri beni endişelendirdi doğrusu. Nesil gidiyor hoca nesil. Sen neden bahsediyorsun? İnsan olmadıktan sonra yolların, binaların, paranın, arabanın ekonominin ne önemi var! Hoca kendine gel! Onlardan birine günlük hayatını sordum o bana şöyle özetledi;” Sabahtan evden çıkar servise biner okula giderim. Okulda dersler bitince servisle eve gelirim. Yemek yer kursa giderim. Kurstan eve gelip yemek yer tv seyreder, bilgisayarla oynar cep telefonu ile birkaç mesaj atar birkaç görüşme yapıp yatarım…” Dikkat ettin değil mi? 
Çocuğun hayatı hep binalarda ve araçlarda geçiyor. Evler, okullar, kurslar hepsi suni malzemeden yapılmış binalar. Beton duvarlar, beton sıvalar, kimyasal boyalar, suntadan yapılmış mobilyalar, suni yataklar, yastıklar yorganlar… Kimyasal maddelerin toplamı olan arabalar,  egzoz gazları ile kirlenmiş hava, gürültü ile dolmuş çevre, atıklarla kirlenmiş sokaklar caddeler, ziftten, petrolden yapılmış yollar, sokaklar ve tamamen suni malzemeden üretilmiş araçlar. Bütün bunlarla sarmalanmış bir çocuk, bir nesil  nasıl fıtratını koruyabilir. Apartmanlardan gökyüzünü görmüyor, motor gürültüsünden tabiatı duymuyor, egzoz gazlarından çiçeklerin kokusunu alamıyor, bilgisayar, cep telefonu, televizyon meşgalesi çocukları insanları  anne, baba, kardeş sohbetlerinden, tabiattan, bulutlardan, yıldızlardan mahrum bırakıyor… “Bu çocuklar, bu millet  asabi olmayacakta ne olacak. ? Bu genç obez olmayacakta ne yapacak? Bu toplum huzursuz olmayacakta saadetli mi olacak… ? ” Sorular, teşhisler, sitemler, hüzünler, uyarılar…

Loras’la sohbetin devamı gelecek inşallah.

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3510 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri