Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Naim ÖZGÜNER

ŞAİR BAKİ' NİN CARİYE TUTİ' YE OLAN AŞKI

05.02.2016 22:53

05.02.2016  Naim ÖZGÜNER

Aşk deyince Leyla mecnun akla gelir. Aşk deyince kerem ile aslı akla gelir. Aşk deyince şirin ile Ferhat akla gelir. Çünkü bunlar kavuşulamamış aşklardır. Tarihte nice kavuşulamamış aşklar vardır ki bizim haberimiz yok. Kavuşulanlar aşk olmuyor malum.

Aşk ferman dinlemezmiş, aşk gönül dinlemezmiş, aşk kalbe girince akıl seyahate çıkarmış, aşk makam mevki dinlemezmiş, aşk güzellik asalet zenginlik dinlemezmiş. Aşkta kavuşmanın imkansızlığı varken aşık mümkün olabileceğinin hayalini kurar. Öfke aklı örttüğü gibi aşk ta mantığı örtermiş, hatta gözü bile kör edermiş. Aşkın gözü değil de aşıkın gözü körmüş. Aşk olunca konu tencere kapak misal olmaz. Kapak tencereye uysa ona aşk denmez zaten. Gizemi kaybolur. Mevlanaya ‘aşk nedir’ diye sormuşlar, o da ‘ben olda bil’ demiş. Yani Mevlana olmadan aşk bilinemezmiş. Tarihimizde bildiğimiz tanıdığımız nice insanlarımız var ki bu havuzda kulaç atmışlardır, bu belayı tatmışlardır, insanlar Allahın karşısında eşittirler, bir de aşkın karşısında. Öyle olmasaydı prenses diana kraliyette aşkını saklayarak yaşamalıydı. Ya da saraya girememeliydi. Aşk öyle kuvvetli bir iksirdir ki makamı da şöhreti de feda ettir.

Yüzlerce binlerce insanlarla karşılaşırsın. Birçok insanla şu bu vesilelerle alışverişin olur. Makam mevki münasebetinle muhatapların çoktur. Ama içlerinden hiç biri senin gönlüne akmaz. Ama bir gün bir yere gidersin. Belki de oradan geçersin. Olacak ya bu bir çeşme başı, bir köy ziyareti, bir okul ziyareti, bir düğünde misafirlikte bulunursun. Öyle birini görürsün ki şimdiye kadar gördüklerini sana unutturur. Artık hayalinde gözünün önünde hep o vardır. İçindeki tarif edilmez duyguyu hep onun hayaliyle yaşarsın. Onsuz hiç bir şeyin olmayacağına inanmaya başlarsın. Tuzsuz yemek gibi şekersiz çay gibi hayatın hep tuzsuz gelir sana. Onun için hep derler aşk tesadüfleri sever. Hangi yolda hangi kavşakta hangi dönemeçte karşına çıkacağı belli değildir. Hızır gibi mübarek.

Bunlardan biri de divan şairi Bakinin Kanuni Sultan Süleymanın cariyelerinden Tuti’ye olan aşkıydı. Abdülbaki efendi kanuni zamanında yaşamış büyük şairdi. Bir müezzinin oğluydu. Ayakkabıcı çırağıydı. Aynı zamanda da güzel şiirler yazardı. Bir şiirini dönemin büyük şairi Zati efendiye götürdü. Zati efendi şiir başkasına ait zannıyla Abdülbakiyi huzurundan kovdu. Ama ispat edince de Zati onu yanından hiç mi hiç ayırmadı. Artık şiirleriyle Baki tanınmaya duyulmaya başlanmıştı. Fiziki yapısına bakacak olursak pek te güzel biri değildi. Kısa boylu, çelimsiz, sıska, uzun burunlu, çirkin bir yüzü vardı. Kader mi imtihan mı bilinmez. Ama kendini pek te beğenmişlerdendi. Gururlu ve kibirliydi.

Bir gün Sultan Sülaymanın huzurunda şiirlerini okudu. Huzurdan harem ağasının refakatinde ayrılıyordu. Tam o esnada bir grup cariye yanından geçmekteydi. Gayr-i iradi bir an başını kaldırdığında esen rüzgarla tül peçesi yere düşen en arkada ki dilberin yüzünü gördü. Gerçek mi aldatmaca mı bilemedi bu güzeli. Çünkü o zamana kadar hiç öyle bir güzel görmemişti. Kısacık bir anda gördüğü güzel kalbinde ateşin yanmasına sebep olmuştu. Yüzüne bakmaya doyamadan kız ağalarından birinin uyarmasıyla yüzünü kapattı güzel cariye. O vakit aceleyle cariye gül yüzünü kapatırken Baki, kızağasından işitti ismini, Tuti…

Tuti diğer cariyelerle beraber giderken Bakinin de aklını alıp gitmişti. Ansızın düşmüştü Baki bu ateşe. O kısa bir anda nasıl bakmıştı ki Baki Tutiye dudağında ki ben’ i fark etmişti. Artık bütün şiirleri bu ben üzerineydi Bakinin. Cenneten düşmüş dilber diyordu bu cariye için. Artık onun için o bir cariye değildi çünkü. Kadı olmak adına makam hırsına bürünmüş olan Baki, artık onu da unutmuştu. Gecesi gündüzü  güzel dilber Tutiydi. Fakat öyle engeller vardı ki sevdasına kavuşmak için, bu hiç mi hiç mümkün görünmüyordu. Kavuşmak imkansızdı. Bu da asıl olan felaketti. Çünkü Tuti, Sultan Süleymanın hareminde bir cariyeydi. Haremden bir cariyeye gönül kaptırmak ya da gönül kapmak, bedeli kelleyi vermek demekti.  

İşin çaresizliğini anlayan Baki Halp’e gitmeye karar verir. Halep te sıcaktı, ama Tutini aşkı ondan daha sıcaktı. Orada şiirleriyle makam hırslarıyla meşgul olurken belki unutabildi Tutiyi. Ve gitti. Tam iki yıl kaldı Halepte. Ama ne çare! Unutamadı, hiçbir şeyde unutturamadı. Aşk öyle bir güç ki aşıkı uzaklara iter ama kendini unutturmaz. Unutsaydı ona aşk ve aşık denemezdi. İstanbula döndüğünde artık unutamayacağını anladığından derdine çare aramalıydı. Tek çare buydu. Ona nasıl kavuşabilirdi? Ne yapmalıydı? Kime derdini açmalıydı? Öyle ya bu dertten herkes anlamazdı ki. Bu derde düşen anlardı Bakinin halinden. Lem yuzuk lem ya’rif demişler, yani tatmayan bilmez. Halbuki Kanuni de bir zamanlar böyle bir derde düşmüşte ve onun da bir Gülfemi vardı onu ateşlere atan. Acaba ona mı anlatmalıydı? Bunun için de Sultanın sevgisini tekrar kazanmalıydı ki eşref bir saatinde Tutiye olan aşkını söylesin de cariyesini kendisine bağışlasın. Kanuninin Hürrem Sultanı vardı. Sarayda ki bütün cariyeleri Kanuniden uzak tutardı. Ola ki gönlü birine kayıverirdi de sevgisine aşkına ortak gelirdi.

(O Hürrem Sultan ki Peygamber Efendimiz Hz. Hatice validemizle izdivaç ettiklerinde Merve’ den çıkınca 15 m ileride ki, Ebu Kubeys dağının eteklerine tekabul eden evde oturmuşlardı. O evi Peygamberimiz daha sonra Hz. Zeynebe evlilik hediyesi olarak vermişti. Osmanlılar zamanına kadar orijinalliğiyle korunan 3 odalı olan o evi (bir oda yatak odası, bir oda Hz.Fatımanın odası, diğer oda da Cebrailin kabul edildiği oda) Hürrem Sultan üzerini kubbeyle kapattırmış ve içerisine de mihrap yaptırmış. Uzun yıllar mescit olarak kullanılmıştı. Ve Osmanlılar Kabe’den sonra en kıymetli mekan olarak burayı kabul etmişlerdir. Ama siz bu bilgileri Muhteşem Yüzyıllarda duyamayacaksınız.)

Baki kararını verdi. Hünkarın sevgisini kazanacak, müsait bir vaktini de bulduğunda Tutinin akından ona bahsedecekti. Fakat bir husus vardı; Tutiyi alırsa Sultanın sevgisini kaybedebilirdi, Sultanın sevgisini alırsa Tutiyi kaybedebilirdi. Ama asıl mesele de Tuti değil mi? Varsın gitsin isterse bütün sarayın sevgisini kaybetsin!

Sulan Süleyman onu Muradiye Medresesinin müderrisliğine (bu günkü manada ünv. hocalığı) atadı.

Bir bahar günü Sultan Süleyman haremiyle gezintiye çıkar. Saltanat kayığına binerlerken şair de dahil bütün ahali merasimi izlemekteydi. Hünkarın peşin sıra vezirler, devlet erkanı bindi kayığa. Saray halkı da kayığa binerken Tutiyi görüverir Baki. Ayaklarını bağı çözülür adeta. Kendini kayıkta sallanıyormuş gibi hisseder. Neredeyse yere düşüverecekti. Seneler geçtikten sonra Tutiyi tekrar görebilmenin heyecanını iliklerine kadar yaşamıştı. Daha yakından görebilmek için, bu fırsatı değerlendirebilmek için Tutiye iyice yaklaştı. Tam o esnada sandala binmekte olan Tuti, ayağı kayınca kendini Bakinin kolları arasında bulur. Kirpiklerinin altından kendisine bakıyor. Yüzünü görmeyebile cesaret edemediği ve korktuğu, kendisine gurbetler yaşatan, uğruna kellesini bile feda edebileceği Tutisi aniden kollarının arasında olmasının şaşkınlığını yaşarken alırlar kollarının arasından. Şair Baki de çar-na çar boynunu büker el bağlar ve bekler. Anlık bir kavuşmanın saadetini yaşamak, dünyalara bedeldi Baki için. Ancak saray erkanına cariye de olsa dokunmak büyük bir suçtu kazara da olsa. Ama Baki bedel ödemekte hazırdı. Önemli olan Tutiye bir zararın gelmemesiydi. Meydanı dolduran millet edebe mugayir görülen bu durumu Cennet hurisi gibi güzel Tutiyi ve kara kuru kısa boylu Bakiyi seyrederken Sultan Süleyman yanlarına gelir. Onları bir bir süzerken Şehülislamı çağırır. Baki korkar ve kendisi ve Tuti hakkında verilecek kararı hüzünlü beklemeye başlar. Saniyeler saatleri bulan bir uzatmaya gider. O sırada Kanuninin yüzünde beliren tebessüm Bakinin dikkatini çeker. İdam sehpasında son nefeslerini yaşayan idamlığın affedilmesiyle bir anda ciğerlerine nefes alamayan mahkum gibi Baki nefes almakta zorlanır. Hünkarın ise şefkatli bakışlarına şefkatli sesi eşlik eder: “Şahit olunuz! Cariyemiz Tuti hatunu Baki kulumuza vermişiz…Mübarek ve hayırlı olsun…” Sultan, Şeyhülislamına danışarak kararını vermişti. Baki, Cennet kaçkını İncisine böylece kavuşmuş oldu.                   e-posta: naimozguner81@gmail.com                             

                  

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2220 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri