Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Muammer YALÇIN

Eski Konya Üzerine

04 Nisan 2012 Çarşamba

Bu yazımda sizlere eski Konya’dan ve kültüründen söz etmek istiyorum. İstedim ki Konya’yı eskisiyle yenisiyle iyi bilen biriyle görüşeyim ve sizlere sağlıklı, tanıklı bilgiler aktarayım. Bu amaçla Sami Kapıcı’nın kapısını çaldım. Sordum, dinledim ve notlar aldım. Eve gelince de yazıya döktüm. Yazdıklarımı Sami Kapıcı’ya okudum. Onayını aldım.

Sami Kapıcı, geleneğin modern karşısında can çekişirken çaresiz bir tanık. Babası gelenekçi, çocukları geleneği bilen, fakat küresel kültürün gereğini yaşıyor, torunları gelenekten habersiz…

İstedim ki modern kültür karşısında yenik düşen ve neredeyse yok olan irfanımızdan doğan gelenek ve göreneklerimiz hatırlansın. İstedik ki, irfan sofrasında iftar edip modernizmi yaşamakta olan nesil derin bir iç çeksin ve anılarını çocuklarıyla paylaşsın.

Randevu aldım, evine gittim. Tam vaktinde vardım. Beni avlu kapısında karşıladı, tam bir Konyalı edasıyla. Selamlaştık, içeri buyur etti. Sobayı önceden yakmış, oda sıcak… Tam da kestane pişirip yiyecek bir ortam var. Oturur oturmaz, “Kahveniz nasıl olsun?” diye sordu. Birlikte sade kahve içtik. Kısa bir hal hatır sorduktan sonra eskilere gidiyoruz. Gidiyoruz, diyorum, zira onların mahallesini 30 – 35 yıldır ben de tanıyorum. O öncesini anlattı, ben de sonraki dönemleriyle bağlantı kurmaya çalıştım.

Klasik sorumu soruyorum: Aslen nerelisiniz? Biz diyor, aslen Nevşehirliyiz. Ve ekliyor: Dedemin babası bundan 120 – 130 yıl önce bir kıtlık yüzünden Nevşehir’in Kozaklı ilçesinden Konya’ya göçmüş. Karaciğan Mahallesi’nde bir arsa alıp ev yaptırmış. Dedem o evde doğmuş. Daha sonraları dedem de bu evin (kendi oturduğu ev)  bulunduğu arsayı satın alıp taş ev yaptırmış. Babam da ben de bu evde doğmuşuz.

Rahmetli dedem “keçecilik” yapardı. Çok dindar bir adamdı. Kendisinin ve babamın söylediğine göre “sahib-i tertip” imiş. Yani kazaya kalmış namazı hiç yokmuş. Bağkur’dan emekli olma hakkını elde ettiği halde emekli maaşı almamak için tekaüde ayrılmamış. Dükkândan çıkıp eve gelirken çarşı ekmeği alır, bir çıkının içine sarar eve öyle götürürmüş. O zamanlar herkes çarşı ekmeği alamadığı için görürler de canları çeker diye böyle yaparmış.

Bizim buralar eskiden böyle değildi. Her taraf ev, apartman değildi; bağlar bahçeler vardı. Şu bizim karşımızda kocaman bağlar vardı. Elma, armut, erik… ağaçları vardı. Buralar yemyeşildi anlayacağın. Aha şuralarda, diyor eliyle işaret ederek bağ puştaları vardı. Çok üzüm olurdu. Pekmez yapılırdı küpler dolusu. Pekmezden de kabaklı, erikli yapılırdı. Kabaklı, erikli demek pekmezle yapılmış bir nevi reçel, diye de ekliyor.

Ha, diyor. Neredeyse unutacaktım. Kış geldi de kar yere düştü mü dayım kenevir helvası çekerdi. Kenevir helvası soğuk, karlı havalarda çekilirdi. Peki, diyorum. Kenevir helvası nasıl çekilirdi? Hatırladığınız kadarıyla bir tarif verebilir misiniz? Tabii, diyor. Pekmez bakır tencerelerde ispirto ocağının üstünde iyice kanatıldıktan sonra genişçe bir tepsiye dökülür. İçine de badem, ceviz, fındık, fıstık ve en önemlisi kenevir eklenir. Sonra da üstü bir bezle örtülür ve soğumaya bırakılır. Bir buçuk, iki saat sonra servise hazır olur. İnanır mısınız, tadına hiç doyamadım “kenevir helvası”nın. Harika bir şeydi o. O tadı, lezzeti hiçbir şeyde bulamıyorum. Gerçi diyor, şimdi kenevir helvası çeksek aynı tadı alabilir miyim, bilmiyorum. O zamanlar öyleydi.

Kafama takılıyor, “bağ puştası” nedir, diye soruyorum. 40 yıl öncesine gidiyor birden ve cevaplıyor. Derin ve geniş çiziler çekilir, üzüm bağları da o çukurlara dikilirdi. Bu çizilere su doldurulur ve bağlar öyle sulanırdı. İşte bağların dikildiği uzun, derin çizilere puşta derlerdi eskiden.  Ve devam ediyor mahalleyi anlatmaya: eskiden Ak Cami’nin 100 – 150 metre ötesinde şehir biterdi. Oradan ötede ev yoktu. O son evlerin olduğu yere de “evler ucu” derlerdi/derdik. Oralarda da bağ puştaları vardı.  Şimdiki “Belh Kavşağı”nın olduğu yerde üzüm bağları vardı, bir kısmı da rahmetli dedemindi. Biz oralara gider oynardık. Keçeciler Caddesi, Ali Ulvi Kurucu Caddesi’ni 200 metre geçince sağdaki Sarı Cami’de son bulurdu. Orada büyük bir alan vardı. Biz, mahallenin gençleri top oynardık orada.  Şimdiki İl Jandarma Alay Komutanlığının bulunduğu yer de dâhil çok geniş bir alan “iğdelik” idi.

Mahalle çok değişti, diyor ve derin bir iç çekiyor. Eskilerden neredeyse kimse kalmadı mahallede. Yabancılar geldi, mahallenin tadı kaçtı. Eskiden biz, kapılarımıza kilit vurmazdık. Şimdi her akşam bütün kapıları kontrol etmeden yatamıyoruz. Koskoca Keçeciler Mahallesi’nde 20 – 25 kişi kaldı. Diğerleri mahalleden ayrılıp gitti. Önce bağlar, bahçeler gitti. Yerine evler, apartmanlar yapıldı. Haliyle dışarıdan aileler gelip yerleşti. Ondan önce bayramlar da düğünler de bir başka olurdu. Arife gününü bayram gününe bağlayan gece geçmek bilmezdi. Heyecanlanırdık. Sabah erkenden kalkar sabah namazına giderdik. Büyükler çoklukla camide kalır bayram namazına kadar otururdu. Biz eve gelirdik. Biraz evde durur sonra bayram namazı için tekrar camiye giderdik. Bu iki namaz arasında bayramlık kıyafetlerimizi giyerdik. Kadınlar yemek telaşında olurdu.  Erkekler bayram namazından döndü mü “bayram ekmeği” yenirdi. Şimdiki gibi kahvaltı olmazdı. Bir akşam yemeğinde ne olursa bayram ekmeğinde de onlar olurdu. Çorbasından su böreğine, sarmasından bamya çorbasına, etli pilavından tatlısına kadar her şey tam tekmil olurdu. Diyor ve kahvaltı sonradan çıktı diye ekliyor.

Lafın tam burasında Konya davetlerini soruyorum. Gülüyor. Bari diyorum şu Konya davetlerinde standart yemeklerin adını ve sofraya geliş sırasını anlatıver. Peki, diyor. Önden yoğurt çorbası gelir. Onu su böreği, su böreği yapılmamışsa onun yerine tavuklu pilav takip eder, arkasından karnıyarık.  Sıra sarma ve yanında da tas yoğurduna gelir. Tatlı molası verilir bu arada da ev baklavası sofradaki yerini alır. Duruma göre ya ekşili lahana sarması ya da bamya çorbası gelir. Son olarak da pilav gelir sofraya. Bu kara haberdir. Yanında da komposto/hoşaf ya da mevsime uygun meyve ikram edilir. Davetlerin iyi bir yanı var. Normalde her yemeğin arkasından dua edilmez, ama davetlerde dua önemlidir.

Bu arada biz çaylarımızı içtik. Konyalı bu, salar mı? Meyve ikramını da araya sıkıştırıverdi. Sonrasında teşekkür edip ayrılıyorum.

 

 

 

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4674 defa okunmuştur
DOĞAN
Mesut
Salmamış, çayın üzerine meyve ikram etmiş, daha ne olsun. Gonyalı yemekten yedirmekten kaçmaz. Konyalı değilim ve buna şahidim.
05 Nisan 2012 Perşembe 15:41
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
iyide yemek nerede
HAsan GONYALI
yani muammer hoca goca GONYALi seni yemeksiz YOLLAMIş işte bu OLMADI azizim.
05 Nisan 2012 Perşembe 02:32
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri